tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2021 Pazar

Üç İslam

 Selam ahali, bugüne dek bu blogda iki farklı İslam anlayışı ortaya koymuştuk; bunlardan biri kitapta olan orijinal İslam, diğeri ise geniş halk kitlelerince benimsenen tasavvuf sosuyla terbiye edilmiş mezhepçi, hadisçi, rivayetçi, tarikatçı benim ‘’Ortodoks’’ diye tarif ettiğim geleneksel İslam’dı. Ancak bu ikinci tip İslam’ın da tarihsel süreçte kendi içerisinde derin bir ayrımı olduğunu gördüm. Epeydir yazmayı düşündüğüm, hatta Eylül’ün ikinci haftası yayınlamış olmayı planladığım, bu yazının konusu işte bu ayrımdır. Fakat bu işler biraz da motivasyon meselesi ahali...

 

Anadolu’nun günlük yaşamdaki inanç pratikleri; kuralı kaidesi belli, net sınırları olan safkan bir inanç sisteminden ziyade toplama bir din gibidir. Üniversitedeyken bir hocamız, ‘’Anadolu bir mozaik değil erime potasıdır’’ demişti. Bu aşırı doğru bir tespittir ahali. Zira tarih boyunca Anadolu’da birçok farklı topluluk aynı anda bir arada yaşamıştır ancak bu bir arada yaşayan farklı topluluklar, birbirleriyle kaynaşma işini biraz abartmıştır. Tarih boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde birçok çok uluslu imparatorluk hüküm sürmüştür. Ancak Osmanlı, bunların hepsinden daha farklıdır. Evet, Osmanlı da çok uluslu, çok dinli bir nüfusa hükmetmişti ancak çok uluslu çok dinli olmanın yanında Osmanlı, aynı zamanda çok hukuklu bir devletti. Bu çok hukukluluk meselesini ‘’İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf’’ başlıklı yazıda açıklamıştım. Meraklısı gidip bir göz atabilir.

 

Reklamların ardından devam ediyorum.

 

Osmanlı, bu çok hukuklu yapısı gereği diğer imparatorlukların aksine asimilasyon işini minimal düzeyde tutmuştur. Bu konuda, yerinde bir örnek olduğunu düşündüğüm Roma İmparatorluğunda Hristiyanlığın resmi din olarak kabulü öncesi ve sonrasındaki sosyolojik ortamı bir araştırıp kıyas edebilirsiniz.

 

Anadolu’da öylesine toplama bir inanç şekli hâkimdir ki, kitleler tam olarak neye, niye inandıklarını asla bilemez. Bizans tarihçisi Steven Runciman’ın aktardığına göre, Suriye’de demiryolu inşası için yürütülen bir kazı esnasında bir türbenin yıkılması gerekmektedir. Ancak Müslüman halk buna yanaşmamaktadır. En nihayetinde müteahhit, halkı türbenin demiryolunun geçeceği istikametin biraz ötesine taşınmasına ikna eder. Kazılar başlar ancak türbe olarak bilinen yerde İslam namına hiçbir şey bulunamaz, malum mekân aslında bir Hıristiyan azizinin eşyalarının bulunduğu bir yerdir. Kazılarda daha derine inildikçe boynuzlu bir pagan tanrısı heykeli çıkar.[1] Üstü minare altı şişhane dedikleri böyle bir şey olsa gerek ahali...

 

Türkler, hem Anadolu’ya gelene dek hem de Anadolu’ya geldikten sonra özellikle dini inanç pratikleri ve ritüeller bakımından karşılarına çıkan her medeniyetten bir şeyleri özümseyerek karma bir din anlayışı ortaya çıkardılar. Bu toplama operasyonunun altında aslında Şamanların, İslam’ın kabul edilmesinin ardından da toplum nezdindeki güçlerini sürdürmek istemeleri yatmaktadır. Yani tıpkı bugün olduğu gibi o dönem de din, siyasetin elinde oyuncak olmuş ve saptırılmıştır.

 

İslamiyet’in kabulü öncesinde tanrı(Tengri) ile insan arasında hep bir, Şaman veya Kam olarak anılan, aracı vardı. İslam’ın kabulü sonrasında bu aracılar; veli, şeyh, derviş veya âşık gibi isimler alarak işlevlerini sürdürmeye devam ettiler. Oysaki İslam, bu ruhban sınıfı teranelerine toptan karşıdır. ‘’Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka velilerin ardına düşmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!’’[2] gibi çok açık bir şekilde kişinin Allah ile arasına aracı koymasını yasaklayan hükümler barındıran bir kitaba inanıp da üstüne velilerin şeyhlerin olduğu böylesi bir kültü yaşatmak gerçekten abesle iştigal bir durumdur. İnsanlar, kitabın birçok yerinde[3] net bir şekilde yasaklanan bu aracı edinme işini yaptıkları yetmezmiş gibi bir de adına direkt veli demişlerdir. Bari başka bir isim koysaydınız olum...

 

Kasım 2020’deki UKOME toplantısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu ile TCDD İstanbul Bölge Müdürü Veyis Alçınsu arasında bir konuşma geçiyor. Müdür Bey, ‘’çalışan aile fertlerini bile’’ Marmaray’dan ücretsiz geçiremediği için yakınıyor ve ‘’gönül istiyor’’ diyerek de kendini savunuyor.[4] Bu avantacı kafayı attığım birkaç tweet ile eleştirmiştim. Bunun konuyla nasıl bir alakası olduğunu merak edeceksiniz belki. Zira bu kültür kodlarına işlemiş bir ahlaksızlıktır ahali. Geldiğimiz nokta itibariyle torpil ve adam kayırmacılık bu toplumda o kadar alışılmış ve normal karşılanan bir şeydir ki, bu ahlaksızlıklarını inandıkları dine bile yamamaya kalktılar. Az önce açıkladığımız ‘’aracı’’ meselesi tam olarak budur. Mantık basit haşa Allah nezdinde nüfuzu olan şeyhin, velinin adını verip cennet kapılarını ardına kadar aralayacaklar. Şefaat adını verdikleri bu inanç bir noktada o kadar çirkinleşiyor ki Muhammed peygamberi de işin içine dâhil ediyorlar. Sanki peygamberin öyle bir yetkisi varmış gibi, Ramazanlarda camilerin mahyalarında sık sık görürsünüz;

 

Şefaat ya Resulullah!

