29 Nisan 2020 Çarşamba

Devlet Diyanet Siyaset

Selam ahali, hemen hemen her sosyal konu üzerinde siyah ve beyaz kadar net fikirleri olan bir adamım ve bu fikirler kimi zaman bir kesimden kimi zaman da onun tam karşısında duran kesimden destek görüyor. Ortayolcu muyum? Hayır, yalnızca bir ideolojiye iman etmediğim için olaylara ve olgulara paket programcı bir zihniyetle yaklaşmıyorum. Bu yazının konusu değil ama birey olmak harika bir şey lan. Sözüm olsun bu konuya da ayrıca değinelim.

Ne diyorduk; siyah ve beyaz! Bu renk kartelası içinde diyanet benim için bir gri alandır. Bu yazıda güncel bir tartışmadan hareketle neden gri alan dediğimi ve diyanetin statüsünü konuşacağız. 


Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın yakın zamanda sarfettiği eşcinsellik ile ilgili sözleri malumunuz epey bir gündem yarattı. “İbneliğin lüzumu yok” deyip arkasında duranı da “diyanet kapatılsın” deyip linç edeni de oldu. Hatta Ankara Barosu "Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'ın İnsanlığın Bir Kesimini Nefretle Aşağılayıp Kitlelere Hedef Gösterdiği Konuşmasıyla İlgili Basın Açıklaması" başlıklı bir bildiri yayınladı. 



Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Barosu yöneticileri hakkında halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçundan soruşturma başlattı. Ortalık baya bir karıştı. Baronun bu açıklamayı yaparkenki dayanağı 1 Mayıs 2011'de imzaya açılıp kabulü ise geçen sene gerçekleşen İstanbul sözleşmesi! 

İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, “kadına karşı şiddet, ev içi şiddet, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ilişkin kapsamlı tanımlamalar yaparak; cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli tüm ayrımcılık biçimlerine karşı mücadele edilmesi, erkek şiddetinin önlenmesi, şiddete karşı tedbir alınması” konusunda taraf devletlere pek çok yükümlülük getiren uluslararası bir anlaşmadır.[1] Tam metnini yazının sonuna ekleyeceğim meraklı olan girsin okusun, hizmette sınır yok. 


Ali Erbaş ne demişti bi’ hatırlayalım; “İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikahsız hayatın islamî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor.”[2] 

Liberal ve seküler bir kişi, pek tabi ki bir din adamının eşcinsellik ile ilgili söyleyeceklerinden rahatsızlık duyacaktır. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Zira Ali Erbaş’ın sözleri islami açıdan gayet doğrudur. Eşcinsellik Kur’an’a göre baya baya günahtır ve kınanır.[3] Ancak burada esas tartışılacak konu eşcinselliğe bakışın nasıl olacağından ziyade diyanetin statüsü olmalıdır. 


İnsan yaşamının büyük bir çoğunluğuna din yön verir. Din kelime olarak düzen demektir. Bir dine inanan kişinin hayatı boyunca uyması gereken iki ayrı düzen vardır;

1- Dinin getirdiği düzen 
2- Anayasal düzen

Ancak bu noktada bir kişi inandığı dinin eşcinselliğe onay vermediğini ve bunun kınandığını ifade ettiğinde bu durum anayasal düzence suç teşkil ediyorsa buradan büyük bir siyasi kriz çıkar. Eğer bu kişi Diyanet İşleri Başanı ise daha da başka şeylerden bahsetmek gerekecektir. Bazı sorularım olacak. 

1- İmam gibi giyinip camilerde okunacak hutbeyi belirleyen Diyanet İşleri Başkanı, eşcinselliği haram kılan İslam dininin temsilcisi midir yoksa eşcinsel haklarını koruma altına alan İstanbul sözleşmesine imza koyan devletin mi?
2- Bu paradoksu nasıl çözersiniz? 

Gelin şu işi bir çözüme kavuşturmaya çalışalım. Diyaneti kapattık diyelim. Milyonlarca liralık bütçesi ile bir halta derman olamayan, daha imsak saatini bile doğru düzgün hesaplayamayan ve adı bir yığın skandala karışmış şaibeli bir kurumdan kurtulduk. Buraya kadar gayet güzel. Ancak camilerin kontrolü bu durumda kime geçecek? Diyanet bile zaten halihazırda bir yığın ipe sapa gelmez hurafeyi savunurken diyanetin olmadığı bir ortamda ortaya çıkabilecek dezenformasyonu düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de kamyonla cumhuriyet düşmanı cemaat, tarikat var. Diyanetin yokluğunda bu toplulukların camileri karargah edinmeyeceklerini kim garanti edebilir? Milli güvenliğe tehlike arz eden tek oluşumun Fethullahçılar olduğunu mu düşünüyorsunuz? Diyanetin merkezi hutbesi tüm camilerde okunuyor ve insanlar buna diyanetin internet sitesinden rahatlıkla erişebiliyor ancak bu otorite ortadan kalktığında o kürsülerden kim bilir neler söylenecek var mı tahmini olan? Öte yandan diyanetin devamının da savunulacak yanı yoktur. Mercedesler, nereye harcandığı belli olmayan milyon liralık devasa bütçeler, insanları zorla ateist yapacak mealler yayınlamalar, Ensar gibi vakıflarla iş tutmalar iktidar sahiplerinin elinde oyuncak olup dini bu amaçla eğip bükmeler ve daha nice rezillikler...

Neden gri alan dediğimi şimdi anladınız mı? Diyanet meselesi iki ucu boklu değnektir ahali. Ben bu işin içerisinden çıkamıyorum. 

İslam, yapısı gereği aslında bu tür kurumlara ihtiyaç duymaz ancak halktan her daim böyle bir talep olmuştur. Talebin olduğu yerde de arz kaçınılmazdır. Bu arzı devlet yapmazsa özel sektör yapar. Ortalığı ne idüğü belirsiz sapık tarikatlara cemaatlere bırakmaktansa devletin olaya müdahil olması bence hiç değilse ehveni şerdir. Mustafa Kemal Atatürk de diyaneti büyük ihtimal bu noktada benzer düşüncelerle kurmuş olsa gerek zira laik cumhuriyet ile bir tezat oluşturmamak adına bir bakanlık değil müsteşarlık ayarında bir kurum ortaya koyuyor. Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an-ı Kerim’in Türkçe çevirisini yaptırmış olması ise belki de insanlara İslam’ın ruhuna uygun olarak dini otoriteye mahkum olmama güdüsünü kazandırarak birgün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunu tamamlaması umuduyla gerçekleşmiştir. 

Özellikle Atatürk ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşu ile ilgili olan son kısım yorumdu, herhangi bir iddiam yok burada.

Sonuç olarak, insanlarını düzgünce eğitemediğin sürece dünyanın en başarılı sistemlerini ve kurumlarını da kursan, o sistemler ve kurumlar en nihayetinde bir şekilde birer manipülasyon aracı haline gelecektir. 

Türkiye her ne kadar yüzünü batıya dönmüş olsa da bir doğu ülkesidir ve her ne kadar doğulu olsa da diğer doğululara benzememektedir. Coğrafya kaderdir. 

Hadi selametle...

——————————-
Notlar 


[3]Kur’an; 7/80, 11/78,81, 15/62,68,71, 21/74, 26/168, 27/54, 29/28,30,32 vd.

24 Nisan 2020 Cuma

Hilafet Hürriyet Haysiyet


Selam ahali, bir 23 Nisan’ı daha geride bıraktık. Milli bayramların genelinde olduğu gibi yine Atatürk alerjisi olan kimi cumhuriyet düşmanları birtakım saçma sapan çıkışlarıyla gündemi meşgul ettiler. Bu sebeple milli mücadele dönemi ve halifelik konularında birkaç kelam etmek istiyorum. Aslında bu gibi zevatları ciddiye alıp da kalem oynatmamak lazım da işte bakma. Hem malum saçmalıklara cevabımızı vermek hem de biraz halifelik üzerine konuşmak istiyorum.

‘’Bilgisi olmadığı halde fikri olanlar cemiyeti’’nin kıdemli üyelerinden Fatih Tezcan şöyle bir şey yumurtladı.

   

Yalanın vergisi olsa bunlar vergi rekortmeni olur.


