abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2020 Salı

Birtakım Komplo Teorileri

Selam ahali, komplo teorileri önemli bir düşünce yöntemidir. Komplo teorileri, şaşmaz birer gerçeklik olarak bellenip iman edilmediği sürece oldukça faydalı da olabilirler. 

Komplo teorisi yazabilmeniz için öncelikle onu somut bir gerçeklikle temellendirmeniz gerekir. Ortada bir gerçek vardır ve ardındaki boşluklara siz teorilerinizi kurarsınız. Asparagas ile komplo teorisi arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Asparagas, tamamen yalandır ancak tamamen yalan söyleyerek komplo teorisi yazamazsınız çünkü komplo teorileri, bir gerçeklik ile temellendirilmediği sürece ayakta kalamaz. Komplo teorileri ihtimal hesabıdır. 

Uluslararası strateji merkezlerinin, istihbarat teşkilatlarının ve think-tank kuruluşlarının da geleceğe yönelik raporlar yayınlarken yaptıkları tam olarak budur aslında. Ellerinde bir veri vardır ve o verinin üzerine birtakım komplo teorileri geliştirirler. Türkiye’de bu think-tank kuruluşlarının raporlarını en çok ciddiye alan kesimin komplo teorisyenleri olması da bu açıdan oldukça ironiktir. 

Örneğin Graham Fuller’in 1991 yılında RAND Corporation için kaleme aldığı “Turkey Faces East; New Orientations Toward to Middle East and The Old Soviet Union” başlıklı raporda, Türkiye’nin geleceğinin siyasal İslamdan geçtiği, Türkiye’de İslamist bir partinin iktidar olması gerektiği ve Neo-Osmanlıcılık akımlarının popüler olacağı gibi o dönem kimsenin aklına dahi gelmeyecek saptamalar yer almaktadır. [1] Kimsenin aklına gelmeyecek diyorum zira 1991 yılında Türkiye’de bir seçim yapılmış[2] ve şu sonuçlar alınmıştı;

  

Her ne kadar sağ partiler başı çekiyor görünse de o dönemin sağında dini motifler pek yoktu. Türkiye siyasetinde dini söylemleri politikasının merkezine koyan ilk lider Necmettin Erbakan’dı. Erbakan’ın Refah’ını da sıralamada 4. parti olarak görüyoruz. Özetle şu konjonktürde “Türkiye’nin geleceği siyasi İslamdır” diye bir yorum yapmak isabetli bir tahminden ve öngörüden fazlasıdır ahali. 

Bakınız önce elimdeki verileri alt alta sıraladım şimdi sıra geldi komplo teorisi yazma kısmına. Fuller’in raporu ve 91 seçimleri sonucunun artarda vererek zemini hazırladım artık okuyucunun zihni “siyasal İslam dış destekli bir projedir” yargısını yadırgamayacaktır. Hatta öyle ki bu cümleyi kurarken başka bir delil göstermeme dahi gerek kalmamıştır. İşte gayet başarılı bir şekilde oluşturulmuş bir komplo teorisi! Ha bu arada Türkiye’de siyasal İslam, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisi, gayet de dış desteklidir. Zaten bu blogda AKP’nin nasıl kurulduğunu defalarca anlattım burada komplonun teorilik bir durumu kalmamış direkt olarak uygulamaya geçilmiştir. Bu örneği sadece teknik olarak bir komplo teorisi nasıl oluşturulur bunu ortaya koyabilmek adına verdim. 

Malum salgın sürecinde evde geçirdiğimiz sürelerin artışıyla birlikte birçok şeye daha çok vakit ayırma imkanına sahip olduk. Benim okuma ile ilgili bir problemim yok, uzun yıllardır bunu bir düzen içerisinde sürdürüyorum ancak bir şeyler izleme konusu bende hep eksik kalmıştır. Birçok kült filmi, meşhur dizilerin çoğunu falan izlememişimdir. Bir şeyler izleme durumu kişiyi edilgen bir pozisyona soktuğu için özellikle dizi izleme işini bir türlü oturtamadım. Düşünsene oturuyorsun, sürece bir dahlin yok ve sadece izliyorsun... Hal böyle olunca birçok “efsane” olarak kabul gören uzun soluklu diziye de bir türlü tahammül gösteremiyordum. Bunlardan biri de Prison Break’ti. Evet, 2020 yılı itibariyle baya oturdum evde Prison seyrediyorum. 

Michael Scofield, Fox River hapishanesinden kaçtıktan sonra planını adım adım uygularken bir noktada radara takılıyor. Dizinin en az Scofield kadar psikopat Federal’i Alexander Mahone, Michael’ın hapse girmeden önceki kredi kartı hareketlerinden planın aşamalarını ve nereye gideceğini çözüyor. Bunu görünce benim kafamda birtakım şimşekler çaktı ahali. 

Şubat ayının ikinci haftasında İzmir’de şehrin biraz dışında kalan bir yere yerleşme durumum olmuştu. Bölgede ATM olmadığı için alışverişlerimi hep banka kartı ile gerçekleştirmek durumunda kalmıştım. Ki beni yakından tanıyanlar iyi bilir bu kart işleri hiç adetim değildir, nakitçiyiz. Tüm bu teranelerin üstüne bir de salgın patlayınca bu sefer de artık tercihen nakit kullanmamaya başladım. İstanbul’a geri döndüm, her yerde ATM var ancak aylardır nakit para kullanmıyorum. Şaak diye temassız geçiyorsun, tertemiz. 