 

Ancak Kur’an uyarır; ‘’Sizin lehinize Allah’a ortak olduğunu sandığınız o şefaatçilerinizi neden şimdi yanınızda göremiyorsunuz? Artık aranızdaki tüm bağlar kopmuştur ve dost sandıklarınız sizi yapayalnız bırakmıştır.’’[5] Allah hiçbir konuda hiç kimseyi yetkilerine ortak etmez. Şefaatin yalnızca Allah’ta olduğu yine kitabın birçok yerine net bir şekilde ifade edilir.[6]

 

Güncel bir örnekle bu sakat anlayışın dine ve toplum sosyolojisine nasıl zararlar verebileceğini gördük. Büyü ve güya şifalı birtakım uygulamalar ile toplum nezdinde gücü elinde bulunduran Şamanlar, kitleler halinde İslam’a geçişlerin başlamasıyla beraber toplumda ayrıcalıklı bir zümre olarak varlıklarını sürdürebilmek için mevcut uygulamalarına İslami bir görünüm vererek kendilerini de şeyh, derviş veya âşık olarak adlandırma yoluna gitmişlerdir. Hem kendi uygulamaları hem de tarih boyu karşılaşılan diğer uygarlıklardan bakiye diğer hurafeler, batıl inançlar ve özellikle de büyü gibi öğretiler topluma Ömer Çelakıl stili ayet bükmeler yoluyla ‘’bunlar İslam’ın buyruklarıdır’’ denilerek empoze edilmiştir. Zemin ve iklim de müsait olduğu için aşı tutmuş ve hem Selçuklu’da hem de Osmanlı’da devlet dini olan Sünni İslam’ın yanı sıra bu hurafeler ve batıl inançlar da ikinci bir alt din gibi kurumsallaşarak kök salmış, kitleleri uyuşturmuş, analitik düşünceyi hatta en temel mantık kaidelerinin dahi işletilebilmesine olanak vermemiştir. Aha işte o yazının başında bahsettiğim ayrım burada kopuyor ahali. Yani bir devlet dini olarak Arap orijinli kurumsal Sünni İslam’dan bir de Şamanist miras ve diğer kültürlerden aparılan çeşitli batıl inançlarla karılmış heterodoks halk dininden bahsediyoruz. Ortada kelimenin tam anlamıyla sosyolojik ve teolojik bir kaos var.

 

Toparlıyorum;

 

  1.       Kitapta olan orijinal İslam, bu cepte zaten
  2.       Arap kültürü ile karılmış ve tarih boyu devlet dini olan kurumsal Sünni İslam
  3.       Şamanist mirası da Anadolu’da karşılaşılan diğer kültürlerden bakiye uygulamaları da içinde barındıran heterodoks halk dini

 

Şimdi kafalarda tablonun biraz daha netleştiğini düşünerek devam ediyorum. Peki, böyle bir farklılık neden oluştu?

 

Tarih metodolojisinde olayları ve süreçleri dönemin şartlarına göre değerlendirebilmek önemlidir ahali zira olaylara bugünün paradigmasıyla yaklaşırsanız fena çuvallarsınız. Yazı ve yazının kullanımı ancak sanayi devriminden sonra falan bugünkü şekline yaklaşabiliyor. Hatta bugünkü haline gelmesi sanayi devriminden bile baya sonralarına denk düşüyor. Evet her ne kadar yazı, milattan önce bulunmuş olsa da yazının geniş kitlelerce günlük yaşamda kullanılması binlerce yıl alıyor. Türkler İslam’ı kabul ettiğinde de Anadolu’ya girdiklerinde de yazılı olarak Kur’an var, çoğaltılmasında da bir problem yok ancak bir şeyler okuma alışkanlığı bugünkü gibi tabana yayılmış bir şey değil. Hatta bugün bile değil ki lan. Çık sokağa rastgele 15 kişiye önce Müslüman olup olmadığını sonra da Kur’an’ı kendi anlayabileceği herhangi bir dilde okuyup okumadığını sor, ikisine de evet diyen kişi sayısı maksimum 3 falan olur. Evet, biz sözlü literatürle işleri yürüten bir toplumuz ahali bu dün de böyleydi bugün de böyle belki yarın değişir.

 

Din, geniş halk kitlelerince tarih boyu ancak çevredeki bilginlerin anlatımlarından öğrenilebilen bir kavramdı. Türklerde bu bilginlerin adı Şaman veya Kam’dı. Bu kişiler de kendileri mevzuyu ne kadar anladılarsa halka da o kadarını anlatabilirlerdi. Öte yandan işin sosyolojik boyutunu da yukarıda açıkladım zaten. Adamlar ellerindeki gücü değişen paradigmada da doğal olarak muhafaza etmek istiyor. Hal böyle olunca anlatılar da manipülatifleşiyor. Yazılı, basılı Kur’an’ın ve Arap literatürünün alıcısı da şu ortamda haliyle geniş halk kitleleri değil saray oluyor. Bu yüzden yönetici sınıfın dini ile halk dini bu noktada farklılaşmaya başlıyor. Yazının bu noktasından itibaren ‘’saray’’ diye ifade edeceğim yönetici sınıf; elçilerle, yazılı basılı Kur’an ve Arap literatürü ile ve ikna yoluyla İslam’ı kabul ediyor ancak halkın yegâne kaynağı bilginler(Türkmen Babaları) idi. Hal böyle olunca Anadolu’da İslamlaşma yüzeysel kalmıştır. Özellikle deprem, sel veya kuraklık gibi doğal afet durumlarında hemen eski inanç pratikleri yeniden kendini göstermeye başlamıştır. Analitik düşüncenin zaten var olmadığı ortamda hemen batıl inançlara sarılma refleksi gözlenmiş ve bu eski inanışlar zaman içerisinde yeni dinin içerisine karılmaya başlanmıştır. Saray ve çevresinde yaşayan şehir sakinleri benim Ortodoks diye tabir ettiğim sistematik Sünni İslam’ı yaşarken, merkezden uzak, kırsalda dağda bayırda yaşayan halkınsa daha karmaşık heterodoks bir din ortaya çıkardığını söylemek mümkündür. Şerif Mardin bu mevzuyu, ‘’Ideology and Religion in The Turkish Revolution, International Journal of Middle East Studies’’de güzel açıklar.

 

Ademi merkeziyetçi bu halk dini bugün Anadolu Aleviliği diye tabir edilen inancın temellerini oluşturur. Bugünkü Alevi inancını incelediğinizde zaten genel İslam algısından çok daha farklı birtakım imgelerle karşılaşıyorsunuz. Ortodoks Sünni İslam’da müzik işi pek yoktur hatta kimi tarikat ve cemaatlerde tef harici çalgıların haram olduğu bile söylenir. Buna karşın heterodoks Alevi inancında bağlama ve saz kutsal kabul edilir hatta ibadetlere dâhil olur. Yine ana akım Sünni inancında resim, tasvir ve fotoğraf işleri de pek hoş karşılanmazken Alevi mekanlarında Hacı Bektaş’ın da Halife Ali’nin de diğer büyük imamların da büyükçe resimlerini görmek mümkündür, ana akım Sünni inanç bu tarz işlere oldukça mesafeli dururken Alevi inancında sembolizm çok önemli yer tutar.

