sscb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sscb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2020 Pazar

Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler IV; Jeopolitik


Selam ahali, bu serinin en son yayınladığım yazısı olan ‘’PolitikaYapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler III; Ekonomi’’ başlıklı yazı blogun en çok okunan yazılarından biri olmuş. Teveccühlerinize teşekkür ederim.
Bu yazıda ise dünyadaki politik gelişmeleri okurken temel teşkil edecek bir disiplinden bahsedeceğim. Jeopolitik, mevzubahis; politika, ekonomi veya uluslararası ilişkilerse ortaya önemli bir düşünce yöntemi koyar.

Politika yapıcılar, politika yaparken bir taraflarına tarihi bir taraflarına ise coğrafyayı koymak zorundadırlar. Zira tarih referans, coğrafya ise kaderdir. Bizi bu noktada daha çok ilgilendirecek kısım ise coğrafya olacak. Zira dış politika veya uluslararası ilişkiler konusunda hiçbir şey bilmiyorsanız bile önce elinize bir harita alıp bakarsınız. Mesela şayet 1950’lerde birileri eline bir harita alıp ‘’benim Kore’de ne işim var?’ deseydi o kadar insanımız oralarda telef olmayacak bugün ‘’Kore gazileri’’ diye bir şeyden hiç bahsetmiyor olacaktık.

‘’Ne telefi onlar şehit oldu. Saygısızlık ediyorsun’’ diye bana çıkışacak arkadaşıma da bir şeyler söylemek istiyorum. Evet, ‘’Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olamazsınız’’[1] ayetinden haberdarım ancak Allah aynı kitabın bir başka yerinde ‘’Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır’’[2] da demektedir. Bunun da farkında olunması gerekir. Zira Kore’de sırf NATO’ya kabul edilmek için 892 kişiyi telef etmek[3] pek de ‘’Allah yolunda öldürülmek’’ olmasa gerek. Bilahare aynı NATO’nun, Kore Savaşından yıllar sonra ortaya çıkan belgelerde, olası bir komünist tehdidi durumunda savunma hattını Sofya-Belgrad’a çekmiş olduğunu da öğrenmiştik. Yani ne Stalin’in hak iddia ettiği Kars ve Ardahan savunulacaktı ne de Anadolu, bırakın İstanbul’u Atina bile terkedilecekti. Türkiye ve NATO ilişkilerini tartışmak yazının kapsamı dışında kalacağı için bu kısmı uzatmayacağım ama hazır NATO ve Sovyetlerin lafı açılmışken bir soru sorayım.

SSCB Soğuk Savaşı neden kaybetti?

SSCB’nin daha adından bile ideolojiyi net bir şekilde görüyoruz. Sovyet ‘’Sosyalist’’ Cumhuriyetler Birliği derken bu topluluğun ortak paydasının ‘’sosyalizm’’ olduğunu alenen haykırıyor bu isim. Öte yandan SSCB’nin karşısında konumlanan NATO’da, North Atlantic Treaty Organization (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) derken ortak paydanın Kuzey Atlantik ‘’coğrafyası’’ olarak belirlendiğini görüyoruz. Batı, jeopolitik yasaları ön plana çıkardığı için bu savaşı kazanırken Sovyetler, ideolojiyi merkeze koyduğu için bu sürecin sonunda çöküşü yaşadı.

Ruslar geçmişten önemli dersler çıkararak bugünlerde Atlantik düzeninin yeminli düşmanı İran ve yine Atlantik düzeninin dışladığı Çin ile birlikte en doğal jeopolitik yasaları işleterek Avrasya çağının fitilini ateşledi. Bu bahsettiğim jeopolitik yasalar Türkiye’yi de er ya da geç bu kampa doğru sürükleyecektir. Gelinen noktada esas mesele, Türkiye’nin hangi kampta yer alacağı değil yer aldığı kampın içerisinde hangi statüde olacağıdır. Türkiye’nin doğrudan Rusya veya Çin’e yaklaşmak yerine izlemesi gereken strateji, zamanında Atatürk’ün kurmuş olduğu Sadabat Paktı gibi bölgesel anlaşma zeminleri bulmak şeklinde olmalıdır. Komşu ülkeler; İran, Irak ve Suriye ile güçlü ilişkiler geliştirdikten sonra Rusya ve Çin ile muhatap olmak daha doğru olacaktır. Aksi takdirde tıpkı ABD gibi emperyalist ülkeler olan Rusya ve Çin karşısında ülke kendi çıkarlarını savunacak duruşu ortaya koyamaz. Yine tıpkı ABD ile olan ilişkilerde olduğu gibi müttefik değil ancak müstemleke olunabilir!