Türkiye’de pek konuşulmuyor ancak dünyada “nakitsiz toplum” olgusu önemli bir tartışma konusudur. Salgınla birlikte ortaya atılan komplo teorilerinde yok insanlara çip takacaklar bilmem ne diye ortaya bir takım teraneler attılar ancak böyle bir şeye gerek yok ki. Kredi kartları ve akıllı cep telefonları ile o mahremiyet alanı kırılalı çok oluyor. Takibat yapabilmek için daha çipe ne hacet? 

Twitter’da 2019’un sonlarına doğru, gram altın o sıra 270’lerde seyrediyor, altının gram fiyatının 300₺’nin üzerine çıkacağını yazmıştım.[3] Ki yakın çevremi 248’lerdeyken falan uyandırmıştım mevzuya. Altın fiyatlarındaki hareketlenmeyi görenler bu sefer bana, “bak şuradan şu kadar altın aldım” gibisinden banka hesaplarını göstermeye başladılar bana. Ancak bu noktada da altını bankalardan sanal olarak değil fiziksel olarak kuyumculardan almanın daha doğru olacağını salık verdim. Zira bankalardan satın alınan altınların durumu biraz şaibeli ahali. 

Bankalara kalsa dünyadaki toplam 170.000 tonluk altın rezervi sanal olarak 5'e katlanırdı. Bizde de özellikle muhafazakar kesimin elinden fiziksel altını toplamak için “Katılım Bankaları” küreselcilerin tavsiyesiyle araç olarak kullanıldı. Sanal banka hesaplarına güvenmek hiç ama hiç akılcı bir yol değildir. Çünkü bir kriz anında bankalar size mevduatınızın korunacağının garantisini vermez. Kredi borcunuz banka batsa dahi sizden tahsil edilir ancak batan bankadaki birikiminize aynı durumda elveda demek durumda kalırsınız. 

ABD’de 5 Nisan 1933’de çıkan başkanlık kararnamesi tüm Amerikan vatandaşlarının ellerindeki altınları Amerikan hazinesine teslim etmeleri gerektiğini buyurmuş aksi halde davrananların da hapis cezasına çarptırılacaklarını bildirmişti. Roosevelt altın ihracatını da yasaklamıştı. [4] Merkezden bu tarz dayatmaların ne zaman geleceği belli olmaz. Bu yüzden altını fiziksel olarak edinmek en garantici yöntemdir. Bankaların altın hesapları, karşılığı olmayan sanal vaatlerden ibarettir.

Salgın ile birlikte artık yeni normal olarak görülen toplumun nakitsizleşmesi ve ekonominin sanallaşması kesinlikle temkinli yaklaşınılması gereken trendlerdir. 

Velhasıl kelam komplo teorilerini yegane gerçek kabul edip iman etmek oldukça dangalakça bir tavırdır. Öte yandan komplo teorilerini gözardı etmek de sizi orijine ilk dangalak ile aynı uzaklıkta konumlandıracaktır. 

Hadi selametle...

————————
[1] Turkey Faces East; New Orientations Toward to Middle East and The Old Soviet Union - https://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/reports/2007/R4232.pdf



[4] James Rickards, Çöküşe Giden Yol, 2017

15 Mayıs 2020 Cuma

Ben Varım!

Selam ahali, son yazıda “birey olmak harika bir şey lan” demiştik oradan pası alarak başlıyorum. Malum süreçle birlikte evde geçirdiğim sürelerin artmasıyla beraber blogdaki örümcek ağlarını temizliyoruz. Bir sürü şey anlatmak istiyorum. Bu yazıda birey olmanın faziletleri ve ideolojiler üzerine birkaç kelam edeceğiz. 

Kişinin kendi iradesiyle hareket edebilmesi “birey” olabilmesi çok değerlidir. Ancak bu “birey olmak” lafı genelde insanların götünden anladığı da bir kavramdır. 

İnsanlar(ın çoğu) kendilerine önce bir kişi veya ideoloji belirleyip ardından bu belirlediği kişiyi veya ideoloji tüm konularda tek otorite olarak tanır ve bu noktadan itibaren kendine bir konfor alanı oluşturur. Bu konfor alanı kişiyi, bir şeyleri açıklama zahmetinden kurtarır. Zira artık “ben” değil “biz” oluşmuştur. Bu bir ideolojik topluluk olabilir, dini bir tarikat veya cemaat olabilir hatta hayatın tüm alanlarında etkili ve kişi iradesini ortadan kaldıran kollektif bir karar alma mekanizması var ise bu aşiret ve aile bile olabilir. Ben bunlardan ideoloji üzerine daha çok duracağım. Zira tarikat-cemaat işlerine girersek teolojik bir takım şeyler olayın içerisine dahil olacak aynı şekilde aşiret-aile bağlamı yine biraz psikolojinin konusu olacağı için bu noktada yazıya böyle bir sınır çizmeyi uygun buluyorum. 

İdeolojilerin yarattığı konfor alanları; kitleleri öylesine kısıtlamış, öylesine sarıp sarmalamış ki sanki ideolojileri olmasa herhangi bir bilgi birikimi de kalmayacak elinde. İnsanlar bilmiyorlar ahali kavramlar üzerine hiç kendi kendilerine düşünmemişler. İdeolojileri onlara ne vermişse o; hep ezber, hep slogan alabildiğine duygu sömürüsü ve demagoji!


Araçları amaç yaptılar, hatta tanrı yaptılar tapıyorlar! Bir şeyi bu kadar yüceltirsen ne olur? Bireyler önemsizleşir ahali. Ölünce de üstüne basıp devam ederler. Dava uğruna ölmek değil uğruna yaşamak kutsanacak ki dava, dava olabilsin. İnsanları öldürmek değil yaşatmaktır marifet. 