 

Tahtakuşlar Etnografya Müzesi diye bir şey duydunuz mu? Durun turizm rehberliği mezunu olduğumu biraz belli edeyim. Buradan sonra anlatacaklarım bitirme projemden

 

Önce Tahtacılar;

Osmanlı’dan beri orman işçiliği yapan, kimliği “Alevi” olan kendilerine özgü gelenekleri olan, dağlarda ve ormanlarda göçebe hayatı yaşayan bir topluluktur. Türkiye’nin güneybatı sahil şeridinde yaşarlar. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u almak ve Midilli’de çıkan isyanları bastırmak için kullanacağı gemilerin kerestelerini biçtirmek için Toros Dağlarındaki Tahtacı Türkmen’lerini İda Dağına (Kazdağı) davet etmiş. Fatih Sultan Mehmet o tarihlerde bizzat Edremit’e gelerek 67 gemi yaptırtmıştır. İş bittikten sonra da Edremit-Çanakkale yolu üzerinde, Çamlıbel yakınlarındaki bölgede kalmaya devam ederek bir Alevi köyü olarak Tahtakuşlar yerleşimini ortaya çıkarmışlardır. Etnografya Müzesi de işte bu köyde yer alıyor zaten. Bugünkü köyün halkı, Orta Asya’daki Oğuz boylarından Ağaç Eri’lerinin torunları olup, 13. yüzyılda Moğol baskısı nedeniyle göç ederek Hazar Denizi kuzeyinden Horasan’a, oradan da Irak’a gelmişlerdir. Müslümanlığı kabul edince Türkmen olarak isimlendirilmişlerdir.

 

Ben hem o köyü hem de müzeyi gidip yerinde gördüm. Müzenin kurucusu Alibey Kudar’dır. Ben gittiğimde de oğlu vardı orada galiba, çok güzel bir anlatım yapmıştı. Akademik bir çalışma yapmamış olmasına rağmen tarihsel sürece genel olarak hâkimdi. Anlattıkları tam bir aydınlanma yaratmasa da insanın kafasında birtakım şimşeklerin çakmasına vesile oluyor. Zaten müzede de köyde de kültürü, kullandıkları eşyaları, çadırları ve ortaya çıkardıkları sanat eserlerini görmek mümkün.

 

Ortada birbiriyle ciddi derecede ayrışan iki farklı inanç sistemi ve hayat pratiklerinin olduğunu inşallah güzelce anlatabilmişimdir. Ortodoks Sünni devlet dini ile heterodoks Alevi halk dini tarihin çeşitli dönemlerinde çatışmıştır da. Selçuklu döneminde Ahi Evren ve Celaleddin Rumi özelinde bunu görmek mümkündür, ki bu blogda da bahsini geçirmiştim daha önce, Osmanlı’da ise her dönem Türkmenler çeşitli sebeplerle sağa sola sürülmüş ve birçok siyasi mücadele yaşanmıştır. Başka bir yazıda belki tarihsel sürecin detaylarına da gireriz ancak bu yazıda tarihte yaşanmış bu mücadelelerin aslında ciddi bir inanç farklılığına dayandığını ve bu farklılıkların ortaya çıkış nedenlerini görmüş olduk.

 

Yani ortada iki değil aslında üç benzemezli bir İslam anlayışı vardır. Bunlar okuması araştırması keyifli konulardır. Dünya tarihinde araştırma yapmanın bu kadar kolay olduğu başka bir devir daha yok. PDF’ydi, ctrl+f’ydi, scholar’ıydı hepsi elinin altında lütfen üşenme güzel kardeşim.

 

Hadi selametle...  


-------------------------------------

[1] Metin And. Oyun ve Bügü, Yapı Kredi Yayınları, 1974, İstanbul'dan aktaran Nimet Elif Uluğ, Osmanlı'da Batıl İtikatlar ve Büyü, Doğan Kitap, 2017, İstanbul

[2] Kur'an 7:3(A'raf Suresi)

[3] Kur'an 2:107,257(Bakara), 3:68(Ali İmran), 4:45,123(Nisa), 6:51(En'am), 7:3(A'raf) ve diğer birçok yerde...

[4] https://twitter.com/alpererdoganep/status/1331958926913499136

[5] Kur'an 6:94(En'am Suresi)

[6] Kur'an 2:48,123,254,255(Bakara), 6:51,70,94(En'am), 7:53(A'raf), 10:3,18(Yunus) ve diğer birçok yerde... 

Bulut, Ü., & Hüseyin, B. A. L. (2016). Sosyolojik Açıdan Tahtacı Grupların Araştırılması (Muğla Örneği). Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, (36), 81-102.

Yörükân, Yusuf Ziya, Anadolu’da Aleviler Ve Tahtacılar, {haz. Turhan Yörükân},Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1998

Karadere Züleyha, Yüksek Lisans Tezi, Yusuf Ziya Yörükan ve Mezhepler Tarihçiliği, Ankara, 2013

ÇIBLAK, N., 2005. Mersin Tahtacıları. Halk Bilimi Araştırmaları, Ankara, Ürün Yayınları

Merhan, A., 2014. Bayindir Tahtacıları ve Dillerinin Belirgin Özellikleri. Bilig, 69, 161.

AYDEMİR, A., 2013. SARIKIZ EFSANESİNDEKİ SARIKIZ ve ESKİ TÜRK İNANÇLARINDAKİ ALBIZ ÜZERİNE. Electronic Turkish Studies, 8(6).

Sümer, F., 1962. Agaç-eriler. Türk Tarih Kurumu Basımevi

Talas, M., & Aksoy, N. D., 2009. Küreselleşme-Yerelleşme Çerçevesinde Türk Alevîliği. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, (51).

Selçuk, A. & Kayseri, D. G. İ. T., 2010. SÖZÜN YAZIYA DİRENİŞİ: İKİ İNANÇ SİSTEMİ ÜZERİNE BİR KARŞILAŞTIRMA.

Duymaz, A., & Şahin, H. İ., 2008. Kaz dağlarında dağ, ağaç ve ocak kültü üzerine inanış ve uygulamalar. Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 11(19), 116-126.

KUMARTAŞLIOĞLU, S., 2011. TAHTACILAR’DA BİR GÖÇ TÖRENİ: OCAK AYIRMA. HÜTAD, (14).

Gökalp, Z., 2015. Türk medeniyeti tarihi. Ötüken Neşriyat AŞ.