Darwin’in doğal seçilim kuramı devletler için de geçerlidir. Güçlü olan değil coğrafi koşullara ve bu koşulların tertip ettiği konjonktüre en iyi uyum sağlayan hayatta kalacaktır. Atlantik kapısı Türkiye için kapanmıştır. Gerçi geçmişte de ne kadar açık olduğu tartışılır. Zira 1838’de İngilizler ile imzalanan Balta Limanı Anlaşması ile başlayıp, Tanzimat Fermanı ile devam edip oradan da bugünlere uzanan içimizdeki İrlandalılar(NATO’cu Amerikancı Batı Kulübü) ‘’Batı ile bütünleşmek Türkiye için jeopolitik bir zorunluluktur’’ diye bik bik öterken biz bu ‘’müttefikliğin’’ hiçbir faydasını göremedik. Aksine hep komploların hedefi olduk. Zeytinyağı tüketen Türkiye’ye önce ‘’yardım’’ diyerek soya yağı gönderdiler, zeytinyağı üretimi baltalanıp vatandaş soya yağına alıştığı zaman ise aynı soya yağı ücrete tabii oldu. [4] Kore’ye Libya’ya yapılan NATO müdahaleleri için Türkiye’den asker talep edildi ancak aynı Türkiye güney ve doğu sınırlarında terör ile mücadele ederken müttefiklik unutuldu. Hatta YPG müttefik ilan edildi. [5] Örnekleri çoğaltabilirim tarih bu tarz şeyler ile dolu! [6] Tüm bu saydıklarımı göremeyen Batıcı pembe götlü liberaller ‘’tarihin sonu geldi’’ diyen Fukuyama’cı söylemlerin duvara tosladığını da göremiyorlar. Türkiye er ya da geç Avrasya bloğu ile önemli ilişkiler geliştirecektir.

Ancak Türkiye’de jeopolitik zerre önemsenmediği için bu noktada ülkemiz iç hat(sıkışan) konumda bir ülke haline geldi. Şöyle etrafımıza bir baktığımızda Türkiye’nin Şam’da, Kahire’de ve Tel Aviv’de büyükelçisi bulunmamaktadır. Hadi bunlardan İsrail’i bir nebze olsun anlarım. Siyonizm’in içerdiği Arz-ı Mevud(vaat edilmiş topraklar) doktrini Türkiye’den de toprak talebi bulunan bir ideal. Bu noktada Türkiye jeopolitiği ile İsrail jeopolitiğinin çatışması çok da sürpriz değil. Ancak senin Suriye ve Mısır ile alıp veremediğin nedir?

Sahi ya bu kadar şey söyledim de jeopolitik denince aklınıza ne geliyor? Okullarda ezberletilen bir şey vardı nasıldı o? Hah hatırladım; ‘’Türkiye’nin jeopolitik konumu çok önem taşımaktadır.’’

‘’Nedir bu önem?’’ diye sorduğunda da ‘’eee üç tarafı denizlerle çevirilidir’’, ‘’İstanbul ve Çanakkale Boğazları’’ ‘’medeniyetler beşiği Anadolumuz Avrupa ve Asya arasında köprüdür’’ gibi cevaplar verilirdi.