  • ·         Birinci Dünya Savaşı bitmiş Osmanlı paylaşım masasında, Sevr imzalanmış beyefendi Sevr’i imzalayanlara karşı çıkıp işgal kuvvetlerine karşı yeni bir savaş veren kadroyu ‘’düşmana bir mermi atmamak’’ ile itham ediyor. Allah akıl fikir versin.
  • ·         İkinci iddiası ise devlet ve meclis varken başka bir şehirde paralel meclis kurulmuşmuş bak sen. Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihi 23 Nisan 1920, 16 Mart 1920’de ise İstanbul işgal ediliyor! İngiliz Yüksek Komiserliği Salih Paşa’ya 16 Mart 1920 saat 09.40’da bir nota vererek saat 10.00’dan itibaren İstanbul’un işgal edileceğini, M. Kemal ve milli hareketin öbür liderlerinin Osmanlı hükümetince derhal red ve inkâr edilmeleri gerektiğini bildirir.[1] Aynı gün işgal başlar; tren ve vapur seferleri durdurulur, yollar kapatılır, Harbiye Nazırlığı ve PTT işgal edilir, polis teşkilatının yönetimine el konur. Şehzadebaşı karakolu İngilizlerce basılır 6 er şehit edilir, 15 er yaralanır sivil ve asker 150 kişi tutuklanır.[2] Yani Fatih Tezcan beyefendinin var dediği devlet bu haldedir. Osmanlı Devleti, Ankara’daki meclisin açılmasından 37 gün önce zaten fiilen yıkılmıştır. Şu olay hakkında paralel falan diye konuşmak büyük terbiyesizliktir, ayıptır. Paralel işlerini ise Fatih Tezcan’ın kendisi daha iyi bilir.





  • ·         Millete bir kere dahi sormadan işgalcilerin emellerinin gerçekleştirildiği iddiası ise utanmazlığın aymazlığın zirve noktasıdır ahali. Saltanatı savunup da her kararı millet meclisinde oylayarak veren bir yönetime şunları söylemek için Fatih Tezcan olmak gerekir. Hem de dönemin padişahı Vahdettin 8.11.1918 ve 16.3.1920’de tarihlerinde olmak üzere iki defa ‘’millet bir koyun sürüsü! Bu sürüye bir çoban lazım! İşte o da benim.’’ [3] demişken! Peki ya o işgalciler niçin İstanbul hükümetine kendi emellerini gerçekleştirecek kişileri tevkif etmeleri yönünde nota veriyor? Adamlar Matrix’deki kaşığı büken çocuk gibi tarihi eğip bükmeye çalışıyorlar. Ancak katranı kaynattık olmadı şeker sayın Fatih Tezcan!

İşbirliği nedir görmek ister misiniz ahali?


  • ·       Konya eşkıyalarından Delibaş Mehmet’in tellalını ‘’Halifenin müttefiki olan İngilizler, Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-yı Milliyecileri yenecğiz!’’ diye avaz avaz bağırtmaktır. [4]
  • ·         Gerede isyanı öncülerinden Divitli Eşref Hocanın ‘’… Tek başımıza İngilizler’e meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.’’ şeklinde nutuk atmasıdır.[5]
  • ·         Konya’da ‘’Kim milliyetçilerle birlikte Yunan’a karşı giderse, şer’an kâfirdir.’’ fetvası vermektir.[6]
  • ·         Cami kapılarına ‘’M.Kemal’in ardına düşmek ve emrine itaat etmek, şer’an küfürdür. Karısı boş düşer!’’ yaftaları asmaktır.[7]
  • ·         Sabah gazetesinin 7 Ağustos 1919 baskısını ‘’İngiltere en büyük İslam devletidir!’’ manşetiyle çıkarmaktır.[8]
  • ·         Vahdettin’in milli mücadele hareketine karşı çıksınlar diye Kambur İzzet’i İzmir’e vali, Gümülcineli İsmail ile Nemrut Mustafa’yı Bursa’ya vali, Artin Cemal’i Konya’ya vali, Ali Galip’i Mustafa Kemal’i yakalasın diye önce Elazığ’a sonra Sivas’a vali, Abdurrahman Bey’i Adana’ya vali, Anzavur Ahmet’i(ki eşkıyadır) Balıkesir’e mutasarrıf, Osman Kadri’yi Bolu’ya mutasarrıf ve İbrahim Bey’i İzmit’e mutasarrıf olarak göndermektir.[9]

Tüm bunlar olurken hem Damat Ferit hem de Vahdettin defalarca İngilizlerden güvence talebinde bulunacak ve olumlu dönüşler de alacaklardır.[10] Biri işbirliği mi demişti?

O dönem için şunu çok net bir şekilde ifade edebiliriz ki hem devlet iradesi hem de halifelik makamı özellikle İngilizler olmak üzere çeşitli hegemonların elinde oyuncak olmuş Vahdettin ve İstanbul yönetiminin ileri gelenleri de kendi kişisel ikballerinin dertlerine düşmüşlerdi.

Halifelik zaten dini bir kavram olmaktan ziyade siyasi bir makamdır. Hani ‘’Hıristiyanların başında Papa var da bizim başımızda neden bir Halife yok veya neden olmasın’’ şeklindeki meşhur itiraz bu noktada İslam’ın yapısı gereği açığa düşüyor. Çünkü baktığınız zaman Hıristiyanlıkta papazlar, ruhbanlar, azizler vs. yığınla din görevlisi unvanı vardır ve bunlar yüzyıllar boyunca önemli bir toplumsal sınıf oluşturmuştur. İslam ise çıkış noktası gereği tüm bu ruhban sınıfı teranelerine karşıdır.  Kur’an’da dinin yegâne sahibinin Allah olduğu ve inananların da başka bir dini otorite tanımaması gerektiği net bir şekilde ifade ediliyor. Bunu da blogda defalarca açıkladık zaten. Öte yandan Halife olarak adlandırılan kişi Muhammed peygamberin vefatından sonra İslam devletinin yöneticiliğini sürdüren kişiyi karşılayan bir kavramdır. Kelime olarak da ‘’ardından gelen’’ anlamını taşıyan halef sözcüğünden türemiştir. Buna bir kutsallık atfetmek İslami açıdan da doğru bir tavır değildir. Ki zaten Osmanlı padişahları da halife unvanını aktif bir şekilde pek kullanmamışlardır. II. Abdülhamid’i burada ayırıyorum. Sadece II. Abdülhamid ‘’ben halifeyim’’ diyerek bu unvanı aktif ve etkili bir biçimde kullanmayı tercih etmiştir. Halifelik unvanının Osmanlı’da kullanılışı da devlet gücünün zayıfladığı dönemlerde ‘’Müslümanlar, birlik olalım bakın burada halife var’’ gibi bir tutumla gerçekleşmiştir. Meşhur Osmanlı – Rus savaşları sonrasında Ruslar, Osmanlı bünyesinde bulunan Ortodoks tebaanın hamiliğini talep edince Osmanlı da halifeliği öne sürerek Rus nüfuzu altındaki Müslümanlar üzerinde hâkimiyet talep etmiştir. Tamamen siyasi amaçlarla gerçekleşen bir hilafet vurgusu var ortada.

Halifelik kurumunun bunun dışında aktif bir şekilde kullanıldığı durumlar ise artık Osmanlı’nın dış politikada herhangi bir yaptırım gücünün kalmadığı ve Düvel-i Muazzama’nın kontrolünde kukla olmak şeklinde gerçekleşmiştir.


  • ·         1788’de I. Abdülhamid, İngilizlerle çatışan Maysor hükümdarı Tippu Sultan’a İngilizlerle savaşmaktan vazgeçmesini öğütleyen bir mektup yazmıştır. [11]
  • ·         1857’de İngiltere yine en önemli sömürgelerinden biri olan Hindistan’da çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Müslümanların da olaylara dahil olmaları üzerine İngilizler konuyu dönemin Osmanlı padişahı Abdülmecid’e taşır. Abdülmecid de Hamdi Efendi başkanlığında bir ulema kurulunu Hindistan’a yollamıştır. [12]
  • ·         II. Abdülhamid’in de yine Hindistan’da İngilizlere karşı çıkacak bir isyanı önlediğini Kadir Mısıroğlu Lozan isimli çalışmasında aktarmaktadır ancak kaynak Kadir Mısıroğlu olunca haliyle pek de güvenemiyor insan. Ancak Doğan Avcıoğlu II. Abdülhamid’in Afganistan’a Ruslardan ziyade İngilizlerin dostluğunu tercih etmeleri gerektiğini öğütlediğini aktarıyor.