Folklor / Edebiyat Dergisi, 2001/4, Sayı 28, Sayfa: 191- 202

Aksoy, M. (2004). Mut’ta Bir Alevi-Türkmen-Tahtacı Köyünde İnanç, Gelenek ve Görenek. İsmail Engin and Havva Engin (eds.), Alevilik

Dabağlar, N. (2014). Artemis’ten Sarıkız’a: Kaz Dağının Sarıkız Efsanesi

Kurt, O. (2016). Kazdağları’nda Bir Şaman Köyü: Tahtakuşlar Köyü

Somuncuoğlu, S. (2015). Kaz Dağları / Koşuburnu Köyü Ve Tahtakuşlar Köyü / Türk Kültürü


 

24 Nisan 2020 Cuma

Hilafet Hürriyet Haysiyet


Selam ahali, bir 23 Nisan’ı daha geride bıraktık. Milli bayramların genelinde olduğu gibi yine Atatürk alerjisi olan kimi cumhuriyet düşmanları birtakım saçma sapan çıkışlarıyla gündemi meşgul ettiler. Bu sebeple milli mücadele dönemi ve halifelik konularında birkaç kelam etmek istiyorum. Aslında bu gibi zevatları ciddiye alıp da kalem oynatmamak lazım da işte bakma. Hem malum saçmalıklara cevabımızı vermek hem de biraz halifelik üzerine konuşmak istiyorum.

‘’Bilgisi olmadığı halde fikri olanlar cemiyeti’’nin kıdemli üyelerinden Fatih Tezcan şöyle bir şey yumurtladı.

   

Yalanın vergisi olsa bunlar vergi rekortmeni olur.


  • ·         Birinci Dünya Savaşı bitmiş Osmanlı paylaşım masasında, Sevr imzalanmış beyefendi Sevr’i imzalayanlara karşı çıkıp işgal kuvvetlerine karşı yeni bir savaş veren kadroyu ‘’düşmana bir mermi atmamak’’ ile itham ediyor. Allah akıl fikir versin.
  • ·         İkinci iddiası ise devlet ve meclis varken başka bir şehirde paralel meclis kurulmuşmuş bak sen. Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihi 23 Nisan 1920, 16 Mart 1920’de ise İstanbul işgal ediliyor! İngiliz Yüksek Komiserliği Salih Paşa’ya 16 Mart 1920 saat 09.40’da bir nota vererek saat 10.00’dan itibaren İstanbul’un işgal edileceğini, M. Kemal ve milli hareketin öbür liderlerinin Osmanlı hükümetince derhal red ve inkâr edilmeleri gerektiğini bildirir.[1] Aynı gün işgal başlar; tren ve vapur seferleri durdurulur, yollar kapatılır, Harbiye Nazırlığı ve PTT işgal edilir, polis teşkilatının yönetimine el konur. Şehzadebaşı karakolu İngilizlerce basılır 6 er şehit edilir, 15 er yaralanır sivil ve asker 150 kişi tutuklanır.[2] Yani Fatih Tezcan beyefendinin var dediği devlet bu haldedir. Osmanlı Devleti, Ankara’daki meclisin açılmasından 37 gün önce zaten fiilen yıkılmıştır. Şu olay hakkında paralel falan diye konuşmak büyük terbiyesizliktir, ayıptır. Paralel işlerini ise Fatih Tezcan’ın kendisi daha iyi bilir.





  • ·         Millete bir kere dahi sormadan işgalcilerin emellerinin gerçekleştirildiği iddiası ise utanmazlığın aymazlığın zirve noktasıdır ahali. Saltanatı savunup da her kararı millet meclisinde oylayarak veren bir yönetime şunları söylemek için Fatih Tezcan olmak gerekir. Hem de dönemin padişahı Vahdettin 8.11.1918 ve 16.3.1920’de tarihlerinde olmak üzere iki defa ‘’millet bir koyun sürüsü! Bu sürüye bir çoban lazım! İşte o da benim.’’ [3] demişken! Peki ya o işgalciler niçin İstanbul hükümetine kendi emellerini gerçekleştirecek kişileri tevkif etmeleri yönünde nota veriyor? Adamlar Matrix’deki kaşığı büken çocuk gibi tarihi eğip bükmeye çalışıyorlar. Ancak katranı kaynattık olmadı şeker sayın Fatih Tezcan!

İşbirliği nedir görmek ister misiniz ahali?


  • ·       Konya eşkıyalarından Delibaş Mehmet’in tellalını ‘’Halifenin müttefiki olan İngilizler, Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-yı Milliyecileri yenecğiz!’’ diye avaz avaz bağırtmaktır. [4]
  • ·         Gerede isyanı öncülerinden Divitli Eşref Hocanın ‘’… Tek başımıza İngilizler’e meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.’’ şeklinde nutuk atmasıdır.[5]
  • ·         Konya’da ‘’Kim milliyetçilerle birlikte Yunan’a karşı giderse, şer’an kâfirdir.’’ fetvası vermektir.[6]
  • ·         Cami kapılarına ‘’M.Kemal’in ardına düşmek ve emrine itaat etmek, şer’an küfürdür. Karısı boş düşer!’’ yaftaları asmaktır.[7]
  • ·         Sabah gazetesinin 7 Ağustos 1919 baskısını ‘’İngiltere en büyük İslam devletidir!’’ manşetiyle çıkarmaktır.[8]
  • ·         Vahdettin’in milli mücadele hareketine karşı çıksınlar diye Kambur İzzet’i İzmir’e vali, Gümülcineli İsmail ile Nemrut Mustafa’yı Bursa’ya vali, Artin Cemal’i Konya’ya vali, Ali Galip’i Mustafa Kemal’i yakalasın diye önce Elazığ’a sonra Sivas’a vali, Abdurrahman Bey’i Adana’ya vali, Anzavur Ahmet’i(ki eşkıyadır) Balıkesir’e mutasarrıf, Osman Kadri’yi Bolu’ya mutasarrıf ve İbrahim Bey’i İzmit’e mutasarrıf olarak göndermektir.[9]

Tüm bunlar olurken hem Damat Ferit hem de Vahdettin defalarca İngilizlerden güvence talebinde bulunacak ve olumlu dönüşler de alacaklardır.[10] Biri işbirliği mi demişti?

O dönem için şunu çok net bir şekilde ifade edebiliriz ki hem devlet iradesi hem de halifelik makamı özellikle İngilizler olmak üzere çeşitli hegemonların elinde oyuncak olmuş Vahdettin ve İstanbul yönetiminin ileri gelenleri de kendi kişisel ikballerinin dertlerine düşmüşlerdi.