Eğer sen kendi jeopolitiğini ‘’köprüye’’ indirgersen o köprünün üzerine basıp da geçen çok olur. Jeopolitik de böyle bir şey değildir zaten. Evet, Türkiye’nin konumu gerçekten çok büyük nimet, üç tarafının denizlerle çevrili oluşu, enerji kaynakları, doğal zenginlikler vs. Dünya yeniden dağıtılsa bu coğrafyayı almak yine akıllılıktır ancak bugünlerde Doğu Akdeniz’de birtakım enerji sahalarının paylaşımı yapılıyor ve sen bundan dışlanıyorsun. Neden? Zira dış politikamıza jeopolitik yasalar yön vermiyor. Mezhepçi ve gerçeklikten uzak birtakım fantastik saplantıların yön verdiği dış politika seni her şartta tehlikeli bir biçimde yalnızlaştırır. Suriye’de kalkıp da sırf sünni diye ÖSO ile iş tutmaya kalkarsan bu iş olmaz. Zira Özgür Suriye Ordusu(ÖSO);
1- Özgür değildir
2- Suriyeli değildir
3- Ordu değildir

İhvancılık yaparak garip gayrimeşru örgütlerle müttefik olmak Türkiye’ye Mısır’da kaybettirmişken aynı şeyleri Suriye’de de yapıp farklı sonuçlar ummak her şeyden evvel akla aykırıdır. Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, "1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011-2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız" [7] şeklinde bir açıklama yapmıştı bilmem hatırlar mısınız. Bakın bu gerçeklikten uzak yayılmacı ve saplantılı tavırlar dışarıdan hiç öyle hoş algılanmıyor. Dış politikasını bu temel motivasyonlar üzerine kuran bir Türkiye hakkında tüm bölge ülkeleri, ‘’bunlar acaba bizde de bir darbe örgütlemeye, suni bir muhalefet yaratmaya kalkar mı?’’ gibi endişeler taşır. Bunun sonucunda ise yalnızlaşırsınız. 2x2=4! Libya’da ülke topraklarının büyük bir bölümünün kontrolünü ele alan Halife Hafter, Türkiye’den nefret ediyor. Olur da yönetimi devralmayı başarırsa Türkiye’nin Sarraç yönetimiyle imzaladığı Akdeniz’deki deniz yetki anlaşmasını yırtıp çöpe atacaktır. Ee Hafter’i mi destekleyelim? Yine meşru hükümete karşı muhalefet pozisyonunda olmayacak mıyız? Hayır, Türkiye’nin Libya’daki pozisyonu Sarraç vs Hafter gibi sığ bir ayrımın üzerinde halkçı ve bölgenin refahını önceler tarzda kapsayıcı olmalıdır. Libya’daki varlığımız temellendirilmeye çalışılırken sık sık Atatürk referans verilmeye çalışılıyor ancak şunu hatırlatmamda fayda var Mustafa Kemal orada şu veya bu grubu desteklemeye gitmemişti. Yaptığı şey ayrık vaziyette bulunan Arap aşiretlerini İtalyanlar’a karşı birleştirip anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaktı. [8] Bugün Türkiye de gönül bağı da bulunan bu coğrafyada hakeza aynı arabulucu tavrı takınabilirdi ancak bugünün devlet aklı böylesi bir tavrı göstermekten hayli uzak.

Son verdiğim örnek tarih referanslı bir dış politika hamlesiydi. Ancak sırf jeopolitik yasalar öncelense dahi bölgede barış ve istikrarın, meşru devlet yöneticileri ile diplomatik ilişkileri en iyi şekilde yürütmenin en akılcı ve çıkar yol olduğu ortadadır. Hiçbir şey bilmiyorsanız elinize bir harita alın ve bakın; tüm bölge ülkeleri ile problemler yaşayarak bir yere varılabilir mi? ‘’Komşularla sıfır sorun’’ diyerek çıkılan yolda sıfır sorun, sırf soruna dönüştü. Yazının başlarında verdiğim NATO ve SSCB örneğinde olduğu gibi ırk, din, mezhep veya ideoloji değil tek gerçek coğrafyadır ahali.

Coğrafya kaderdir, politika ise kaderi değiştirme uğraşı. Bu ikisi arasındaki dengeyi kuran da jeopolitiktir.