Görüldüğü üzere halifelik, Müslümanlara zerre faydası olmadığı gibi bir de üstüne sömürgecilerin menfaatlerini koruyan bir kurum olarak karşımıza çıkıyor. Bu halde olan bir kurumun dünya Müslümanlarının birliğini sağlayabilmesi mümkün olabilir mi? Olmuyor da zaten. Zira 1889’da Kuveyt, 1904’te Necit Suudileri, 1915’de Mekke şerifi Hüseyin Osmanlı’ya isyan etmiştir. Ayrıca Irak, Suriye ve Lübnan’da da birçok isyancı örgütlenmeler baş göstermiştir. [13]

Halifeliğin artık Osmanlı’ya da bir faydası kalmamıştır. Zira alem-i İslam halifeyi sallamamaktadır.

Birinci Dünya Savaşı öncesindeyse Padişah V. Mehmet Reşat, özellikle itilâf devletlerinin sömürgesi olan Müslüman ülkelerin ittifâk devletleri safında yer almaları için Almanya’nın baskısıyla 22 Zilhicce 1332-29 Teşrin-i evvel 1330 {11 Kasım 1914} günü Cihâd-ı Ekber ilân etmiştir. [14] İngilizler sırasını savmış sıra Almanlara gelmiştir. Bu çağrının ne ölçüde karşılık bulduğu savaşın sonucundan ve savaş esnasında Arapların tutumundan bellidir.

Ancak bu cihad çağrısı dünyanın öbür ucunda hiç alakası olmayan garip bir biçimde karşılık buluyor. Avustralya’ya uzanıyoruz.

Avustralya, İngiliz Deniz Subayı James Cook tarafından 1770 yılında keşfedilince, bu kıta İngiltere’ye bağlandı. Sanayi devriminden sonra, hammadde arayışı bu kıtada da yoğunlaştırıldı. Motor gücü elde edilmiş ancak bu tarihlerde henüz geniş alanlarda kullanılmamaktaydı. Taşımacılık, ulaşım genelde hayvan ve insan gücüyle yapılmaktaydı. Kıta bâkir olduğu için kıyılardan iç bölgelere ulaşmak zordu. Bu ulaşım develer ile yapılmaya çalışıldı. Ama deve sürmek de öyle her babayiğidin harcı değildir. Bu sebeple deve yetiştiriciliği ve sürücülüğünden anlayan insanlar bu topraklara götürüldü. Bunlar da pek tabii ki Müslümanlardı.

Kuzey-Batı Hindistan’dan (şimdiki Pakistan) deve sürücüsü olarak Avustralya’ya gelen Molla Abdullah ve Kul Badsha Muhammed adındaki iki Müslüman Avustralya’ya savaş açıp “Broken Hill Savaşı”nı gerçekleştirmiştir. Molla Abdullah, 1879 yılında Hindistan’dan (Şimdiki Afganistan) Avustralya’ya gelen Abdul Wade’ın organize ettiği deve taşımacılığı işinde çalışmak üzere 1890 yılında Avustralya’ya gelmiş, 1910 yılına kadar deve taşımacılığı yapmıştır. Molla Abdullah Hindistan’da medrese eğitimi görmüş ve Avustralya’ya gelen Müslümanların dinî liderliğini ve İslâm esaslarına uygun hayvan kesimi işini yapmaya başlamıştır. Bu hayvan kesimi işi izinsiz yapıldığından, birkaç defa cezalandırılmış hatta mahkûm olmuştur. Avustralya’da ilk mescit, bu iki Müslüman tarafından yapılmış Molla Abdullah bu mescidin faaliyetlerini yürütmüştür. Bu mescit, az sayıdaki Müslümanın kendi inançlarına göre yaşama ve beslenme merkezi olduğu sanılmaktadır.
Kul Muhammed ise okur-yazar olmayıp bir müddet deve sürücülüğü yaptıktan sonra, Avustralya’da yollar yapılıp ulaşımın motorlu vasıtalar ile yapılmaya başlaması ve buna paralel olarak deve taşımacılığının ikinci plânda kalması üzerine, seyyar dondurmacılık yapmıştır. Buraları neden bu kadar detaylı anlattığım az sonra anlaşılacak biraz sabır ahali. Özellikle de dondurma ayrıntısına dikkat edin.

Kul Muhammed’in muhtemelen Hilâl-i Ahmer Cemiyeti veya Osmanlı Devleti ile Hindistan arasındaki ticarî ilişkiler münasebetiyle 1900 yılında İstanbul’a gelip Osmanlı Ordusu’nda Balkan Savaşlarına gönüllü olarak katıldığı, bu sebep ile dört defa İstanbul’a gelip devecilik yaptığı ve 1912 yılında Pakistan’a döndüğü bilgisi mevcuttur. Bu bilgiye göre Osmanlı Devleti’ni tanıyan biridir. Kul Muhammed ve Molla Abdullah’ın bu cihad ilânından nasıl haberdar oldukları bilgisine ulaşılamamış ancak kendilerine bu emrin verildiğini geride bıraktıkları notta belirtmişlerdir. Bu iki Müslüman, cihâd emrine uyarak Avustralya’ya savaş açtıklarını bir dilekçe ile yetkililere bildirdiler. Ancak bu dilekçeyi hiçbir yetkili doğal olarak sallamamıştır. Savaş plânı yapan bu iki Müslüman, 1 Ocak 1915 günü yılbaşı gezisi için Silverton’a giden, üzeri açık 40 vagonlu ve 1200 kişinin bulunduğu trene Broken Hill’e 3 km uzaklıktaki, bugün Türk Kayalığı ismi verilen yerde ateş açarak savaşı başlattılar. Bu ateş sonucunda 3 kişi ölüp yedi kişi yaralandı. Olay üzerine Broken Hill Polisleri olay yerine gelince, yakındaki beyaz kayalıklara (Bu günkü ismi Türk Kalesi “Turks’ stronghold”) kaçarken bir oduncuyu da öldürüp kayalıklara siperlendiler. Üzerlerine gelen polis güçleriyle 90 dakika çatışmışlardır. Molla Abdullah bu çatışmada ölmüş, Kul Muhammed ağır yaralanmıştır. Kul Muhammed Broken Hill Hastahânesi’ne kaldırılırken yolda ölmüştür.
Bu çatışmada o günkü Osmanlı Devleti’nin kullandığı el yapımı Ay Yıldızlı bayrak iki Afganlı tarafından olay yerine asılmıştır. Bayrak Türk bayrağı olduğu için 2 Ocak 1915 tarihli gazeteler “Broken Hill Savaşı”nın Türkler tarafından yapıldığını yazmışlardır. Olay sonrası yapılan incelemede olayın Türkler tarafından değil, iki Hintli (Pakistan) Müslüman tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıkmıştır.



Avustralyalılar, Broken Hill Savaşı ile tarihlerinde ilk defa kendi topraklarında bir savaşa şahit olmuşlar ve resmî tarihlerine bunu böyle kaydetmişlerdir. Avustralya’nın milli bilincinin oluşması aslında biraz da bu savaş sayesindedir. Bu konuda epey akademik çalışma vardır.

Broken Hill olayından üç gün sonra, olay mahallinde inceleme yapılmış bir taşın altında Molla Abdullah’ın bozuk Darî ve Urduca diliyle yazdığı bir not ve Kul Muhammed için yine Molla Abdullah tarafından yazıldığı belirtilen ikinci bir not bulunmuştur. Bu notlar, 12 Ocak 1915 gününe kadar çoğaltılıp halka dağıtılmıştır. Kul Muhammed’in kemerinde Padişah’ın mührünü taşıyan bir mektup ele geçirilmiştir. Kaynaklarda mektup olarak geçen belgenin, büyük bir ihtimal ile Enver Paşa tarafından her tarafa gönderilen Padişah’ın Cihâd-ı Ekber ilânının bir sûretidir. Padişah’ın daha önce Osmanlı ordusunda görev yapmış bir kişinin şahsına mektup yazıp orduya katılmasını istemesi gibi bir usul söz konusu değildir.