Halifelik zaten dini bir kavram olmaktan ziyade siyasi bir makamdır. Hani ‘’Hıristiyanların başında Papa var da bizim başımızda neden bir Halife yok veya neden olmasın’’ şeklindeki meşhur itiraz bu noktada İslam’ın yapısı gereği açığa düşüyor. Çünkü baktığınız zaman Hıristiyanlıkta papazlar, ruhbanlar, azizler vs. yığınla din görevlisi unvanı vardır ve bunlar yüzyıllar boyunca önemli bir toplumsal sınıf oluşturmuştur. İslam ise çıkış noktası gereği tüm bu ruhban sınıfı teranelerine karşıdır.  Kur’an’da dinin yegâne sahibinin Allah olduğu ve inananların da başka bir dini otorite tanımaması gerektiği net bir şekilde ifade ediliyor. Bunu da blogda defalarca açıkladık zaten. Öte yandan Halife olarak adlandırılan kişi Muhammed peygamberin vefatından sonra İslam devletinin yöneticiliğini sürdüren kişiyi karşılayan bir kavramdır. Kelime olarak da ‘’ardından gelen’’ anlamını taşıyan halef sözcüğünden türemiştir. Buna bir kutsallık atfetmek İslami açıdan da doğru bir tavır değildir. Ki zaten Osmanlı padişahları da halife unvanını aktif bir şekilde pek kullanmamışlardır. II. Abdülhamid’i burada ayırıyorum. Sadece II. Abdülhamid ‘’ben halifeyim’’ diyerek bu unvanı aktif ve etkili bir biçimde kullanmayı tercih etmiştir. Halifelik unvanının Osmanlı’da kullanılışı da devlet gücünün zayıfladığı dönemlerde ‘’Müslümanlar, birlik olalım bakın burada halife var’’ gibi bir tutumla gerçekleşmiştir. Meşhur Osmanlı – Rus savaşları sonrasında Ruslar, Osmanlı bünyesinde bulunan Ortodoks tebaanın hamiliğini talep edince Osmanlı da halifeliği öne sürerek Rus nüfuzu altındaki Müslümanlar üzerinde hâkimiyet talep etmiştir. Tamamen siyasi amaçlarla gerçekleşen bir hilafet vurgusu var ortada.

Halifelik kurumunun bunun dışında aktif bir şekilde kullanıldığı durumlar ise artık Osmanlı’nın dış politikada herhangi bir yaptırım gücünün kalmadığı ve Düvel-i Muazzama’nın kontrolünde kukla olmak şeklinde gerçekleşmiştir.


  • ·         1788’de I. Abdülhamid, İngilizlerle çatışan Maysor hükümdarı Tippu Sultan’a İngilizlerle savaşmaktan vazgeçmesini öğütleyen bir mektup yazmıştır. [11]
  • ·         1857’de İngiltere yine en önemli sömürgelerinden biri olan Hindistan’da çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Müslümanların da olaylara dahil olmaları üzerine İngilizler konuyu dönemin Osmanlı padişahı Abdülmecid’e taşır. Abdülmecid de Hamdi Efendi başkanlığında bir ulema kurulunu Hindistan’a yollamıştır. [12]
  • ·         II. Abdülhamid’in de yine Hindistan’da İngilizlere karşı çıkacak bir isyanı önlediğini Kadir Mısıroğlu Lozan isimli çalışmasında aktarmaktadır ancak kaynak Kadir Mısıroğlu olunca haliyle pek de güvenemiyor insan. Ancak Doğan Avcıoğlu II. Abdülhamid’in Afganistan’a Ruslardan ziyade İngilizlerin dostluğunu tercih etmeleri gerektiğini öğütlediğini aktarıyor.

Görüldüğü üzere halifelik, Müslümanlara zerre faydası olmadığı gibi bir de üstüne sömürgecilerin menfaatlerini koruyan bir kurum olarak karşımıza çıkıyor. Bu halde olan bir kurumun dünya Müslümanlarının birliğini sağlayabilmesi mümkün olabilir mi? Olmuyor da zaten. Zira 1889’da Kuveyt, 1904’te Necit Suudileri, 1915’de Mekke şerifi Hüseyin Osmanlı’ya isyan etmiştir. Ayrıca Irak, Suriye ve Lübnan’da da birçok isyancı örgütlenmeler baş göstermiştir. [13]

Halifeliğin artık Osmanlı’ya da bir faydası kalmamıştır. Zira alem-i İslam halifeyi sallamamaktadır.

Birinci Dünya Savaşı öncesindeyse Padişah V. Mehmet Reşat, özellikle itilâf devletlerinin sömürgesi olan Müslüman ülkelerin ittifâk devletleri safında yer almaları için Almanya’nın baskısıyla 22 Zilhicce 1332-29 Teşrin-i evvel 1330 {11 Kasım 1914} günü Cihâd-ı Ekber ilân etmiştir. [14] İngilizler sırasını savmış sıra Almanlara gelmiştir. Bu çağrının ne ölçüde karşılık bulduğu savaşın sonucundan ve savaş esnasında Arapların tutumundan bellidir.

Ancak bu cihad çağrısı dünyanın öbür ucunda hiç alakası olmayan garip bir biçimde karşılık buluyor. Avustralya’ya uzanıyoruz.

Avustralya, İngiliz Deniz Subayı James Cook tarafından 1770 yılında keşfedilince, bu kıta İngiltere’ye bağlandı. Sanayi devriminden sonra, hammadde arayışı bu kıtada da yoğunlaştırıldı. Motor gücü elde edilmiş ancak bu tarihlerde henüz geniş alanlarda kullanılmamaktaydı. Taşımacılık, ulaşım genelde hayvan ve insan gücüyle yapılmaktaydı. Kıta bâkir olduğu için kıyılardan iç bölgelere ulaşmak zordu. Bu ulaşım develer ile yapılmaya çalışıldı. Ama deve sürmek de öyle her babayiğidin harcı değildir. Bu sebeple deve yetiştiriciliği ve sürücülüğünden anlayan insanlar bu topraklara götürüldü. Bunlar da pek tabii ki Müslümanlardı.

Kuzey-Batı Hindistan’dan (şimdiki Pakistan) deve sürücüsü olarak Avustralya’ya gelen Molla Abdullah ve Kul Badsha Muhammed adındaki iki Müslüman Avustralya’ya savaş açıp “Broken Hill Savaşı”nı gerçekleştirmiştir. Molla Abdullah, 1879 yılında Hindistan’dan (Şimdiki Afganistan) Avustralya’ya gelen Abdul Wade’ın organize ettiği deve taşımacılığı işinde çalışmak üzere 1890 yılında Avustralya’ya gelmiş, 1910 yılına kadar deve taşımacılığı yapmıştır. Molla Abdullah Hindistan’da medrese eğitimi görmüş ve Avustralya’ya gelen Müslümanların dinî liderliğini ve İslâm esaslarına uygun hayvan kesimi işini yapmaya başlamıştır. Bu hayvan kesimi işi izinsiz yapıldığından, birkaç defa cezalandırılmış hatta mahkûm olmuştur. Avustralya’da ilk mescit, bu iki Müslüman tarafından yapılmış Molla Abdullah bu mescidin faaliyetlerini yürütmüştür. Bu mescit, az sayıdaki Müslümanın kendi inançlarına göre yaşama ve beslenme merkezi olduğu sanılmaktadır.
Kul Muhammed ise okur-yazar olmayıp bir müddet deve sürücülüğü yaptıktan sonra, Avustralya’da yollar yapılıp ulaşımın motorlu vasıtalar ile yapılmaya başlaması ve buna paralel olarak deve taşımacılığının ikinci plânda kalması üzerine, seyyar dondurmacılık yapmıştır. Buraları neden bu kadar detaylı anlattığım az sonra anlaşılacak biraz sabır ahali. Özellikle de dondurma ayrıntısına dikkat edin.