Hadi selametle…


-----------------------------------------------------------------------------------

[1] Kur'an - Bakara, 154
[2] Kur'an - Yunus, 100
[3] https://www.koresavasiveizleri.com/sehitlerimiz/
[4] Sessiz Savaş, Osman Nuri Koçtürk, 1969, Ararat Yayınevi
[5] https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-ile-nato-aras%C4%B1nda-ypg-gerginli%C4%9Fi/a-51484972
[6] https://selamahali.blogspot.com/2018/05/bagmszlg-ipotek-ettirmek-ikili.html
[7] https://www.haberturk.com/gundem/haber/708252-kaybettigimiz-topraklarda-bulusacagiz
[8] Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2004

11 Şubat 2019 Pazartesi

Anti-Emperyalizm Tekeli

Selam ahali, piyasa ideolojilerinin paket programcı bir mantıkla işlediğini burada defalarca anlattım. Bu aralar galat-ı meşhurlara kafayı fena halde takmış olduğumu son yazıların konularından da anlayabildiğinizi düşünüyorum. Bu sefer ise kendini “anti-emperyalist” olarak tanımlayan cephenin tutarsızlıklarından bahsedeceğiz. Gittiği yere kadar bütün yanlışları düzelteceğiz.


‪Evet, insanımız çoğunlukla, bir şeyin eğrisini doğrusunu araştırarak gerçeği bulma konusunda kendisini pek yormaz. Bu yüzden paket programcı ideolojilerin “müşterisi” çoktur bu memlekette. Çoğu insan, bir kişiyi, akımı ya da grubu kendine otorite edinip tüm konularda onun buyruklarına koşulsuz şartsız bağlılık gösterir, hayatı o bakış açısıyla algılar. Bu oldukça dingilce bir tavırdır ahali. Anti-emperyalizm kavramı da bu deli saçması konjonktür içerisinde bir anlam erozyonuna maruz kalmaktadır. Aslında erozyon doğru bir kelime mi ondan pek de emin değilim zira anti-emperyalizme yamanan bazı özelliklerin olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Anti-emperyalizmi karşılamayan ama onunla aynı pakette yer alan ek özellikler...


Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı oldukça önemlidir ahali. Bugün “tam bağımsızlık” olarak adlandırılan şey budur. Bağımsızlığın yarımı çeyreği olmaz. Şayet ki bir topluluk herhangi bir konuda dahi olsa kendi kararlarını alamıyor “birilerine” bağımlı kalıyorsa orada bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Şayet anti-emperyalizm iddianız var ise, ister ABD, ister Rusya olsun her türlü dış mihrakın egemenliğine karşı durmanız gerekir. Anti-emperyalizm, ‘’uluslar kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidir’’ demektir. Ancak günümüzün at ağızlı sosyalistleri kendi içlerinde büyük bir kavram karmaşası yaşamaktadır ahali. Anti-emperyalizmle Rusçuluğu, Sosyalizmi, Komünizmi bir gören oldukça sakat bir algı toplum üzerinde paradigmalaşmıştır. Anti-emperyalizmi, sosyalizm ile bir gören bu güruh kuvvetle muhtemel ‘’Sosyalist emperyalizm’’ kavramından bihaberdir. Bunun sebebi ise tarih bilmemek, konuyla ilgili doğru düzgün araştırma yapmaksızın her uzatılan hıyara elinde tuzlukla koşmak ve militan gibi boyuna Lenin, Marx okuyup ahkam kesmeye kalkamk olarak saptanabilir. Zira Lenin’in de emperyalizm ile ilgili görüşleri bu yöndedir. Şöyle der Lenin; ‘’Kapitalistlerin, diğer ulusları ezmesi, sömürmesi bir tercih sonucu değildir, onlar bunu yapmaya mecburdurlar.’’ [1] Lenin bu satırların devamında Marx’tan ‘’kapitalist ekonomilerde karın zamanla azalmasının önüne geçilemez’’ alıntısını yapıp Sosyalizmin yapısında onu sömürgeciliğe iten bir şeyin olmadığı[2] sonucuna varır. Ancak Lenin’in vardığı sonuç bile aslında bir iddiadır. Hatta çürütülmeye oldukça müsait bir iddia ve nitekim Üçüncü Dalga isimli kitabında Alvin Toffler da ortaya attığı ‘’Sosyalist Emperyalizm’’ kavramıyla Lenin’i çok güzel tokatlamıştır. Mutlaka okuyun diyebileceğim Alvin Toffler’ın ismi geçen kitabının Türkiye’de şu an için baskısı yok, gerçi yıllardır yok da orası ayrı bir mesele. Böyle faydalı kitaplar pek rağbet görmez güzel ülkemde. Bende de kitabın 1981 yılına ait bir baskısı var, zaten kitabı da görseniz iyice pörsümüş ayakta zor durur bir vaziyette.