2015 yılında yazdığım “Rockefeller ve Ford Vakıfları, Tavistock ve Lokal Uyutma Paketleri” başlıklı yazıda Tavistock Vakfı’nın toplumsal uyutma paketlerinden bahsetmiştim[1]. Dr. Fred E. Emery, toplumsal uyutmanın üç aşamada gerçekleştiğini ifade ediyor; 

1- Moral(Ahlak) değerlerini yitirme(Demoralisation); Bu aşamada “amaca giden yolda her şey mübahtır” anlayışı kendini gösterir.

2- Zihni Bölünme(Segmentatiton); Bu aşamada kişi, zihninde yerleşik olan birey olma görüşünden kopup kollektif mantığına geçer.

3- Zihni Ayrışma(Disassocation) Bu aşamada kişi fantezilerle, gerçekleri birbirine karıştırıp robotlaşmış birey hükmüne geçer. İdeallerin pençesinde gerçeklerden kesin kopuş.[2]

Buradaki aşamaları doğrular nitelikte son günlerde siyasi bazlı nefret söylemleri müthiş bir ivmeyle artıyor. “50 kişiyi götürmekten” bahsedeni mi dersin “Nevşin’i ben alayım, Canan’ı sen al, Berna’yı o alsın” diye kendince paylaşım yapanı mı dersin kalkıp bir de bu dehşet verici söylemleri savunanlar var. Akıl alır gibi değil ya. Hani gerçekten cahilliğin ve nefretin sonu yok gibi. Biz, bir şey yazarken on defa düşünüp öyle yazıyoruz. Bir insanla öyle veya böyle tartıştığımız zaman “acaba” diye düşüncelere dalıyoruz. Siz nasıl insanlarsınız? Hiç mi kendi kendinize muhakeme yapmazsınız? Bu nasıl bir zihniyettir? 1970’lerde bu coğrafyada insanlar birbirini kesiyordu. Ne katliamlar ne acılar yaşandı. Hiç ders alınmamış demek ki. Hatta dersten de öte “keşke soylarını kurutsaydık” gibi bir pişmanlık hali var sanki. Gerçi bir tanesi çıkıp “içinde kalan” şeyleri televizyonda açıklamıştı; “15 Temmuz içimizde kaldı yapmak istediklerimizi yapamadık” diye. Hangi gerekçe, hangi doktrin bir cinayeti hele de bir katliamı gerekçelendirebilir? Hangi dine hangi davaya inanıyorsunuz ya?

Şu konjonktüre bir göz atın bakalım Dr. Emery’nin saydığı aşamaların hepsi de var. Ahlaki değerlerin yitirilmesi desen var, kitle psikolojisi desen var, fantezilerle yaşayıp gerçekliklerden tamamen kopuş hali desen gırla... 

İbrahim Üzülmez gibi kafayı eğip son çizgiye kadar topu sürmek yerine arada bir o topa basıp etrafınızda nelerin olduğuna bir bakmayı deneyin. 

Tefekkür ve bireysel muhakeme önemli kavramlar. Paket programlar halinde ideolojileri tabir yerindeyse “satın alıp” peşinen kapitalist, komünist veya herhangi bir şeyist olmadan önce konulara nasıl yaklaşılması gerektiğini bağımsız bir şekilde kendi inşa ettiğiniz hayat görüşü ve değerler silsilesi çerçevesinde değerlendirin. 

Enerji politikaları uzmanı Doç. Dr. Volkan Özdemir, Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’de taksiye biner ve şoföre sorar; “AB üyesi Hırvatistan’ın vatandaşısın. Halinden memnun musun?” Taksici ise şöyle yanıt verir; “Yugoslavya döneminde yılda iki kere tatil yapıyordum. İyi bir eğitim aldım; doktora derecesine yükseldim. Çocuklarımı rahat büyüttüm. Şimdi geçinemiyorum. Düşük emekli maaşı nedeniyle taksicilik yapıyorum. Liberalizm bir Alman için çok iyi olabilir. Ben de Alman olsam, isterdim. Ama dünyaya Hırvat olarak geldim. Beni kimse hayatın eskiye oranla daha iyi olduğuna ikna edemez!”[3]


Uluslar da tıpkı bireyler gibi, bazı küresel çevrelerin taklitçisi veya takipçisi olarak kalkınamaz, refaha eremez. Bağımsızlık arzusunda olan toplumlar ekonomik sistemleri de dahil olmak üzere kendine özgü modeller ortaya çıkarmak durumundadır. Ben ki blogda komünizm karşıtı kaç tane yazı yazmış adamım ancak bu kapitalizme koşulsuz şartsız teslim olmayı gerektirmemektedir. Kendi içerisinde bulunduğumuz şartları gözeterek özgün sistemler kurmak bu noktada ulusal çıkardır. Neden bir şeyleri “ya o ya da bu” sığlığına indirgeyelim ki? 