Erzincan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. N. Fahri Taş, ‘’ Avustralya’nın Çanakkale Savaşı için yazdırdığı 12 ciltlik kitaptaki bilgilere ve bazı kaynaklarda Broken Hill Savaşı’nın gönüllü Avustralya gençlerinin savaşa yazılmalarını sağlamak için yapıldığını belirtmektedirler. Bu konuda bir belge temin edilememiştir. Ancak iki Afganlı Müslüman’ın dinî duyguları sebebiyle, kendilerini sorumlu hissedip bu olayı gerçekleştirdikleri, üzerlerinden çıkan notlardan anlaşılmaktadır. Bu hâdise, İngiltere’nin gönüllü gençleri savaşa sokmak için yapılmış ise iki Müslüman maktulün üzerinden çıkan notların yazılması ve Türk bayrağının çatışma noktasına dikilmesi de bu plânın bir parçası olabilir’’ demektedir. Kesinlikle mantıksız bir teori değil.

Geçen sene Türk İşi Dondurma diye bir film çıkmıştı hatırlarsınız. Film işte bu anlattığım Broken Hill olayını konu ediniyordu. Ancak bizim Molla Abdullah ve Kul Badsha Muhammed filmde Afgan veya Paki değil Türk yaptıkları iş ise fevri bir cihat değil vatan savunusu olarak gösterilmişti.



Tarihi de maşallah büken bükene. Son tarih bükücüler!

Hani böyle bir olay hiç yaşanmamış olsa ve çıkıp böyle bir senaryo yazsanız buna eyvallah derim, kurgudur, sanattır. Ancak şu şartlarda bunun adı tarihe ihanettir. Ayrıca hafızanızı biraz zorlayın filmin yayınladığı 15 Mart günü Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik bir terör saldırısı gerçekleştirilmişti. Üzerine çeşitli teoriler de yazıldı hatta. Bunlar enteresan şeyler olum. Sinema yalnızca sadece sinema değildir propaganda yapmanın kitlelere ulaşmanın en kolay yolu olan bu mecrada ülkece böyle enayilikler yapmayalım artık. Misal yine aşağı yukarı aynı dönemde vizyona giren Çiçero bu bağlamda oldukça başarılı bir iştir. Ancak Türk İşi Dondurma için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim ahali. Bu olsa olsa Türk İşi Manipülasyon ya da kendi ayağımıza sıktığımız için Türk İşi Fiyasko olabilir.

Evet, Presidente Kültür & Sanat bölümünün de sonuna geldiğimize göre yazıyı bitirmenin vakti gelmiştir. Hayırlı ramazanlar diliyorum.

Hadi selametle…


 -------------------------------------------------------------

[1] Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, 1. Cilt CXXII/460

[2] Turgut Özakman, ‘’Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele’’, 1998, Bilgi Yayınevi
[3] C. Kutay, ‘’İstiklal Savaşının Maneviyat Ordusu ; Yakın Tarihimiz 2C’den aktaran T.Özakman, age
[4] Şevki Yazman, ‘’İstiklal Savaşı Nasıl Oldu?’’dan aktaran T.Özakman, age
[5) Rüknü Özkök, ‘’Düzce-Bolu İsyanları’’ndan aktaran T.Özakman, age
[6] S. Tansel, ‘’Mondros’tan Mudanya’ya’’ 3.C’den aktaran T.Özakman, age
[7] D.Arıkoğlu, ‘’Hatıralarım’’dan aktaran T.Özakman, age
[8] T.Özakman, age
[9] Jeschke, ‘’TKS Kronolojisi I’’, ‘’KS Günlüğü 1.C ve 3.C’’, ‘’Yüzbaşı Selahattin’in Romanı 2.C,’’ Durmuş Yalçın, ‘’Milli Mücadele’de İdareciler’’, AAMD 21 Temmuz 1991 sayısı, R. Özkök, ‘’Düzce Bolu İsyanları’’ ve T.M Göztepe, ‘’V.M Gayyasında’’dan aktaran T.Özakman, age
[10] Jeschke, ‘’TKS Kronolojisi’’ , Taner Baytok, ‘’İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı’’ ve Bilal N. Şimşir, ‘’İngiliz Belgelerinde Atatürk’’’den aktaran T.Özakman, age
[11] T.Özakman, ege
[12] Doğan Avcıoğlu, ‘’Milli Kurtuluş Tarihi’’den aktaran T.Özakman age
[13] Mufassal Osmanlı Tarihi
Abdülbaki Gölpınarlı, ‘’Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar’’ ve F.Belen, ‘’20. Yüzyılda Osmanlı Devleti’’nden aktaran T.Özakman, age
[14]  TAŞ, N. F. (2016). BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI, ÇANAKKALE MUHAREBELERİNİN AVUSTRALYA’DA DOĞURDUĞU SONUÇLAR. Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 9(1), 47-54



22 Mart 2020 Pazar

İbretlik Savrulma! Yozlaşan İdeolojiler; Feminizm ve Sol



Selam ahali, ideolojilerin geneli milyonlarca insan tarafından benimsenmiş olduğu esnada, ilk ortaya çıktığı noktanın fersah fersah uzağında olur. Bu dezenformasyonun çeşitli sebepleri vardır elbet. Kimi ideolojiler liderinin zaman içerisinde değişen çıkarlarının kurbanı olur kimi ise ilk ortaya çıktığı anki konjonktürün değişmesiyle farklı bir noktaya evirilir ancak en nihayetinde çoğu ideoloji özünü koruyamaz.


İyi bilinen farkların altında benzerlikler gizlidir ahali. Bugün birbiriyle taban tabana zıt görünen ideolojiler bile el altından bir şekilde birbirlerine bağlanmaktadır. Bu blogda Hegel diyalektiğinin önemini birçok kez vurguladım. Diyalektik kabaca bir tez ile antitezi çarpıştırarak sentez elde etmektir. Normal şartlar altında kabul ettiremeyeceğiniz bir talebi bu yolla çok daha kolay bir şekilde kabul ettirebilirsiniz. İki tarafı da kontrol ettiğiniz bir savaşı kaybetmeniz mümkün değildir. Ortaya önce bir tez atar ardından karşısına bir anti-tez koyarsınız ve bunların çarpışmasından elde edeceğiniz sentez ile yolunuza bakarsınız. Kapitalizm v Komünizm ve sağ v sol bunun en net örnekleridir. Hatta Feminizm de antitezi olmamasına karşın vaat ettiklerini karşılamaktan uzaktır.


Sol, büyük bir eksen kayması yaşamaktadır. Solun çıkış noktası iktisadi bir düzlemdeydi. Adil ekonomiyi, gelir eşitliğini savunuyordu. Bugünlerde ise sol, tam da birilerinin istediği gibi, etnikçilik, mezhepçilik ve cinsel kimlik gibi magazinel işlere kaydı. İbretlik bir savrulma! George Soros’u tanıdığınızı varsayıyorum; hani şu meşhur tek dünyacı Macar Yahudi’si Amerikalı işadamı ve finans spekülatörü! G.Soros, faaliyetleri gereği solun azılı düşmanı olması gereken bir karakterdir. Ancak bugünlerde Soros, sağcıların hedefi olurken solcuların ise Soros’un peşine takıldığını görüyoruz.


İki yıl önce falan, Soros’un kapısının önüne irice bir sarı zarf bırakılır. FBI ajanları tarafından açılan zarfın içinden Soros'un üzerine kırmızı kalem ile çarpı işareti konmuş bir fotoğrafı çıktı. Fotoğrafın yanısıra zarfta 15 santimlik plastik bir boru, küçük bir saat, teller, pil ve kara baruttan imal edilmiş bir tür el yapımı bomba da vardı. FBI bombaların izini sürdü ve Florida'da bir süpermarketin otoparkına bırakılan, Trump yanlısı ve Demokrat karşıtı çıkartmalarla süslenmiş beyaz bir minibüse ulaştı. Sonunda zarflarla ilgili olarak Cesar Sayoc adında 56 yaşında Floridalı biri tutuklandı. Sayoc, mahkemede adam öldürmeye ya da yaralamaya teşebbüs de dahil hakkındaki 65 farklı suçlamayı kabul etti ve 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.[1]