Kul Muhammed’in muhtemelen Hilâl-i Ahmer Cemiyeti veya Osmanlı Devleti ile Hindistan arasındaki ticarî ilişkiler münasebetiyle 1900 yılında İstanbul’a gelip Osmanlı Ordusu’nda Balkan Savaşlarına gönüllü olarak katıldığı, bu sebep ile dört defa İstanbul’a gelip devecilik yaptığı ve 1912 yılında Pakistan’a döndüğü bilgisi mevcuttur. Bu bilgiye göre Osmanlı Devleti’ni tanıyan biridir. Kul Muhammed ve Molla Abdullah’ın bu cihad ilânından nasıl haberdar oldukları bilgisine ulaşılamamış ancak kendilerine bu emrin verildiğini geride bıraktıkları notta belirtmişlerdir. Bu iki Müslüman, cihâd emrine uyarak Avustralya’ya savaş açtıklarını bir dilekçe ile yetkililere bildirdiler. Ancak bu dilekçeyi hiçbir yetkili doğal olarak sallamamıştır. Savaş plânı yapan bu iki Müslüman, 1 Ocak 1915 günü yılbaşı gezisi için Silverton’a giden, üzeri açık 40 vagonlu ve 1200 kişinin bulunduğu trene Broken Hill’e 3 km uzaklıktaki, bugün Türk Kayalığı ismi verilen yerde ateş açarak savaşı başlattılar. Bu ateş sonucunda 3 kişi ölüp yedi kişi yaralandı. Olay üzerine Broken Hill Polisleri olay yerine gelince, yakındaki beyaz kayalıklara (Bu günkü ismi Türk Kalesi “Turks’ stronghold”) kaçarken bir oduncuyu da öldürüp kayalıklara siperlendiler. Üzerlerine gelen polis güçleriyle 90 dakika çatışmışlardır. Molla Abdullah bu çatışmada ölmüş, Kul Muhammed ağır yaralanmıştır. Kul Muhammed Broken Hill Hastahânesi’ne kaldırılırken yolda ölmüştür.
Bu çatışmada o günkü Osmanlı Devleti’nin kullandığı el yapımı Ay Yıldızlı bayrak iki Afganlı tarafından olay yerine asılmıştır. Bayrak Türk bayrağı olduğu için 2 Ocak 1915 tarihli gazeteler “Broken Hill Savaşı”nın Türkler tarafından yapıldığını yazmışlardır. Olay sonrası yapılan incelemede olayın Türkler tarafından değil, iki Hintli (Pakistan) Müslüman tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıkmıştır.



Avustralyalılar, Broken Hill Savaşı ile tarihlerinde ilk defa kendi topraklarında bir savaşa şahit olmuşlar ve resmî tarihlerine bunu böyle kaydetmişlerdir. Avustralya’nın milli bilincinin oluşması aslında biraz da bu savaş sayesindedir. Bu konuda epey akademik çalışma vardır.

Broken Hill olayından üç gün sonra, olay mahallinde inceleme yapılmış bir taşın altında Molla Abdullah’ın bozuk Darî ve Urduca diliyle yazdığı bir not ve Kul Muhammed için yine Molla Abdullah tarafından yazıldığı belirtilen ikinci bir not bulunmuştur. Bu notlar, 12 Ocak 1915 gününe kadar çoğaltılıp halka dağıtılmıştır. Kul Muhammed’in kemerinde Padişah’ın mührünü taşıyan bir mektup ele geçirilmiştir. Kaynaklarda mektup olarak geçen belgenin, büyük bir ihtimal ile Enver Paşa tarafından her tarafa gönderilen Padişah’ın Cihâd-ı Ekber ilânının bir sûretidir. Padişah’ın daha önce Osmanlı ordusunda görev yapmış bir kişinin şahsına mektup yazıp orduya katılmasını istemesi gibi bir usul söz konusu değildir.

Erzincan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. N. Fahri Taş, ‘’ Avustralya’nın Çanakkale Savaşı için yazdırdığı 12 ciltlik kitaptaki bilgilere ve bazı kaynaklarda Broken Hill Savaşı’nın gönüllü Avustralya gençlerinin savaşa yazılmalarını sağlamak için yapıldığını belirtmektedirler. Bu konuda bir belge temin edilememiştir. Ancak iki Afganlı Müslüman’ın dinî duyguları sebebiyle, kendilerini sorumlu hissedip bu olayı gerçekleştirdikleri, üzerlerinden çıkan notlardan anlaşılmaktadır. Bu hâdise, İngiltere’nin gönüllü gençleri savaşa sokmak için yapılmış ise iki Müslüman maktulün üzerinden çıkan notların yazılması ve Türk bayrağının çatışma noktasına dikilmesi de bu plânın bir parçası olabilir’’ demektedir. Kesinlikle mantıksız bir teori değil.

Geçen sene Türk İşi Dondurma diye bir film çıkmıştı hatırlarsınız. Film işte bu anlattığım Broken Hill olayını konu ediniyordu. Ancak bizim Molla Abdullah ve Kul Badsha Muhammed filmde Afgan veya Paki değil Türk yaptıkları iş ise fevri bir cihat değil vatan savunusu olarak gösterilmişti.



Tarihi de maşallah büken bükene. Son tarih bükücüler!

Hani böyle bir olay hiç yaşanmamış olsa ve çıkıp böyle bir senaryo yazsanız buna eyvallah derim, kurgudur, sanattır. Ancak şu şartlarda bunun adı tarihe ihanettir. Ayrıca hafızanızı biraz zorlayın filmin yayınladığı 15 Mart günü Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik bir terör saldırısı gerçekleştirilmişti. Üzerine çeşitli teoriler de yazıldı hatta. Bunlar enteresan şeyler olum. Sinema yalnızca sadece sinema değildir propaganda yapmanın kitlelere ulaşmanın en kolay yolu olan bu mecrada ülkece böyle enayilikler yapmayalım artık. Misal yine aşağı yukarı aynı dönemde vizyona giren Çiçero bu bağlamda oldukça başarılı bir iştir. Ancak Türk İşi Dondurma için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim ahali. Bu olsa olsa Türk İşi Manipülasyon ya da kendi ayağımıza sıktığımız için Türk İşi Fiyasko olabilir.

Evet, Presidente Kültür & Sanat bölümünün de sonuna geldiğimize göre yazıyı bitirmenin vakti gelmiştir. Hayırlı ramazanlar diliyorum.