Atatürk’ün “devletçilik” olarak ilkeleştirilen devlet destekli kapitalizm karma ekonomik modeli buna iyi bir örnektir. Dünyada kişilerin ve ulusların liberalizm veya sosyalizm gibi net davaları olamaz. Bireyler için de devletler için de arzulanan yegane şey refahtır ve bu refah kimi zaman piyasa serbestisiyle kimi zaman ise korumacı politikalar ile sağlanabilir. Bu yalnızca Hırvatistan veya Türkiye için değil liberalizmin kalesi ABD için bile geçerlidir.
ABD’de 5 Nisan 1933 tarihinde çıkan başkanlık kararnamesi tüm Amerikan vatandaşlarının ellerindeki altınları Amerikan hazinesine teslim etmeleri gerektiğini buyurmuş aksi halde davrananların da hapis cezasına çarptırılacaklarını bildirmişti. Roosevelt aynı zamanda altın ihracatını da yasaklamıştı. Görüldüğü üzere lüzumu hasıl olduğunda ABD’de bile serbest piyasa kavramı askıya alınabilmektedir.[4] Hatta bugün Donald Trump da aynı şeyi yapıyor. Sen şimdi kalkıp da Trump’a komünist diyebilir misin? 

Demek ki neymiş, hayatta her şeyi basmakalıp ideolojiler ile açıklayamıyormuşsun öyle değil mi? Önce birey olacaksın, şunun bunun dediği üzere değil öz muhakemen ile karar alacaksın ondan sonra biraz da cesaretli olup vardığın sonuçları paylaşacaksın. 

Milli mücadele döneminde, İngiliz mandası mı? Amerikan mandası mı? diye tartışılan bir ortamda Atatürk çıkıp bambaşka bir şey koydu ortaya; bağımsız cumhuriyet! Daha sonra yine dünya, kapitalizm mi? komünizm mi? diye ayrışmışken Atatürk bambaşka bir şey ortaya attı; Devlet destekli kapitalizm(Devletçilik)! 

Kimseye Mustafa Kemal Atatürk olun demiyorum ama hiç değilse kendiniz olun be. Birey olun olum. Kapitalizm eleştirerek bireycilik övgüsü yapıyor olmam biraz ironik görünüyor belki ama vallahi meseleler basmakalıp ideolojilere sığacak gibi değil! Velhasıl kelam, inanmayın bilin.

Hadi selametle...

—————————-


[2] Dr. Fred E. Emery, “The Next Thirty Years: Concepts, Methods and Anticipations” Human Relations Magazine, Tavistock Institute, 1 Ağustos 1967. https://journals.sagepub.com/doi/pdf/10.1177/001872676702000301

EMERY, F. E. & TwIST, E. L. (1965). The causal texture of organizational environments . Hum. Relat. 18, 21-32 .

[3] Doç. Dr. Volkan Özdemir, “Yenilenen Dünya Eskimeyen Türkiye”


22 Mart 2020 Pazar

İbretlik Savrulma! Yozlaşan İdeolojiler; Feminizm ve Sol



Selam ahali, ideolojilerin geneli milyonlarca insan tarafından benimsenmiş olduğu esnada, ilk ortaya çıktığı noktanın fersah fersah uzağında olur. Bu dezenformasyonun çeşitli sebepleri vardır elbet. Kimi ideolojiler liderinin zaman içerisinde değişen çıkarlarının kurbanı olur kimi ise ilk ortaya çıktığı anki konjonktürün değişmesiyle farklı bir noktaya evirilir ancak en nihayetinde çoğu ideoloji özünü koruyamaz.


İyi bilinen farkların altında benzerlikler gizlidir ahali. Bugün birbiriyle taban tabana zıt görünen ideolojiler bile el altından bir şekilde birbirlerine bağlanmaktadır. Bu blogda Hegel diyalektiğinin önemini birçok kez vurguladım. Diyalektik kabaca bir tez ile antitezi çarpıştırarak sentez elde etmektir. Normal şartlar altında kabul ettiremeyeceğiniz bir talebi bu yolla çok daha kolay bir şekilde kabul ettirebilirsiniz. İki tarafı da kontrol ettiğiniz bir savaşı kaybetmeniz mümkün değildir. Ortaya önce bir tez atar ardından karşısına bir anti-tez koyarsınız ve bunların çarpışmasından elde edeceğiniz sentez ile yolunuza bakarsınız. Kapitalizm v Komünizm ve sağ v sol bunun en net örnekleridir. Hatta Feminizm de antitezi olmamasına karşın vaat ettiklerini karşılamaktan uzaktır.


Sol, büyük bir eksen kayması yaşamaktadır. Solun çıkış noktası iktisadi bir düzlemdeydi. Adil ekonomiyi, gelir eşitliğini savunuyordu. Bugünlerde ise sol, tam da birilerinin istediği gibi, etnikçilik, mezhepçilik ve cinsel kimlik gibi magazinel işlere kaydı. İbretlik bir savrulma! George Soros’u tanıdığınızı varsayıyorum; hani şu meşhur tek dünyacı Macar Yahudi’si Amerikalı işadamı ve finans spekülatörü! G.Soros, faaliyetleri gereği solun azılı düşmanı olması gereken bir karakterdir. Ancak bugünlerde Soros, sağcıların hedefi olurken solcuların ise Soros’un peşine takıldığını görüyoruz.