ABD’de sağın Soros nefreti 2003'te Irak savaşını kınaması ve Demokrat Parti'ye milyonlarca dolar bağış yapmaya başlamasıyla tırmanmaya başlamıştır. Bundan önce ise Amerikan dış politikası, Soros’un Open Society isimli think-tank kuruluşu ile benzer doğrultuda yayılmacı, neo-liberal poltikaları dayatan tarzda ve başta belirttiğim etnikçilik, mezhepçilik ve cinsel kimlik gibi magazinel işleri gündemde tutar vaziyetteydi. Ancak başını Rusya ve Çin’in çektiği blok dünyada varlığını hissettirmeye başlayıp Atlantik sistemini tıkayınca ABD’nin de dâhil olduğu Batılı devletler özellikle ekonomide daha korumacı politikalar izlemeye başladılar. Küreselciliğin terkedilip ulusal poltikaların revaçta olduğu sağ Amerikan siyaseti bu noktada Soros gibi ‘’doğası gereği’’ küreselci olan uluslarüstü aktörlerle derin ayrılıklar yaşadı. Batı dünyasında yükselen sağ, seçimini korumacı ve içe dönük politikalardan yana yapınca küreselcilik de solculara kaldı. Böylece Soros ve sol bir anda kendilerini aynı kampta buldular. Bu noktada bana etnikçilik, mezhepçilik ve cinsel kimlik gibi kavramların sağda zaten yaşam alanı bulamayacağı ve bunların solun enstrümanları olduğu şeklinde itirazlar gelebilir ancak inanın bana bunların hepsi teferruat. Şayet dikkat ettiyseniz asıl kopuş ekonomi politikalarında oluyor. Zira dünyada en başından beri birbiriyle mücadele halinde bulunan iki sınıf vardır; varsıllar ve yoksullar! Bunun dışındaki tüm ayrımlar ikinci sırada kalır. Çünkü bir sınıfın sahip olduğu imkanlara ve refaha diğer sınıf sahip değilse bu sınıfların etnik kökeni, dünya görüşleri veya cinsel tercihleri ne olursa olsun bu sınıflar arasından çatışma başlar. Bu bir hak meselesidir! İşte sol ideolojinin de çıkış noktası aslında burasıdır ancak zaman içerisinde bu ideoloji adalet kavgasından uzaklaşarak daha magazinel sahalara yönlendirilmiştir. Böylesi güç ve iktidar sahiplerinin işlerine gelmiş sendikalar ve siyasi partiler uluslararası fonlarca finanse edilmiştir. Unutulmamalıdır ki, iki tarafı da kontrol ettiğiniz bir mücadeleyi kaybetme şansınız yoktur. Benim de söylemlerim yumuşadı galiba bu cümleyi ilk kurduğumda mücadele yerine savaş demiştim. Ancak bahse girerim ki ben söylemesem fark etmeyecektin.


Türkiye’de sağ ne kadar leşse sol da bir o kadar leştir. Sol gazetesinin yaptığı şu kaypaklığa bir bakar mısınız?



Tamam, Alija İzetbegovic’in aldığı ve almadığı kararlarla pay sahibi olduğu bir soykırım var ortada, Bosna’da kendisini soykırıma göz yummakla suçlayanlar da var ancak olayın bilfiil içerisinde olan insanlar bile bu kadar net bir yargılama yapmıyor hüküm vermiyorken[2] bu yapılan hadsizliktir. İlk çıkış noktasındaki değerlerini muhafaza eden bir sol bu ahlaksızlığı yapmaz. Ancak yozlaşmış kaypak sol pek tabii ki yapar. Ha bu arada pek tabi ki bu tarz bir sol eleştirisi yaptığın zaman kuvvetle muhtemel zalimlikle, emperyalistlikle ve hatta sömürgecilikle suçlanacaksın. Sanki hakça bir paylaşım ve fırsat eşitliği her iyi eğitimli ve güzel ahlak sahibi insanın üzerinde mutabık olduğu evrensel bir şey değilmiş gibi. Savunduğu ideolojiyi akıl yoluyla edinmemiş bir insanı, ideolojisinin yanlış olduğuna akla dayanan kanıtlar sunarak ikna edebilmek mümkün değildir.

Benzer bir tablo feminizmde de karşımıza çıkmaktadır ahali. Daha önce blogda ‘’Modernizmin Dayatmaları I; Feminizm ve Liyakat’’ başlıklı bir feminizm eleştirisi yayınlamıştım[3]. Aynı çizgide devam edeceğim. Feminizm bir kadın hakları savunusundan ziyade doğuştan gelen ve elde etmek için herhangi bir çaba sarf edilmemiş olan doğum özellikleri üzerinden bir ayrıcalık elde etme uğraşıdır. Güncel bir örnek vereyim; bu kısacık görüntü birkaç gün evvelki 8 Mart organizasyonundan;



Göstericilerden biri kadın polise, ‘’sen kadınların yüz karasısın’’ diyor. Pardon da ablacım neden? Önceki feminizm yazımdan kısa bir kesit aktarıyorum; ‘’İnsanlık tarihi boyunca gerek bilimsel çalışmalarda olsun, sanatta olsun, gerekse diğer üretkenlik gerektiren alanlarında olsun erkeklerin kadınlara oranla ezici çoğunlukta oldukları görülür. Feministlerin bu konu üzerindeki bir numaralı argümanları, kadınların engellendiği, kadınlara fırsat verilmediği, kadınların geri plana atıldığıdır.’’[4]


Peki madem öyle önemli bir varlık savaşı vermiş, senin giremediğin topa girerek polis olmuş(polis olması da önemli değil herhangi bir alanda varlık göstermiş) bir kadına neden çemkiriyorsun. Aynı yazıdan aktarmaya devam ediyorum; ‘’Bu kısmen doğrudur ancak kesinlikle tüm sebep bu değildir. Zira bu fırsat eşitliğinden ziyade daha çok bir yönelim meselesidir. Bugün bilgisayarın başına geçtiğinizde kimse size ‘’şu siteye girmeyeceksin, akademik makale indirmeyeceksin, instagram’a gireceksin’’ diye baskı yapmaz ya da ‘’Oktay Sinanoğlu’nu okumayacaksın Elif Şafak okuyacaksın’’ diye de baskı yapmaz, en fazla Vikipedi’yi falan kapatıyorlar ona da VPN ile falan giriyorsun bir şekilde. Yani demem odur ki mevcut şartlar altında bilim ile politika ile felsefe ile ilgilenmenize mani olacak bir şey yok. Ancak gel gelelim, Sorgulayan Müslüman, Evrim Ağacı veya Bilimoloji gibi ciddi meselelerle uğraşan sayfaların takipçilerini, yorumlarını falan inceleyin yine erkek ağırlıklı olduğunu göreceksiniz. … Sen politika ile felsefe ile bilim ile ilgilenmek yerine burçlarla, fallarla ilgileniyorsan bundan erkekleri sorumlu tutamazsın ve bu durum fırsat eşitsizliği ile değil yönelim ile alakalıdır.’’[5]

Şayet ki 2 yıl önce yazdığım satırlar daha birkaç günlük hadisenin üzerine cuk diye oturuyorsa feminizm gerçekten de kadınların ayaklarında birer prangadan başka bir şey değildir. Başarılı kadına tahammülü olmayan, kadının sırf kadın olduğu için bazı ayrıcalıklar elde etmesi gerektiğini savunan faşizan bir ideolojiden bahsediyoruz.

Yine güncel bir örnek veriyorum. Geçtiğimiz günlerde Ankara BŞB Başkanı Mansur Yavaş, çalışan annelere yönelik yapılan bir düzenlemeyi duyurdu.



Gazeteci ve ‘’aktivist’’ Melis Alphan ise duruma saçma sapan bir tepki gösteriyor.



Yine önceki feminizm yazımdan aktarıyorum; ‘’Önce şunu bi’ oturtalım, kadın erkek eşitliği modernizmin dayattığı en büyük palavralardan biridir. Herhangi bir insan herhangi bir başka insanla eşit olamayacağı gibi erkek ve kadın da eşit değildir. Kendini, herhangi başka biriyle tamamen aynı, yani eşit gören var mı? Erkek ve kadın, tıpkı tüm insanlar gibi, haklar itibariyle eşittir. Aslında buna eşit değil de eş değer demek daha doğru olacaktır. Bu da zaten aklı başında, eğitimli, iyi ahlak sahibi tüm insanların üzerinde anlaşacağı ve sahip çıkacağı temel bir haktır.’’[6] Burada söylediklerime bugün bir ekleme daha yapmak istiyorum. Her ne kadar kimi çevrelerce çeşitli maksatlarla inkar edilmeye çalışılsa da toplumsal cinsiyet rolleri vardır. Anne çocuk bakımında her zaman daha çok rol üstlenir. Sağlıklı bir çocuk psikolojisi için de bu böyledir sosyolojik bir konu olarak da bu böyledir ve bunun aksini iddia etmek de saçmadır.