Neyse sonuç olarak bu kitabı şu an için edinme imkânınız yok. Bu yüzden geçen sene yazmış olduğum ‘’Komünizm Mitleri’’ başlıklı yazıda Alvin Toffler’ın, SSCB’nin Gine, Malezya, Finlandiya gibi ülkeleri Sosyalizm adına sömürüşünü anlattığı kısımları aktarmıştım oradan takip edersiniz. Bu arada kendime not; bi’ ara bir okunacak kitaplar listesi hazırlayayım buraya.


Velhasıl kelam devrim bilekliği takıp orak-çekiç baskılı t-shirtünü de Che Guavera şapkasıyla ‘’kombinleyen’’ romantik solcular için üzücü bir haberim var. Sosyalist veya Komünist olmak sizi emperyal uygulamalardan geri tutmuyor malesef. Anti-emperyalizm bunlara bağlı bir kavram olmadığı gibi zaman zaman tam karşısında da yer alabilir.  Evet, ezberinizin hayli bozulduğunun farkındayım ancak gerçek budur yüzleşin.


Güncel bir mesele olan Venezuela da bu konuya iyi bir şekilde örneklik teşkil edebilir aslında. Zira şöyle ki, orada da başını ABD’nin çektiği bloğun desteklediği Juan Guaido ve başını Rusya’nın çektiği bloğun desteklediği Maduro olmak üzere iki devlet başkanı var. Bir tarafta dünya petrol rezervlerinin çok büyük bir kısmını elinde bulunduran[3], ya da bulundurmaya çalışan, Venezuela diğer tarafta ise iki farklı koldan gelen emperyalizm…




Bu grafiği doğrudan OPEC’den aldım. Grafiği şöyle bir analiz edelim istiyorum, en çok petrol rezervine sahip ülkelerden;

  • ·         Venezuela; Emperyalizmin en yeni hedefi konumunda, hiper-enflasyon hâkim, ekonomi bitik özetle millet aç aç!
  • ·         Suudi Arabistan; Amerikan Emperyalizminin ileri karakolu durumunda, ruhunu ABD emperyalizmine satmış ulusal onur ve haysiyet bilincinin olmadığı, ABD;’nin fahişesi değil geyşası olmuş etkisiz eleman hükmünde
  • ·         İran; ABD emperyalizminin kurduğu sistemin yeminli düşmanı, İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanya’sına, Soğuk Savaşta ise SSCB’ye ait olan ‘’şeytan’’ unvanının yeni sahibi, Emperyalizmin nefesini her daim ensesinde hisseden ambargolarla mücadele eden bir ülke
  • ·         Irak ve Kuveyt; ABD emperyalizmi eliyle Saddam Hüseyin isimli bir diktatör yaratıldı ve Irak’ın başına geçirildi. Saddam’ın Kuveyt’e saldırmasına yine ABD tarafından göz yumuldu ancak aynı ABD, Saddam Kuveyt’e saldırınca da bunu ve hiçbir zaman var olmamış kimyasal silahları bahane etmiş ve 20.03.2003’de Irak’ı işgal etmişti. Irak ve Kuveyt savaş yoluyla ‘’halledilmiş’’ demokrasi gelmiş, petrol ve refah bir daha geri gelmemek üzere gitmişti. Ha unutmadan hakkını verelim ABD ‘’burada kimyasal silah yokmuş CIA bizi yanlış yönlendirdi’’ diyerek Irak’tan özür de dilemişti. [5]
  • ·         Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar; Tıpkı Suudi Arabistan gibi ruhunu satılığa çıkarmış, ulus bilincini inşa edememiş ve hiçbir zaman bağımsızlık gibi bir davaları olmamış ülkeler
  • ·         Libya; Muammer Kaddafi’nin, dönemin Fransa içişleri bakanı Claude Gueant tarafından ‘’Haçlı Seferi’’ olarak tanımlanan ve Türkiye’nin de katılmış olduğu, 2011 yılında gerçekleşen NATO müdahalesiyle[4] indirilmesiyle ‘’halledilmiş’’ emperyalizmin arzuladığı zemin hazırlanmış ve Libya halkı da refahına bir daha geri gelmemek üzere veda etmiştir.
  • ·         Nijerya; ABD’li politikacı Zbigniew Brzezinski tarafından oluşturulan İslami terör gruplarından[6] Boko Haram’ın terör estirdiği, halkın refahtan fersah fersah uzak olduğu bir başka talihsiz ülke konumundadır.