İki yıl önce falan, Soros’un kapısının önüne irice bir sarı zarf bırakılır. FBI ajanları tarafından açılan zarfın içinden Soros'un üzerine kırmızı kalem ile çarpı işareti konmuş bir fotoğrafı çıktı. Fotoğrafın yanısıra zarfta 15 santimlik plastik bir boru, küçük bir saat, teller, pil ve kara baruttan imal edilmiş bir tür el yapımı bomba da vardı. FBI bombaların izini sürdü ve Florida'da bir süpermarketin otoparkına bırakılan, Trump yanlısı ve Demokrat karşıtı çıkartmalarla süslenmiş beyaz bir minibüse ulaştı. Sonunda zarflarla ilgili olarak Cesar Sayoc adında 56 yaşında Floridalı biri tutuklandı. Sayoc, mahkemede adam öldürmeye ya da yaralamaya teşebbüs de dahil hakkındaki 65 farklı suçlamayı kabul etti ve 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.[1]


ABD’de sağın Soros nefreti 2003'te Irak savaşını kınaması ve Demokrat Parti'ye milyonlarca dolar bağış yapmaya başlamasıyla tırmanmaya başlamıştır. Bundan önce ise Amerikan dış politikası, Soros’un Open Society isimli think-tank kuruluşu ile benzer doğrultuda yayılmacı, neo-liberal poltikaları dayatan tarzda ve başta belirttiğim etnikçilik, mezhepçilik ve cinsel kimlik gibi magazinel işleri gündemde tutar vaziyetteydi. Ancak başını Rusya ve Çin’in çektiği blok dünyada varlığını hissettirmeye başlayıp Atlantik sistemini tıkayınca ABD’nin de dâhil olduğu Batılı devletler özellikle ekonomide daha korumacı politikalar izlemeye başladılar. Küreselciliğin terkedilip ulusal poltikaların revaçta olduğu sağ Amerikan siyaseti bu noktada Soros gibi ‘’doğası gereği’’ küreselci olan uluslarüstü aktörlerle derin ayrılıklar yaşadı. Batı dünyasında yükselen sağ, seçimini korumacı ve içe dönük politikalardan yana yapınca küreselcilik de solculara kaldı. Böylece Soros ve sol bir anda kendilerini aynı kampta buldular. Bu noktada bana etnikçilik, mezhepçilik ve cinsel kimlik gibi kavramların sağda zaten yaşam alanı bulamayacağı ve bunların solun enstrümanları olduğu şeklinde itirazlar gelebilir ancak inanın bana bunların hepsi teferruat. Şayet dikkat ettiyseniz asıl kopuş ekonomi politikalarında oluyor. Zira dünyada en başından beri birbiriyle mücadele halinde bulunan iki sınıf vardır; varsıllar ve yoksullar! Bunun dışındaki tüm ayrımlar ikinci sırada kalır. Çünkü bir sınıfın sahip olduğu imkanlara ve refaha diğer sınıf sahip değilse bu sınıfların etnik kökeni, dünya görüşleri veya cinsel tercihleri ne olursa olsun bu sınıflar arasından çatışma başlar. Bu bir hak meselesidir! İşte sol ideolojinin de çıkış noktası aslında burasıdır ancak zaman içerisinde bu ideoloji adalet kavgasından uzaklaşarak daha magazinel sahalara yönlendirilmiştir. Böylesi güç ve iktidar sahiplerinin işlerine gelmiş sendikalar ve siyasi partiler uluslararası fonlarca finanse edilmiştir. Unutulmamalıdır ki, iki tarafı da kontrol ettiğiniz bir mücadeleyi kaybetme şansınız yoktur. Benim de söylemlerim yumuşadı galiba bu cümleyi ilk kurduğumda mücadele yerine savaş demiştim. Ancak bahse girerim ki ben söylemesem fark etmeyecektin.


Türkiye’de sağ ne kadar leşse sol da bir o kadar leştir. Sol gazetesinin yaptığı şu kaypaklığa bir bakar mısınız?



Tamam, Alija İzetbegovic’in aldığı ve almadığı kararlarla pay sahibi olduğu bir soykırım var ortada, Bosna’da kendisini soykırıma göz yummakla suçlayanlar da var ancak olayın bilfiil içerisinde olan insanlar bile bu kadar net bir yargılama yapmıyor hüküm vermiyorken[2] bu yapılan hadsizliktir. İlk çıkış noktasındaki değerlerini muhafaza eden bir sol bu ahlaksızlığı yapmaz. Ancak yozlaşmış kaypak sol pek tabii ki yapar. Ha bu arada pek tabi ki bu tarz bir sol eleştirisi yaptığın zaman kuvvetle muhtemel zalimlikle, emperyalistlikle ve hatta sömürgecilikle suçlanacaksın. Sanki hakça bir paylaşım ve fırsat eşitliği her iyi eğitimli ve güzel ahlak sahibi insanın üzerinde mutabık olduğu evrensel bir şey değilmiş gibi. Savunduğu ideolojiyi akıl yoluyla edinmemiş bir insanı, ideolojisinin yanlış olduğuna akla dayanan kanıtlar sunarak ikna edebilmek mümkün değildir.

Benzer bir tablo feminizmde de karşımıza çıkmaktadır ahali. Daha önce blogda ‘’Modernizmin Dayatmaları I; Feminizm ve Liyakat’’ başlıklı bir feminizm eleştirisi yayınlamıştım[3]. Aynı çizgide devam edeceğim. Feminizm bir kadın hakları savunusundan ziyade doğuştan gelen ve elde etmek için herhangi bir çaba sarf edilmemiş olan doğum özellikleri üzerinden bir ayrıcalık elde etme uğraşıdır. Güncel bir örnek vereyim; bu kısacık görüntü birkaç gün evvelki 8 Mart organizasyonundan;



Göstericilerden biri kadın polise, ‘’sen kadınların yüz karasısın’’ diyor. Pardon da ablacım neden? Önceki feminizm yazımdan kısa bir kesit aktarıyorum; ‘’İnsanlık tarihi boyunca gerek bilimsel çalışmalarda olsun, sanatta olsun, gerekse diğer üretkenlik gerektiren alanlarında olsun erkeklerin kadınlara oranla ezici çoğunlukta oldukları görülür. Feministlerin bu konu üzerindeki bir numaralı argümanları, kadınların engellendiği, kadınlara fırsat verilmediği, kadınların geri plana atıldığıdır.’’[4]