Tarihçi Emrah Safa Gürkan, olayı bağlamından kopararak bambaşka bir tartışma konusu olan ‘’kadın=annelik’’ konusunu ortaya atarak, ki burada konu da o değil, Melis hanımı destekler nitelikte bir tavır alıyor.





Peki sonra ne mi oluyor? Buyurunuz efendim;



Normalde hiç adetim değildir ama ben burada random gülmek istiyorum ya;

Ahahahkklhjgkfşlsldkf


Ah be hocam militarize bir ideoloji ile muhatap olduğunun farkında değil misin?  

Tekrar ediyorum. Savunduğu ideolojiyi akıl yoluyla edinmemiş bir insanı, ideolojisinin yanlış olduğuna akla dayanan kanıtlar sunarak ikna edebilmek mümkün değildir.

Hadi selametle…

----------------------------------------------

[1]Soros sol; https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-49606460?ocid=socialflow_twitter
[2] Srebrenica massacre: A survivor’s fight for justice BBC Documantary
[3] Modernizmin Dayatmaları I; Feminizm ve Liyakat - https://selamahali.blogspot.com/2018/07/modernizmin-dayatmalar-i-feminizm-ve.html
[4] agy
[5] agy
[6] agy


8 Mart 2020 Pazar

Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler IV; Jeopolitik


Selam ahali, bu serinin en son yayınladığım yazısı olan ‘’PolitikaYapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler III; Ekonomi’’ başlıklı yazı blogun en çok okunan yazılarından biri olmuş. Teveccühlerinize teşekkür ederim.
Bu yazıda ise dünyadaki politik gelişmeleri okurken temel teşkil edecek bir disiplinden bahsedeceğim. Jeopolitik, mevzubahis; politika, ekonomi veya uluslararası ilişkilerse ortaya önemli bir düşünce yöntemi koyar.

Politika yapıcılar, politika yaparken bir taraflarına tarihi bir taraflarına ise coğrafyayı koymak zorundadırlar. Zira tarih referans, coğrafya ise kaderdir. Bizi bu noktada daha çok ilgilendirecek kısım ise coğrafya olacak. Zira dış politika veya uluslararası ilişkiler konusunda hiçbir şey bilmiyorsanız bile önce elinize bir harita alıp bakarsınız. Mesela şayet 1950’lerde birileri eline bir harita alıp ‘’benim Kore’de ne işim var?’ deseydi o kadar insanımız oralarda telef olmayacak bugün ‘’Kore gazileri’’ diye bir şeyden hiç bahsetmiyor olacaktık.

‘’Ne telefi onlar şehit oldu. Saygısızlık ediyorsun’’ diye bana çıkışacak arkadaşıma da bir şeyler söylemek istiyorum. Evet, ‘’Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olamazsınız’’[1] ayetinden haberdarım ancak Allah aynı kitabın bir başka yerinde ‘’Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır’’[2] da demektedir. Bunun da farkında olunması gerekir. Zira Kore’de sırf NATO’ya kabul edilmek için 892 kişiyi telef etmek[3] pek de ‘’Allah yolunda öldürülmek’’ olmasa gerek. Bilahare aynı NATO’nun, Kore Savaşından yıllar sonra ortaya çıkan belgelerde, olası bir komünist tehdidi durumunda savunma hattını Sofya-Belgrad’a çekmiş olduğunu da öğrenmiştik. Yani ne Stalin’in hak iddia ettiği Kars ve Ardahan savunulacaktı ne de Anadolu, bırakın İstanbul’u Atina bile terkedilecekti. Türkiye ve NATO ilişkilerini tartışmak yazının kapsamı dışında kalacağı için bu kısmı uzatmayacağım ama hazır NATO ve Sovyetlerin lafı açılmışken bir soru sorayım.

SSCB Soğuk Savaşı neden kaybetti?

SSCB’nin daha adından bile ideolojiyi net bir şekilde görüyoruz. Sovyet ‘’Sosyalist’’ Cumhuriyetler Birliği derken bu topluluğun ortak paydasının ‘’sosyalizm’’ olduğunu alenen haykırıyor bu isim. Öte yandan SSCB’nin karşısında konumlanan NATO’da, North Atlantic Treaty Organization (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) derken ortak paydanın Kuzey Atlantik ‘’coğrafyası’’ olarak belirlendiğini görüyoruz. Batı, jeopolitik yasaları ön plana çıkardığı için bu savaşı kazanırken Sovyetler, ideolojiyi merkeze koyduğu için bu sürecin sonunda çöküşü yaşadı.

Ruslar geçmişten önemli dersler çıkararak bugünlerde Atlantik düzeninin yeminli düşmanı İran ve yine Atlantik düzeninin dışladığı Çin ile birlikte en doğal jeopolitik yasaları işleterek Avrasya çağının fitilini ateşledi. Bu bahsettiğim jeopolitik yasalar Türkiye’yi de er ya da geç bu kampa doğru sürükleyecektir. Gelinen noktada esas mesele, Türkiye’nin hangi kampta yer alacağı değil yer aldığı kampın içerisinde hangi statüde olacağıdır. Türkiye’nin doğrudan Rusya veya Çin’e yaklaşmak yerine izlemesi gereken strateji, zamanında Atatürk’ün kurmuş olduğu Sadabat Paktı gibi bölgesel anlaşma zeminleri bulmak şeklinde olmalıdır. Komşu ülkeler; İran, Irak ve Suriye ile güçlü ilişkiler geliştirdikten sonra Rusya ve Çin ile muhatap olmak daha doğru olacaktır. Aksi takdirde tıpkı ABD gibi emperyalist ülkeler olan Rusya ve Çin karşısında ülke kendi çıkarlarını savunacak duruşu ortaya koyamaz. Yine tıpkı ABD ile olan ilişkilerde olduğu gibi müttefik değil ancak müstemleke olunabilir!

Darwin’in doğal seçilim kuramı devletler için de geçerlidir. Güçlü olan değil coğrafi koşullara ve bu koşulların tertip ettiği konjonktüre en iyi uyum sağlayan hayatta kalacaktır. Atlantik kapısı Türkiye için kapanmıştır. Gerçi geçmişte de ne kadar açık olduğu tartışılır. Zira 1838’de İngilizler ile imzalanan Balta Limanı Anlaşması ile başlayıp, Tanzimat Fermanı ile devam edip oradan da bugünlere uzanan içimizdeki İrlandalılar(NATO’cu Amerikancı Batı Kulübü) ‘’Batı ile bütünleşmek Türkiye için jeopolitik bir zorunluluktur’’ diye bik bik öterken biz bu ‘’müttefikliğin’’ hiçbir faydasını göremedik. Aksine hep komploların hedefi olduk. Zeytinyağı tüketen Türkiye’ye önce ‘’yardım’’ diyerek soya yağı gönderdiler, zeytinyağı üretimi baltalanıp vatandaş soya yağına alıştığı zaman ise aynı soya yağı ücrete tabii oldu. [4] Kore’ye Libya’ya yapılan NATO müdahaleleri için Türkiye’den asker talep edildi ancak aynı Türkiye güney ve doğu sınırlarında terör ile mücadele ederken müttefiklik unutuldu. Hatta YPG müttefik ilan edildi. [5] Örnekleri çoğaltabilirim tarih bu tarz şeyler ile dolu! [6] Tüm bu saydıklarımı göremeyen Batıcı pembe götlü liberaller ‘’tarihin sonu geldi’’ diyen Fukuyama’cı söylemlerin duvara tosladığını da göremiyorlar. Türkiye er ya da geç Avrasya bloğu ile önemli ilişkiler geliştirecektir.

Ancak Türkiye’de jeopolitik zerre önemsenmediği için bu noktada ülkemiz iç hat(sıkışan) konumda bir ülke haline geldi. Şöyle etrafımıza bir baktığımızda Türkiye’nin Şam’da, Kahire’de ve Tel Aviv’de büyükelçisi bulunmamaktadır. Hadi bunlardan İsrail’i bir nebze olsun anlarım. Siyonizm’in içerdiği Arz-ı Mevud(vaat edilmiş topraklar) doktrini Türkiye’den de toprak talebi bulunan bir ideal. Bu noktada Türkiye jeopolitiği ile İsrail jeopolitiğinin çatışması çok da sürpriz değil. Ancak senin Suriye ve Mısır ile alıp veremediğin nedir?

Sahi ya bu kadar şey söyledim de jeopolitik denince aklınıza ne geliyor? Okullarda ezberletilen bir şey vardı nasıldı o? Hah hatırladım; ‘’Türkiye’nin jeopolitik konumu çok önem taşımaktadır.’’