Hadi selametle…


 -------------------------------------------------------------

[1] Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, 1. Cilt CXXII/460

[2] Turgut Özakman, ‘’Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele’’, 1998, Bilgi Yayınevi
[3] C. Kutay, ‘’İstiklal Savaşının Maneviyat Ordusu ; Yakın Tarihimiz 2C’den aktaran T.Özakman, age
[4] Şevki Yazman, ‘’İstiklal Savaşı Nasıl Oldu?’’dan aktaran T.Özakman, age
[5) Rüknü Özkök, ‘’Düzce-Bolu İsyanları’’ndan aktaran T.Özakman, age
[6] S. Tansel, ‘’Mondros’tan Mudanya’ya’’ 3.C’den aktaran T.Özakman, age
[7] D.Arıkoğlu, ‘’Hatıralarım’’dan aktaran T.Özakman, age
[8] T.Özakman, age
[9] Jeschke, ‘’TKS Kronolojisi I’’, ‘’KS Günlüğü 1.C ve 3.C’’, ‘’Yüzbaşı Selahattin’in Romanı 2.C,’’ Durmuş Yalçın, ‘’Milli Mücadele’de İdareciler’’, AAMD 21 Temmuz 1991 sayısı, R. Özkök, ‘’Düzce Bolu İsyanları’’ ve T.M Göztepe, ‘’V.M Gayyasında’’dan aktaran T.Özakman, age
[10] Jeschke, ‘’TKS Kronolojisi’’ , Taner Baytok, ‘’İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı’’ ve Bilal N. Şimşir, ‘’İngiliz Belgelerinde Atatürk’’’den aktaran T.Özakman, age
[11] T.Özakman, ege
[12] Doğan Avcıoğlu, ‘’Milli Kurtuluş Tarihi’’den aktaran T.Özakman age
[13] Mufassal Osmanlı Tarihi
Abdülbaki Gölpınarlı, ‘’Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar’’ ve F.Belen, ‘’20. Yüzyılda Osmanlı Devleti’’nden aktaran T.Özakman, age
[14]  TAŞ, N. F. (2016). BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI, ÇANAKKALE MUHAREBELERİNİN AVUSTRALYA’DA DOĞURDUĞU SONUÇLAR. Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 9(1), 47-54



26 Kasım 2019 Salı

Tarihten Silinen ABD İşgali


Selam ahali, gerçek şu ki; bu coğrafyada çok yoğun bir Amerikan propagandası yapılıyor. Bunu size örnekleriyle ispatlamayı hedefliyorum. Bugün Türkiye’de Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran 2018 seçimlerinde Türkiye’nin önünde iki seçenek vardı; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi?

Biz bu noktaya nasıl geldik? Bu dönüşüm AKP iktidarıyla mı başladı?

Yoo

1980 darbesiyle mi?

Yine hayır

ABD’nin bu coğrafyadaki propaganda faaliyetleri çok daha eskiye dayanmaktadır. “Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar!” başlıklı yazımda “Aslında cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda başlamaktadır” şeklinde bir ifade kullanmıştım. Küçük bir hata yapmışım ahali bu tarih çok daha gerilere gidiyor. Aslında ABD o “sazı” hiçbir zaman elinden düşürmemiş bu coğrafyayı da hiç öyle boşlamamış...

Milli mücadele döneminde, mücadelenin sembol isimlerinden Halide Edip ABD Generali Harbord ile İstanbul’da görüşmüş ve bu görüşmenin sonrasında 10 Ağustos 1919 tarihinde o sıra Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndermiştir;[1]
‘’Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine;
Muhterem efendim,
Memleketin, siyasi durumu en son döneme girdi. Kendimize bir yön belirlemek için Türk milletinin zararına atıp olumlu bir tavır almak zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.
Dış durum İstanbul’dan şöyle görünüyor;
Fransa, İtalya İngiltere; Türkiye’de mandaterlik konusunu Amerikan senatosuna resmen teklif etmiş olmakla beraber kabul edilmemesi için bütün kuvvetlerini harcıyorlar. Bölünmeden pay alamamak işlerine gelmiyor.
Suriye’de hüsrana uğrayan Fransa, zararını Türkiye’den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu’nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere’nin oyunu biraz daha incedir.

İngiltere, Türk’ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. İngiltere Türkiye’yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat Türkiye’yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson gibi ünlü kimseler Amerika’nın Türkiye’de manda kurmasını istiyorlar.
Başka bir çözüm yolu da, Türkiye’yi Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan, belki de Trabzon’dan ve hele İstanbul’dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla baş başa bırakmak.

Biz İstanbul’da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır;

1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hıristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz.

Güçlü bir hükümet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır.

2 - Biri birini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükümet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükümet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var. Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz.

Bugünkü hükümet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükümeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye’yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.

3 - Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan daha güçlü bir elde bulabiliriz.

4 - Bugünkü oldubittileri ortadan kaldırmak ve davamızı süratle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupa’nın başvurduğu bin bir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerika’yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesini de Türk Meselesini de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız.
Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika’nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerika’sı, Amerika’nın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerika’nın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.

Amerika, Doğu’da mandaterlik yapmak Avrupa’da başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıkları şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupa’dan daha üstün bir millet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupa’ya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler.

Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbul’a Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.
Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur: Türkiye’yi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika’yı istemiştir. Suriye’nin bu isteği Amerika’da çok iyi karşılanmıştır.

Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evlâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım.
Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak -özellikle İngiltere- Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi, hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor.

Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadolu’daki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler, bunun Hıristiyanları öldürmek, İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerika’ya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar.

Her an bu Millî Mücadele’yi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele süratle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hıristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerika’da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar.
Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz.
İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika’ya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.

Türkiye’yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir. Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var. Biz Türkiye’nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.

Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile sizinle birlikte olduğumu ifade ederim.’’

Amerikan propagandasının gücünü gördünüz mü? Sanki konuşan Halide Edip değil de Wall Street’ten kredi dilenen Amerikancı bir holding patronu!

Ancak burada Mustafa Kemal Paşa’nın da hakkını teslim etmek gerekir. Umudunu kaybetmiş bir aydını öyle güzel ikna etmiştir ki şu satırları yazmış olan Halide Edip sonraki süreçte ‘’Milli Mücadele Mitingleri’’ düzenleyecek ve ‘’Gece, karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp, parlak bir sabah yaratacağız!" diyecekti.

Defteri kitabı kaldırın sözlü yapıyorum.

1919’da Anadolu’yu işgal eden itilaf devletlerini sayın lan.

                •             İngiltere
                •             Fransa
                •             Daha sonradan geri çekilen İtalya
                •             Yunanistan

Eksik var ahali.

·       Ermenistan’ın öncülü olan Taşnak ve Hınçak Partileri

Hayır, kardeşim ABD’den bahsediyorum.

Ama nasıl olur? Hani Wilson ilkeleri vardı? Hani uluslar kendi kaderlerini kendi tayin etmeliydi?