Peki madem öyle önemli bir varlık savaşı vermiş, senin giremediğin topa girerek polis olmuş(polis olması da önemli değil herhangi bir alanda varlık göstermiş) bir kadına neden çemkiriyorsun. Aynı yazıdan aktarmaya devam ediyorum; ‘’Bu kısmen doğrudur ancak kesinlikle tüm sebep bu değildir. Zira bu fırsat eşitliğinden ziyade daha çok bir yönelim meselesidir. Bugün bilgisayarın başına geçtiğinizde kimse size ‘’şu siteye girmeyeceksin, akademik makale indirmeyeceksin, instagram’a gireceksin’’ diye baskı yapmaz ya da ‘’Oktay Sinanoğlu’nu okumayacaksın Elif Şafak okuyacaksın’’ diye de baskı yapmaz, en fazla Vikipedi’yi falan kapatıyorlar ona da VPN ile falan giriyorsun bir şekilde. Yani demem odur ki mevcut şartlar altında bilim ile politika ile felsefe ile ilgilenmenize mani olacak bir şey yok. Ancak gel gelelim, Sorgulayan Müslüman, Evrim Ağacı veya Bilimoloji gibi ciddi meselelerle uğraşan sayfaların takipçilerini, yorumlarını falan inceleyin yine erkek ağırlıklı olduğunu göreceksiniz. … Sen politika ile felsefe ile bilim ile ilgilenmek yerine burçlarla, fallarla ilgileniyorsan bundan erkekleri sorumlu tutamazsın ve bu durum fırsat eşitsizliği ile değil yönelim ile alakalıdır.’’[5]

Şayet ki 2 yıl önce yazdığım satırlar daha birkaç günlük hadisenin üzerine cuk diye oturuyorsa feminizm gerçekten de kadınların ayaklarında birer prangadan başka bir şey değildir. Başarılı kadına tahammülü olmayan, kadının sırf kadın olduğu için bazı ayrıcalıklar elde etmesi gerektiğini savunan faşizan bir ideolojiden bahsediyoruz.

Yine güncel bir örnek veriyorum. Geçtiğimiz günlerde Ankara BŞB Başkanı Mansur Yavaş, çalışan annelere yönelik yapılan bir düzenlemeyi duyurdu.



Gazeteci ve ‘’aktivist’’ Melis Alphan ise duruma saçma sapan bir tepki gösteriyor.



Yine önceki feminizm yazımdan aktarıyorum; ‘’Önce şunu bi’ oturtalım, kadın erkek eşitliği modernizmin dayattığı en büyük palavralardan biridir. Herhangi bir insan herhangi bir başka insanla eşit olamayacağı gibi erkek ve kadın da eşit değildir. Kendini, herhangi başka biriyle tamamen aynı, yani eşit gören var mı? Erkek ve kadın, tıpkı tüm insanlar gibi, haklar itibariyle eşittir. Aslında buna eşit değil de eş değer demek daha doğru olacaktır. Bu da zaten aklı başında, eğitimli, iyi ahlak sahibi tüm insanların üzerinde anlaşacağı ve sahip çıkacağı temel bir haktır.’’[6] Burada söylediklerime bugün bir ekleme daha yapmak istiyorum. Her ne kadar kimi çevrelerce çeşitli maksatlarla inkar edilmeye çalışılsa da toplumsal cinsiyet rolleri vardır. Anne çocuk bakımında her zaman daha çok rol üstlenir. Sağlıklı bir çocuk psikolojisi için de bu böyledir sosyolojik bir konu olarak da bu böyledir ve bunun aksini iddia etmek de saçmadır.

Tarihçi Emrah Safa Gürkan, olayı bağlamından kopararak bambaşka bir tartışma konusu olan ‘’kadın=annelik’’ konusunu ortaya atarak, ki burada konu da o değil, Melis hanımı destekler nitelikte bir tavır alıyor.





Peki sonra ne mi oluyor? Buyurunuz efendim;



Normalde hiç adetim değildir ama ben burada random gülmek istiyorum ya;

Ahahahkklhjgkfşlsldkf


Ah be hocam militarize bir ideoloji ile muhatap olduğunun farkında değil misin?  

Tekrar ediyorum. Savunduğu ideolojiyi akıl yoluyla edinmemiş bir insanı, ideolojisinin yanlış olduğuna akla dayanan kanıtlar sunarak ikna edebilmek mümkün değildir.

Hadi selametle…

----------------------------------------------

[1]Soros sol; https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-49606460?ocid=socialflow_twitter
[2] Srebrenica massacre: A survivor’s fight for justice BBC Documantary
[3] Modernizmin Dayatmaları I; Feminizm ve Liyakat - https://selamahali.blogspot.com/2018/07/modernizmin-dayatmalar-i-feminizm-ve.html
[4] agy
[5] agy
[6] agy


26 Kasım 2019 Salı

Tarihten Silinen ABD İşgali


Selam ahali, gerçek şu ki; bu coğrafyada çok yoğun bir Amerikan propagandası yapılıyor. Bunu size örnekleriyle ispatlamayı hedefliyorum. Bugün Türkiye’de Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran 2018 seçimlerinde Türkiye’nin önünde iki seçenek vardı; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi?

Biz bu noktaya nasıl geldik? Bu dönüşüm AKP iktidarıyla mı başladı?

Yoo

1980 darbesiyle mi?