‘’Nedir bu önem?’’ diye sorduğunda da ‘’eee üç tarafı denizlerle çevirilidir’’, ‘’İstanbul ve Çanakkale Boğazları’’ ‘’medeniyetler beşiği Anadolumuz Avrupa ve Asya arasında köprüdür’’ gibi cevaplar verilirdi.

Eğer sen kendi jeopolitiğini ‘’köprüye’’ indirgersen o köprünün üzerine basıp da geçen çok olur. Jeopolitik de böyle bir şey değildir zaten. Evet, Türkiye’nin konumu gerçekten çok büyük nimet, üç tarafının denizlerle çevrili oluşu, enerji kaynakları, doğal zenginlikler vs. Dünya yeniden dağıtılsa bu coğrafyayı almak yine akıllılıktır ancak bugünlerde Doğu Akdeniz’de birtakım enerji sahalarının paylaşımı yapılıyor ve sen bundan dışlanıyorsun. Neden? Zira dış politikamıza jeopolitik yasalar yön vermiyor. Mezhepçi ve gerçeklikten uzak birtakım fantastik saplantıların yön verdiği dış politika seni her şartta tehlikeli bir biçimde yalnızlaştırır. Suriye’de kalkıp da sırf sünni diye ÖSO ile iş tutmaya kalkarsan bu iş olmaz. Zira Özgür Suriye Ordusu(ÖSO);
1- Özgür değildir
2- Suriyeli değildir
3- Ordu değildir

İhvancılık yaparak garip gayrimeşru örgütlerle müttefik olmak Türkiye’ye Mısır’da kaybettirmişken aynı şeyleri Suriye’de de yapıp farklı sonuçlar ummak her şeyden evvel akla aykırıdır. Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, "1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011-2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız" [7] şeklinde bir açıklama yapmıştı bilmem hatırlar mısınız. Bakın bu gerçeklikten uzak yayılmacı ve saplantılı tavırlar dışarıdan hiç öyle hoş algılanmıyor. Dış politikasını bu temel motivasyonlar üzerine kuran bir Türkiye hakkında tüm bölge ülkeleri, ‘’bunlar acaba bizde de bir darbe örgütlemeye, suni bir muhalefet yaratmaya kalkar mı?’’ gibi endişeler taşır. Bunun sonucunda ise yalnızlaşırsınız. 2x2=4! Libya’da ülke topraklarının büyük bir bölümünün kontrolünü ele alan Halife Hafter, Türkiye’den nefret ediyor. Olur da yönetimi devralmayı başarırsa Türkiye’nin Sarraç yönetimiyle imzaladığı Akdeniz’deki deniz yetki anlaşmasını yırtıp çöpe atacaktır. Ee Hafter’i mi destekleyelim? Yine meşru hükümete karşı muhalefet pozisyonunda olmayacak mıyız? Hayır, Türkiye’nin Libya’daki pozisyonu Sarraç vs Hafter gibi sığ bir ayrımın üzerinde halkçı ve bölgenin refahını önceler tarzda kapsayıcı olmalıdır. Libya’daki varlığımız temellendirilmeye çalışılırken sık sık Atatürk referans verilmeye çalışılıyor ancak şunu hatırlatmamda fayda var Mustafa Kemal orada şu veya bu grubu desteklemeye gitmemişti. Yaptığı şey ayrık vaziyette bulunan Arap aşiretlerini İtalyanlar’a karşı birleştirip anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaktı. [8] Bugün Türkiye de gönül bağı da bulunan bu coğrafyada hakeza aynı arabulucu tavrı takınabilirdi ancak bugünün devlet aklı böylesi bir tavrı göstermekten hayli uzak.

Son verdiğim örnek tarih referanslı bir dış politika hamlesiydi. Ancak sırf jeopolitik yasalar öncelense dahi bölgede barış ve istikrarın, meşru devlet yöneticileri ile diplomatik ilişkileri en iyi şekilde yürütmenin en akılcı ve çıkar yol olduğu ortadadır. Hiçbir şey bilmiyorsanız elinize bir harita alın ve bakın; tüm bölge ülkeleri ile problemler yaşayarak bir yere varılabilir mi? ‘’Komşularla sıfır sorun’’ diyerek çıkılan yolda sıfır sorun, sırf soruna dönüştü. Yazının başlarında verdiğim NATO ve SSCB örneğinde olduğu gibi ırk, din, mezhep veya ideoloji değil tek gerçek coğrafyadır ahali.

Coğrafya kaderdir, politika ise kaderi değiştirme uğraşı. Bu ikisi arasındaki dengeyi kuran da jeopolitiktir.

Hadi selametle…


-----------------------------------------------------------------------------------

[1] Kur'an - Bakara, 154
[2] Kur'an - Yunus, 100
[3] https://www.koresavasiveizleri.com/sehitlerimiz/
[4] Sessiz Savaş, Osman Nuri Koçtürk, 1969, Ararat Yayınevi
[5] https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-ile-nato-aras%C4%B1nda-ypg-gerginli%C4%9Fi/a-51484972
[6] https://selamahali.blogspot.com/2018/05/bagmszlg-ipotek-ettirmek-ikili.html
[7] https://www.haberturk.com/gundem/haber/708252-kaybettigimiz-topraklarda-bulusacagiz
[8] Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2004

26 Kasım 2019 Salı

Tarihten Silinen ABD İşgali


Selam ahali, gerçek şu ki; bu coğrafyada çok yoğun bir Amerikan propagandası yapılıyor. Bunu size örnekleriyle ispatlamayı hedefliyorum. Bugün Türkiye’de Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran 2018 seçimlerinde Türkiye’nin önünde iki seçenek vardı; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi?

Biz bu noktaya nasıl geldik? Bu dönüşüm AKP iktidarıyla mı başladı?

Yoo

1980 darbesiyle mi?

Yine hayır

ABD’nin bu coğrafyadaki propaganda faaliyetleri çok daha eskiye dayanmaktadır. “Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar!” başlıklı yazımda “Aslında cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda başlamaktadır” şeklinde bir ifade kullanmıştım. Küçük bir hata yapmışım ahali bu tarih çok daha gerilere gidiyor. Aslında ABD o “sazı” hiçbir zaman elinden düşürmemiş bu coğrafyayı da hiç öyle boşlamamış...

Milli mücadele döneminde, mücadelenin sembol isimlerinden Halide Edip ABD Generali Harbord ile İstanbul’da görüşmüş ve bu görüşmenin sonrasında 10 Ağustos 1919 tarihinde o sıra Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndermiştir;[1]
‘’Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine;
Muhterem efendim,
Memleketin, siyasi durumu en son döneme girdi. Kendimize bir yön belirlemek için Türk milletinin zararına atıp olumlu bir tavır almak zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.
Dış durum İstanbul’dan şöyle görünüyor;
Fransa, İtalya İngiltere; Türkiye’de mandaterlik konusunu Amerikan senatosuna resmen teklif etmiş olmakla beraber kabul edilmemesi için bütün kuvvetlerini harcıyorlar. Bölünmeden pay alamamak işlerine gelmiyor.
Suriye’de hüsrana uğrayan Fransa, zararını Türkiye’den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu’nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere’nin oyunu biraz daha incedir.

İngiltere, Türk’ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. İngiltere Türkiye’yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat Türkiye’yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson gibi ünlü kimseler Amerika’nın Türkiye’de manda kurmasını istiyorlar.
Başka bir çözüm yolu da, Türkiye’yi Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan, belki de Trabzon’dan ve hele İstanbul’dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla baş başa bırakmak.

Biz İstanbul’da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır;

1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hıristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz.

Güçlü bir hükümet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır.

2 - Biri birini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükümet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükümet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var. Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz.

Bugünkü hükümet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükümeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye’yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.

3 - Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan daha güçlü bir elde bulabiliriz.

4 - Bugünkü oldubittileri ortadan kaldırmak ve davamızı süratle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupa’nın başvurduğu bin bir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerika’yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesini de Türk Meselesini de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız.
Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika’nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerika’sı, Amerika’nın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerika’nın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.

Amerika, Doğu’da mandaterlik yapmak Avrupa’da başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıkları şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupa’dan daha üstün bir millet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupa’ya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler.

Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbul’a Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.
Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur: Türkiye’yi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika’yı istemiştir. Suriye’nin bu isteği Amerika’da çok iyi karşılanmıştır.

Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evlâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım.
Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak -özellikle İngiltere- Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi, hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor.

Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadolu’daki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler, bunun Hıristiyanları öldürmek, İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerika’ya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar.

Her an bu Millî Mücadele’yi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele süratle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hıristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerika’da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar.
Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz.
İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika’ya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.

Türkiye’yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir. Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var. Biz Türkiye’nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.

Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile sizinle birlikte olduğumu ifade ederim.’’

Amerikan propagandasının gücünü gördünüz mü? Sanki konuşan Halide Edip değil de Wall Street’ten kredi dilenen Amerikancı bir holding patronu!

Ancak burada Mustafa Kemal Paşa’nın da hakkını teslim etmek gerekir. Umudunu kaybetmiş bir aydını öyle güzel ikna etmiştir ki şu satırları yazmış olan Halide Edip sonraki süreçte ‘’Milli Mücadele Mitingleri’’ düzenleyecek ve ‘’Gece, karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp, parlak bir sabah yaratacağız!" diyecekti.

Defteri kitabı kaldırın sözlü yapıyorum.

1919’da Anadolu’yu işgal eden itilaf devletlerini sayın lan.

                •             İngiltere
                •             Fransa
                •             Daha sonradan geri çekilen İtalya
                •             Yunanistan

Eksik var ahali.

·       Ermenistan’ın öncülü olan Taşnak ve Hınçak Partileri

Hayır, kardeşim ABD’den bahsediyorum.

Ama nasıl olur? Hani Wilson ilkeleri vardı? Hani uluslar kendi kaderlerini kendi tayin etmeliydi?

Ancak size okullarda anlatılan ile gerçekler çoğu zaman örtüşmez. Sizin sevgi pıtırcığı ABD başkanı Woodrow Wilson’un Türkiye’ye yönelik tavrı aha da budur[2];



Aynı Wilson 1912’de göreve gelişinden kısa bir süre sonra, yeni elçilerin atanma sürecinde, Albay Edward House tarafından Morgenthau’nun Türkiye’ye büyükelçi atanması önerilince House’a ‘’Türkiye yok ki, elçi göndereyim’’ demiştir.[3]

Burada kimseyi Wilson’u böyle bildiği için suçlayacak halim yok zira Türkiye’nin en önemli siyasi tarih profesörlerinden Prof. Dr. Fahir Armaoğlu bile ‘’Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri’’ isimli kitabında ABD’den Osmanlı’ya savaş ilan etmediği için övgüyle söz eder.

Ancak anlatılar yine gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira Çanakkale cephesinde ABD gemileri baya baya itilaf devletleri savaş gemilerine lojistik destek sağlıyordu ve savaş boyunca da bu ‘’örtülü’’ desteği gözlemek mümkündür. Sözü yeniden sizin Wilson’a verelim mi?

‘’ABD, Türkiye ile savaşa girmemişse bile Türkiye’nin başlıca müttefikleriyle savaşmıştır. Bunların yenilmesinde katkısı ve bunun sonucunda Türkiye’nin yenilgisinde de payı vardır.’’[4]

ABD’nin önemli ideologlarından Evans Laurence de ABD’nin bu örtülü savaş stratejisini ABD’nin Türkiye’deki misyoner kuruluşlarının ve okullarının faaliyetlerini sekteye uğratmama nedenine bağlamaktadır.[5] Bugünleri ne kadar da andırıyor değil mi? Bir taraftan Türkiye’yi stratejik müttefik addedip diğer taraftan Ortadoğu’da YPG’yi desteklemek de sevdaya dahil mi? Sahi ya tarih hep böyle tekerrür mü edecek?




Bakın ABD’nin Gulflight isimli gemisi 1 Mayıs 1915’de itilaf devletlerine getirdiği savaş malzemelerini teslim ediyor.[6]


Peki sadece lojistik destek sağlayan gemiler mi?

Yoo





Buyurun bu da Boğaz’daki bir Amerikan destroyeri![7]





Bu da yine Kabataş açıklarında fotoğraflanmış bir başka ABD savaş gemisi USS Bainbridge![8]





Bunlar da denizlerimizde bulunmuş tüm ABD gemilerinin listesi![9] ABD’nin işgali alenen yönettiği ortada değil mi? ABD, Mondros sonrası süreçte İstanbul ve Anadolu’da Henry Morgenthau, Mark Lambert Bristol ve James G. Harbord gibi önemli askeri kurmaylarıyla işgali bilfiil yönetmiş diğer taraftan da çeşitli propagandalarla Türk halkına şirin görünmeye uğraşmıştır. Bu isimleri de veriyorum ki referans olsun gidin araştırın. Bir Harbord raporunu bulup okuyun. Bir taraftan milli mücadele sürdürülürken diğer yandan Kazım Karabekir Paşa’nın, Halide Edip’in, Kılıç Ali’nin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Ermeni tehciri hakkındaki gerçekleri ABD’li bir generale açıklamaya nasıl uğraştıklarını görün. Ve hatta bunu başardıklarını… ABD’li generalin Ermeni soykırımının gerçekleşmediğini kabul edişini görün!

Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Masalsı dünyalarda yaşamak kolaydır ahali asıl önemli olan bunaltıcı gerçeklerle yüzleşebilmektir. Ancak benim bu noktada dikkatleri çekmek istediğim bir başka konu daha var. Bu ‘’birilerinin’’ tarihimizden silip attığı ‘’gizli ABD işgalini’’ bunca tarihçimiz akademisyenimiz dururken neden bir gazeteci ve televizyon programı yapımcısı olan Hulki Cevizoğlu ortaya çıkarır? Ha yanlış anlaşılmasın Hulki Cevizoğlu çok büyük araştırmacıdır benim burada isyan ettiğim nokta akademinin böyle durumlarda zayıf kalışınadır. Gerçi bu durum geçmişte de böyleydi. Kazım Karabekir Paşa, Kars’ı düşman işgalinden kurtardıktan sonra İstanbul’a gelip dönemin Harbiye Nazır’ı Abdullah Paşa’ya çıkıp, ‘’Paşam, ben sana doğuda Ermeni mezalimini içeren vesikalar gönderdim niye bastırmadın? İleride Ermeniler bunun tersiyle Türkleri suçlayacaklar’’[10] diyerek 100 yıl öncesinden önemli bir uyarı yapmıştır ancak Türkiye bugün bile Ermeni tehciri ile ilgili tezlerini uluslararası kamuoyunda başarılı bir şekilde sunamamaktadır.  




Bu da Kazım Karabekir’in Ermeni çetelerinin Türkleri işkence ederek öldürmelerine ilişkin arşivlediği fotoğraflardan biri. Bahariye Starbucks’da oturacağınıza az ötede Erenköy’de Kazım Karabekir Müzesi var gidin yerinde görün!

Türkiye’de insanların bilgiye yaklaşım şekilleri toptan yanlıştır ahali. Bilgi ‘’edinilen’’ bir şeyden ziyade ‘’keşfedilen’’ bir şeydir. Bilgiyi bir hap gibi tüketemezsiniz! Her ne kadar ABD tekeline terk ettiğimiz eğitim sistemimizde öyle araştırmak ve sorgulamak gibi kavramlara yer olmasa da siz böyle şeylere pek takılmayın ve ne olur okuyun ya.

Lütfen…

Hadi selametle…

-------------------------------------------------------------------------------

[1] Cemal Kutay – Türk Milli Mücadelesinde Amerika – 1979
[2] Microfilm Publication T1193 RECORDS OF THE DEPARTMENT OF STATE RELATING TO POLITICAL RELATIONS BETWEEN ARMENIA AND OTHER STATES, 1910-1929 Roll 2 760J.6715/60 - 760J.90C/7 THE NATIONAL ARCHIVES NATIONAL ARCHIVES AND RECORDS SERVICE GENERAL SERVICES ADMINISTRATION. WASHINGTON: 1975
[3] Evans Laurence - Türkiye’nin Paylaşılması – 1972’den aktaran Hulki Cevizoğlu - 1919’un Şifresi – 2007
[4] Dr. Mine Erol – Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Amerika’nın Türkiye’ye Karşı Tutumu - 1976’dan aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[5] Evans Laurence – age’den aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[6] Hulki Cevizoğlu – age
[7] Hulki Cevizoğlu – age
[8] Hulki Cevizoğlu – age
[9] Hulki Cevizoğlu – age
[10] Berk Sayar – Kazım Karabekir’i Kızından Dinledim – 2018