Evet ahali, gerçekler ortadadır. İkinci Dünya Savaşıyla ABD’nin İngiltere’den ‘’dünya jandarmalığını’’ törenle devralmasından önce İngiltere, coğrafi keşifler esnasından İspanya ve Portekiz, keşifler sonrasından Hollanda ve Fransa, soğuk savaş döneminde SSCB, iki dünya savaşı sonunda gerçekleşen devir teslim sonrasında ABD, elinde kaynağı olan ulusları çatır çatır sömürmüştür. Şu tabloda dünyada yalnızca 22 ülkenin Britanya tarafından sömürülemediğini göstermektedir[7];




Benimsenen politikanın, kapitalizm, liberalizm, komünizm veya sosyalizm olması emperyalizmi önleyici bir faktör değildir. Anti-emperyalizm kavramını sosyalizm tekelinde tutmaya çalışan at ağızlı ve sürekli cahilce retorik kasmaya çalışan militan sosyalistler bu yazıda ortaya koyduğum verileri dürüp üzerine oturabilirler. Sizlerden ricam, lütfen anti-Amerikancı retorik kasıp Amerikan emperyalizmine karşı militanca çığırtkanlık yaparken sosyalist veya daha başka maskeli emperyalizmlerin önünde domalanlardan olmayın. Sizlerden bir ricam daha var aslında,


Lütfen…


Lütfen okuyun ya.


Hadi selametle


------------------------------------------------------

[1] Lenin, V.İ, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, 1. Baskı, 1969, ISBN 975-7399-14-0

[2] age
[3] OPEC Share of World Crude Oil Reserves, https://www.opec.org/opec_web/en/data_graphs/330.htm








 

17 Mayıs 2018 Perşembe

Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar!

Selam ahali, vatan gibi aidiyetleri bulunmayan bankerlerin, uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde bağımsızlık diye bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise çok çok uzaklardadır, ütopik bir kavramdır. ‘’İktidar’’ olabilmek için hükümet olmak yetmez, hükümet iktidar ortaklarından yalnızca bir tanesidir. Kuvvetler ayrılığının olduğu bir ülkede; ordu, yargı, medya, sivil toplum kuruluşları –ki esasında sivillik ile uzaktan yakından alakaları yoktur-, holdingler ve tröstler birer baskı unsurudur. Seçime gitmek ciddi bir maliyet gerektirir, hal böyleyken tüm bu süreci finanse edecek ‘’birileri’’ ve o birilerinin de bazı talepleri olacaktır. Ya da niye yumuşatarak ifade ediyorsam, talepleri değil dayatmaları olacaktır.


Sömürgecilik tarih boyunca bazı evrelerden geçmiştir. Merak etmeyin bu faslı fazla uzun tutmayacağım. Orta Afrika 15. yüzyılın sonlarına doğru başlayan coğrafi keşiflerle birlikte Avrupalılar tarafından sömürülmeye başlanmıştır. İlk yıllarda köle ticareti ve değerli eşyaların Avrupa’ya taşınması şeklinde başlayan sömürgecilik sonraki süreçte iyice arsızlaşarak koloniciliğe evrilmiş, tarih sahnesinde birçok iç savaş, katliam ve vahşet yaşanmıştır.



Fransa, Cezayir’i sömüreceği vakit ‘’bu işi nasıl yapsak ki?’’ deyu düşünürken, tarihçi ve aynı zamanda bir sosyolog olan Alexis de Tocqueville’i Cezayir’e göndermeye karar verirler. Zira Tocqueville gözlem yeteneği epey yüksek bir heriftir. Cezayir’e gidip, oradaki halkı analiz edecek ve Fransa da bölgedeki oyun planını Tocqueville’in verileri üzerine kuracaktır. Velhasıl kelam Cezayir’e giden Tocqueville Fransızlara doğrudan sonuca gidecekleri taktiği verir; ‘’Dinlerine dokunmadığınız sürece onlara istediğinizi yaptırabilirsiniz!’’[1] Tocqueville’in dediği gibi de olur, Fransa Cezayir’i çatır çutur sömürmüştür ve bugün Cezayirlilerin büyük çoğunluğu da Fransa’ya gönülden bağlıdır.