Yine hayır

ABD’nin bu coğrafyadaki propaganda faaliyetleri çok daha eskiye dayanmaktadır. “Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar!” başlıklı yazımda “Aslında cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda başlamaktadır” şeklinde bir ifade kullanmıştım. Küçük bir hata yapmışım ahali bu tarih çok daha gerilere gidiyor. Aslında ABD o “sazı” hiçbir zaman elinden düşürmemiş bu coğrafyayı da hiç öyle boşlamamış...

Milli mücadele döneminde, mücadelenin sembol isimlerinden Halide Edip ABD Generali Harbord ile İstanbul’da görüşmüş ve bu görüşmenin sonrasında 10 Ağustos 1919 tarihinde o sıra Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndermiştir;[1]
‘’Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine;
Muhterem efendim,
Memleketin, siyasi durumu en son döneme girdi. Kendimize bir yön belirlemek için Türk milletinin zararına atıp olumlu bir tavır almak zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.
Dış durum İstanbul’dan şöyle görünüyor;
Fransa, İtalya İngiltere; Türkiye’de mandaterlik konusunu Amerikan senatosuna resmen teklif etmiş olmakla beraber kabul edilmemesi için bütün kuvvetlerini harcıyorlar. Bölünmeden pay alamamak işlerine gelmiyor.
Suriye’de hüsrana uğrayan Fransa, zararını Türkiye’den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu’nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere’nin oyunu biraz daha incedir.

İngiltere, Türk’ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. İngiltere Türkiye’yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat Türkiye’yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson gibi ünlü kimseler Amerika’nın Türkiye’de manda kurmasını istiyorlar.
Başka bir çözüm yolu da, Türkiye’yi Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan, belki de Trabzon’dan ve hele İstanbul’dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla baş başa bırakmak.

Biz İstanbul’da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır;

1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hıristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz.

Güçlü bir hükümet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır.

2 - Biri birini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükümet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükümet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var. Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz.

Bugünkü hükümet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükümeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye’yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.

3 - Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan daha güçlü bir elde bulabiliriz.

4 - Bugünkü oldubittileri ortadan kaldırmak ve davamızı süratle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupa’nın başvurduğu bin bir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerika’yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesini de Türk Meselesini de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız.
Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika’nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerika’sı, Amerika’nın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerika’nın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.

Amerika, Doğu’da mandaterlik yapmak Avrupa’da başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıkları şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupa’dan daha üstün bir millet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupa’ya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler.

Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbul’a Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.
Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur: Türkiye’yi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika’yı istemiştir. Suriye’nin bu isteği Amerika’da çok iyi karşılanmıştır.

Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evlâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım.
Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak -özellikle İngiltere- Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi, hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor.

Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadolu’daki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler, bunun Hıristiyanları öldürmek, İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerika’ya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar.

Her an bu Millî Mücadele’yi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele süratle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hıristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerika’da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar.
Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz.
İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika’ya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.

Türkiye’yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir. Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var. Biz Türkiye’nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.

Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile sizinle birlikte olduğumu ifade ederim.’’

Amerikan propagandasının gücünü gördünüz mü? Sanki konuşan Halide Edip değil de Wall Street’ten kredi dilenen Amerikancı bir holding patronu!

Ancak burada Mustafa Kemal Paşa’nın da hakkını teslim etmek gerekir. Umudunu kaybetmiş bir aydını öyle güzel ikna etmiştir ki şu satırları yazmış olan Halide Edip sonraki süreçte ‘’Milli Mücadele Mitingleri’’ düzenleyecek ve ‘’Gece, karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp, parlak bir sabah yaratacağız!" diyecekti.

Defteri kitabı kaldırın sözlü yapıyorum.

1919’da Anadolu’yu işgal eden itilaf devletlerini sayın lan.

                •             İngiltere
                •             Fransa
                •             Daha sonradan geri çekilen İtalya
                •             Yunanistan

Eksik var ahali.

·       Ermenistan’ın öncülü olan Taşnak ve Hınçak Partileri

Hayır, kardeşim ABD’den bahsediyorum.

Ama nasıl olur? Hani Wilson ilkeleri vardı? Hani uluslar kendi kaderlerini kendi tayin etmeliydi?

Ancak size okullarda anlatılan ile gerçekler çoğu zaman örtüşmez. Sizin sevgi pıtırcığı ABD başkanı Woodrow Wilson’un Türkiye’ye yönelik tavrı aha da budur[2];



Aynı Wilson 1912’de göreve gelişinden kısa bir süre sonra, yeni elçilerin atanma sürecinde, Albay Edward House tarafından Morgenthau’nun Türkiye’ye büyükelçi atanması önerilince House’a ‘’Türkiye yok ki, elçi göndereyim’’ demiştir.[3]

Burada kimseyi Wilson’u böyle bildiği için suçlayacak halim yok zira Türkiye’nin en önemli siyasi tarih profesörlerinden Prof. Dr. Fahir Armaoğlu bile ‘’Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri’’ isimli kitabında ABD’den Osmanlı’ya savaş ilan etmediği için övgüyle söz eder.

Ancak anlatılar yine gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira Çanakkale cephesinde ABD gemileri baya baya itilaf devletleri savaş gemilerine lojistik destek sağlıyordu ve savaş boyunca da bu ‘’örtülü’’ desteği gözlemek mümkündür. Sözü yeniden sizin Wilson’a verelim mi?