Ancak size okullarda anlatılan ile gerçekler çoğu zaman örtüşmez. Sizin sevgi pıtırcığı ABD başkanı Woodrow Wilson’un Türkiye’ye yönelik tavrı aha da budur[2];



Aynı Wilson 1912’de göreve gelişinden kısa bir süre sonra, yeni elçilerin atanma sürecinde, Albay Edward House tarafından Morgenthau’nun Türkiye’ye büyükelçi atanması önerilince House’a ‘’Türkiye yok ki, elçi göndereyim’’ demiştir.[3]

Burada kimseyi Wilson’u böyle bildiği için suçlayacak halim yok zira Türkiye’nin en önemli siyasi tarih profesörlerinden Prof. Dr. Fahir Armaoğlu bile ‘’Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri’’ isimli kitabında ABD’den Osmanlı’ya savaş ilan etmediği için övgüyle söz eder.

Ancak anlatılar yine gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira Çanakkale cephesinde ABD gemileri baya baya itilaf devletleri savaş gemilerine lojistik destek sağlıyordu ve savaş boyunca da bu ‘’örtülü’’ desteği gözlemek mümkündür. Sözü yeniden sizin Wilson’a verelim mi?

‘’ABD, Türkiye ile savaşa girmemişse bile Türkiye’nin başlıca müttefikleriyle savaşmıştır. Bunların yenilmesinde katkısı ve bunun sonucunda Türkiye’nin yenilgisinde de payı vardır.’’[4]

ABD’nin önemli ideologlarından Evans Laurence de ABD’nin bu örtülü savaş stratejisini ABD’nin Türkiye’deki misyoner kuruluşlarının ve okullarının faaliyetlerini sekteye uğratmama nedenine bağlamaktadır.[5] Bugünleri ne kadar da andırıyor değil mi? Bir taraftan Türkiye’yi stratejik müttefik addedip diğer taraftan Ortadoğu’da YPG’yi desteklemek de sevdaya dahil mi? Sahi ya tarih hep böyle tekerrür mü edecek?




Bakın ABD’nin Gulflight isimli gemisi 1 Mayıs 1915’de itilaf devletlerine getirdiği savaş malzemelerini teslim ediyor.[6]


Peki sadece lojistik destek sağlayan gemiler mi?

Yoo





Buyurun bu da Boğaz’daki bir Amerikan destroyeri![7]





Bu da yine Kabataş açıklarında fotoğraflanmış bir başka ABD savaş gemisi USS Bainbridge![8]





Bunlar da denizlerimizde bulunmuş tüm ABD gemilerinin listesi![9] ABD’nin işgali alenen yönettiği ortada değil mi? ABD, Mondros sonrası süreçte İstanbul ve Anadolu’da Henry Morgenthau, Mark Lambert Bristol ve James G. Harbord gibi önemli askeri kurmaylarıyla işgali bilfiil yönetmiş diğer taraftan da çeşitli propagandalarla Türk halkına şirin görünmeye uğraşmıştır. Bu isimleri de veriyorum ki referans olsun gidin araştırın. Bir Harbord raporunu bulup okuyun. Bir taraftan milli mücadele sürdürülürken diğer yandan Kazım Karabekir Paşa’nın, Halide Edip’in, Kılıç Ali’nin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Ermeni tehciri hakkındaki gerçekleri ABD’li bir generale açıklamaya nasıl uğraştıklarını görün. Ve hatta bunu başardıklarını… ABD’li generalin Ermeni soykırımının gerçekleşmediğini kabul edişini görün!

Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Masalsı dünyalarda yaşamak kolaydır ahali asıl önemli olan bunaltıcı gerçeklerle yüzleşebilmektir. Ancak benim bu noktada dikkatleri çekmek istediğim bir başka konu daha var. Bu ‘’birilerinin’’ tarihimizden silip attığı ‘’gizli ABD işgalini’’ bunca tarihçimiz akademisyenimiz dururken neden bir gazeteci ve televizyon programı yapımcısı olan Hulki Cevizoğlu ortaya çıkarır? Ha yanlış anlaşılmasın Hulki Cevizoğlu çok büyük araştırmacıdır benim burada isyan ettiğim nokta akademinin böyle durumlarda zayıf kalışınadır. Gerçi bu durum geçmişte de böyleydi. Kazım Karabekir Paşa, Kars’ı düşman işgalinden kurtardıktan sonra İstanbul’a gelip dönemin Harbiye Nazır’ı Abdullah Paşa’ya çıkıp, ‘’Paşam, ben sana doğuda Ermeni mezalimini içeren vesikalar gönderdim niye bastırmadın? İleride Ermeniler bunun tersiyle Türkleri suçlayacaklar’’[10] diyerek 100 yıl öncesinden önemli bir uyarı yapmıştır ancak Türkiye bugün bile Ermeni tehciri ile ilgili tezlerini uluslararası kamuoyunda başarılı bir şekilde sunamamaktadır.  




Bu da Kazım Karabekir’in Ermeni çetelerinin Türkleri işkence ederek öldürmelerine ilişkin arşivlediği fotoğraflardan biri. Bahariye Starbucks’da oturacağınıza az ötede Erenköy’de Kazım Karabekir Müzesi var gidin yerinde görün!

Türkiye’de insanların bilgiye yaklaşım şekilleri toptan yanlıştır ahali. Bilgi ‘’edinilen’’ bir şeyden ziyade ‘’keşfedilen’’ bir şeydir. Bilgiyi bir hap gibi tüketemezsiniz! Her ne kadar ABD tekeline terk ettiğimiz eğitim sistemimizde öyle araştırmak ve sorgulamak gibi kavramlara yer olmasa da siz böyle şeylere pek takılmayın ve ne olur okuyun ya.

Lütfen…

Hadi selametle…

-------------------------------------------------------------------------------

[1] Cemal Kutay – Türk Milli Mücadelesinde Amerika – 1979
[2] Microfilm Publication T1193 RECORDS OF THE DEPARTMENT OF STATE RELATING TO POLITICAL RELATIONS BETWEEN ARMENIA AND OTHER STATES, 1910-1929 Roll 2 760J.6715/60 - 760J.90C/7 THE NATIONAL ARCHIVES NATIONAL ARCHIVES AND RECORDS SERVICE GENERAL SERVICES ADMINISTRATION. WASHINGTON: 1975
[3] Evans Laurence - Türkiye’nin Paylaşılması – 1972’den aktaran Hulki Cevizoğlu - 1919’un Şifresi – 2007
[4] Dr. Mine Erol – Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Amerika’nın Türkiye’ye Karşı Tutumu - 1976’dan aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[5] Evans Laurence – age’den aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[6] Hulki Cevizoğlu – age
[7] Hulki Cevizoğlu – age
[8] Hulki Cevizoğlu – age
[9] Hulki Cevizoğlu – age
[10] Berk Sayar – Kazım Karabekir’i Kızından Dinledim – 2018