Tabii bu durum epey eskide kalmıştır. Bugünün küresel güçleri zamanın Fransa’sı kadar aciz değildir. Her çeşit halk hakkında her türlü veriyi toplayıp, analiz edecek ve elde edilen sonuçlara uygun yöntemleri uygulayacak kudrete, uzmanlığa ve kansızlığa sahiplerdir. Toplumsal Çürüme ve Okyanus Ötesinden Gelen Tipolojiler başlıklı yazıda hatırlarsanız Tocqueville’in zamanında Cezayir için yaptığının bir benzerini de Amerikalıların Türkiye üzerinde yaptıklarını anlatmıştım. Daniel Lerner’in çalışmasını okumayanlar mutlaka okusunlar. [2] Reklamların ardından devam ediyorum. Yani demem odur ki artık ‘’dinlerine karışmayın da istediğinizi yapın’’ diye bir yaklaşım yoktur, dininden tut yediğine içtiğine kadar müdahale ederler. Mesela bugün kendini Müslüman olarak tanımlayan cemaatler gayet de pagan öğretilerle(Tasavvuf) işlemektedirler.

II. Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte dünyada artan milliyetçilik akımları ve gelişen bağımsızlık bilinci sebebiyle artık sömürgecilik veya mandacılık imkânsız hale gelmiştir. Bu noktadan itibaren de emperyalizm yeni bir taktik geliştirmiş ve orta sahayı kalabalıklaştırmayı tercih etmiştir. İstediklerini elde etmedeki yeni yöntemleri ikili anlaşmalardır!

Yazının başında ‘’vatan gibi aidiyetleri bulunmayan bankerlerin, uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde bağımsızlık diye bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise çok çok uzaklardadır, ütopik bir kavramdır’’ demiştim oradan devam ediyorum.



Bu bir renk kartelasıdır. Bağımsızlığı size bunun üzerinden anlatacağım. Beyaz tam bağımsızlık, siyah ise kölelik olsun. Büyük devletlerin bağımsızlıkları beyaza yakın bir gri iken Afrika’daki ülkelerde siyaha ramak kalmıştır. Türkiye’de ise her ne kadar her gün kötüye gidiyor olsa da hala bir umut vardır. Bizimkisi ortalarda bir yerde gridir.


Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir’deki I. İktisat Kongresini açış konuşmasında şöyle demiştir;
‘’Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir. Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.’’ [3]

Özellikle koyu yazdıklarımı dikkatle okuyun, Atatürk yine nokta atışı yapmıştır. Biz, Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile bir bir kaybettik. Aslında cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda başlamaktadır. II. Dünya Savaşının 1945’te bittiğini hatırlatmak isterim ahali.

İngilizcede ‘’first of many’’ deyu çok güzel bir kalıp vardır, ‘’ardı arkası daha gelecek olan birçok şeyin başı’’ demektir. Türkiye’nin ABD ile yaptığı ikili anlaşmaları ‘’ardı arkası daha gelecek’’ bir süreç olarak nitelersek bu sürecin ‘’first of many’’si 23 Şubat 1945’tir.

23 Şubat 1945 Tarihli TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında İmzalanan, 11 Mart 1941 Tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunundan Yararlanmak İçin Yapılan Anlaşma[4]


 



1. ve 2. maddeleri lütfen okuyunuz. ‘’20. YY'ın Mimarı WallStreet; Komünizm, SSCB, Nazizm ve Hitlerin Yükselişi’’ yazısını okumuş olanlar, orada ABD ve Rusya arasındaki resmi belgelerdeki ayrıntılı metinleri bi’ gözünüzün önüne getirin, sonra bir de buna bakın. 1. maddeden ABD’nin tam olarak nasıl bir görev üstleneceğine ya da yükümlülüklerine dair net bir şey çıkarabilen var mı? Verecekleri ‘’müdafaa maddeleri’’nin(o da ne demekse artık) neler olduğu, özellikleri, eski mi yeni mi olacakları, ne kadar oldukları veya nerede ve ne zaman verilecekleri hakkında herhangi bir şey bulabilen var mı? Bu nasıl anlaşma metni olum? Bisiklet isteyen çocuğunu ‘’bakarız’’ diye geçiştiren baba gibi, çakal mısınız lan siz?