‘’ABD, Türkiye ile savaşa girmemişse bile Türkiye’nin başlıca müttefikleriyle savaşmıştır. Bunların yenilmesinde katkısı ve bunun sonucunda Türkiye’nin yenilgisinde de payı vardır.’’[4]

ABD’nin önemli ideologlarından Evans Laurence de ABD’nin bu örtülü savaş stratejisini ABD’nin Türkiye’deki misyoner kuruluşlarının ve okullarının faaliyetlerini sekteye uğratmama nedenine bağlamaktadır.[5] Bugünleri ne kadar da andırıyor değil mi? Bir taraftan Türkiye’yi stratejik müttefik addedip diğer taraftan Ortadoğu’da YPG’yi desteklemek de sevdaya dahil mi? Sahi ya tarih hep böyle tekerrür mü edecek?




Bakın ABD’nin Gulflight isimli gemisi 1 Mayıs 1915’de itilaf devletlerine getirdiği savaş malzemelerini teslim ediyor.[6]


Peki sadece lojistik destek sağlayan gemiler mi?

Yoo





Buyurun bu da Boğaz’daki bir Amerikan destroyeri![7]





Bu da yine Kabataş açıklarında fotoğraflanmış bir başka ABD savaş gemisi USS Bainbridge![8]





Bunlar da denizlerimizde bulunmuş tüm ABD gemilerinin listesi![9] ABD’nin işgali alenen yönettiği ortada değil mi? ABD, Mondros sonrası süreçte İstanbul ve Anadolu’da Henry Morgenthau, Mark Lambert Bristol ve James G. Harbord gibi önemli askeri kurmaylarıyla işgali bilfiil yönetmiş diğer taraftan da çeşitli propagandalarla Türk halkına şirin görünmeye uğraşmıştır. Bu isimleri de veriyorum ki referans olsun gidin araştırın. Bir Harbord raporunu bulup okuyun. Bir taraftan milli mücadele sürdürülürken diğer yandan Kazım Karabekir Paşa’nın, Halide Edip’in, Kılıç Ali’nin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Ermeni tehciri hakkındaki gerçekleri ABD’li bir generale açıklamaya nasıl uğraştıklarını görün. Ve hatta bunu başardıklarını… ABD’li generalin Ermeni soykırımının gerçekleşmediğini kabul edişini görün!

Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Masalsı dünyalarda yaşamak kolaydır ahali asıl önemli olan bunaltıcı gerçeklerle yüzleşebilmektir. Ancak benim bu noktada dikkatleri çekmek istediğim bir başka konu daha var. Bu ‘’birilerinin’’ tarihimizden silip attığı ‘’gizli ABD işgalini’’ bunca tarihçimiz akademisyenimiz dururken neden bir gazeteci ve televizyon programı yapımcısı olan Hulki Cevizoğlu ortaya çıkarır? Ha yanlış anlaşılmasın Hulki Cevizoğlu çok büyük araştırmacıdır benim burada isyan ettiğim nokta akademinin böyle durumlarda zayıf kalışınadır. Gerçi bu durum geçmişte de böyleydi. Kazım Karabekir Paşa, Kars’ı düşman işgalinden kurtardıktan sonra İstanbul’a gelip dönemin Harbiye Nazır’ı Abdullah Paşa’ya çıkıp, ‘’Paşam, ben sana doğuda Ermeni mezalimini içeren vesikalar gönderdim niye bastırmadın? İleride Ermeniler bunun tersiyle Türkleri suçlayacaklar’’[10] diyerek 100 yıl öncesinden önemli bir uyarı yapmıştır ancak Türkiye bugün bile Ermeni tehciri ile ilgili tezlerini uluslararası kamuoyunda başarılı bir şekilde sunamamaktadır.  




Bu da Kazım Karabekir’in Ermeni çetelerinin Türkleri işkence ederek öldürmelerine ilişkin arşivlediği fotoğraflardan biri. Bahariye Starbucks’da oturacağınıza az ötede Erenköy’de Kazım Karabekir Müzesi var gidin yerinde görün!

Türkiye’de insanların bilgiye yaklaşım şekilleri toptan yanlıştır ahali. Bilgi ‘’edinilen’’ bir şeyden ziyade ‘’keşfedilen’’ bir şeydir. Bilgiyi bir hap gibi tüketemezsiniz! Her ne kadar ABD tekeline terk ettiğimiz eğitim sistemimizde öyle araştırmak ve sorgulamak gibi kavramlara yer olmasa da siz böyle şeylere pek takılmayın ve ne olur okuyun ya.

Lütfen…

Hadi selametle…

-------------------------------------------------------------------------------

[1] Cemal Kutay – Türk Milli Mücadelesinde Amerika – 1979
[2] Microfilm Publication T1193 RECORDS OF THE DEPARTMENT OF STATE RELATING TO POLITICAL RELATIONS BETWEEN ARMENIA AND OTHER STATES, 1910-1929 Roll 2 760J.6715/60 - 760J.90C/7 THE NATIONAL ARCHIVES NATIONAL ARCHIVES AND RECORDS SERVICE GENERAL SERVICES ADMINISTRATION. WASHINGTON: 1975
[3] Evans Laurence - Türkiye’nin Paylaşılması – 1972’den aktaran Hulki Cevizoğlu - 1919’un Şifresi – 2007
[4] Dr. Mine Erol – Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Amerika’nın Türkiye’ye Karşı Tutumu - 1976’dan aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[5] Evans Laurence – age’den aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[6] Hulki Cevizoğlu – age
[7] Hulki Cevizoğlu – age
[8] Hulki Cevizoğlu – age
[9] Hulki Cevizoğlu – age
[10] Berk Sayar – Kazım Karabekir’i Kızından Dinledim – 2018