Hadi art niyet aramamak için olağanüstü bir çaba gösterip ikinci maddeye geçelim. İkinci maddede ilk maddenin aksine Türkiye’nin yükümlülükleri, gayet geniş çaplı olmak üzere, açıklanmıştır. Hatta bilmem dikkatinizi çekti mi ama yükümlülüklerimiz sıralanırken bunları ne amaçla bizden talep ettiklerini belirtmemişlerdir. İlk maddedeki gibi bir ‘’Müdafaa’’ ibaresi bulunmamaktadır. Ayrıca yine bu maddede geçen ‘’kolaylık’’ kelimesi ucu alabildiğince açık bir ifadedir. Yani ABD bu maddeye dayanarak Türkiye'nin havaalanlarıyla, limanları ve yollarının Amerikalılar tarafından kullanılmasından, Türkiye'de Amerikalıların üs ve tesisler kurmalarına varıncaya kadar birçok şeyi talep edebilecektir ve etmiştir de. Nerede başlayıp nerede biteceği belli olmayan tavizlerden ilki budur, yüzleşin! Bu anlaşmanın tam metnini kaynakçaya ekledim isteyenler oradan takip edebilirler. Ben şimdi biraz da 5. maddeyi konuşmak istiyorum.

‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımkürresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’ [5]

Ben bu anlaşmayı ilk okuduğum zaman bu maddeye geldiğimde birkaç saniye kalakalmış başa dönüp tekrar tekrar okumuştum. Gerçek olduğuna inanmak istememiştim, ulan siz bu anlaşmayı nasıl imzaladınız? Türkiye de ABD de iki ayrı bağımsız ülke değil mi? Eşit statüdeki ülkeler arasındaki anlaşmada böyle madde olur mu? Sanki İngiltere, kolonileriyle anlaşma imzalıyor, RE-ZA-LET! Anlaşmadaki ‘’hâlihazırdaki fevkalade hal’’ ne zaman son bulacaktır orasını da Allah bilir zira burada bununla ilgili tek bir hüküm dahi yoktur. ABD kendi şartlarını açıkça ortaya koyarken Türkiye’nin hiçbir karşı şart sunmaksızın ABD’nin şartlarını aynen kabul etmesi nasıl bir ezikliktir. Çok daha zor şartlar altında Sevr anlaşmasını elinin tersiyle iten Mustafa Kemal nerede bu anlaşmayı imzalayan dönemin dış işleri bakanı Hasan Saka nerede? Böyle bir şey olabilir mi ya?

Şimdi ise ekonomi alanında büyük bir iş bilmezlik ve basiretsizlik örneğini göstereceğim sizlere. II. Dünya Savaşı sonunda Türkiye'nin döviz stoku 245 milyon dolardır. [6] Ancak Sovyetler Birliği ile olası bir savaş ihtimali düşünülerek bu stoka dokunulmamış ve ABD’den kredi almaya karar verilmiştir.

27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul Edilen 10 Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması

 
 



Hesapta ABD Türkiye’ye 10 milyon dolarlık kredi vermektedir. Ancak gerçekte 10 milyon dolar değerinde(!) kullanılmış, savaş artığı, çürük çarık silahlar daha doğrusu hurdalar vermiştir. Bu anlaşmaları tarihte ‘’yardım anlaşması’’ gibi göstermek isteyenler de yıllık %2.3/8 faiz ödeneceğini görsünler. Ayrıca ABD eğer isterse bu ödemeyi dolarla değil Türk Lirası olarak da tahsil edebilecektir. Peki, ABD neden böyle bir şey istemiştir? Türkiye döviz aramakla uğraşmasın diye mi? Tabi ki hayır ABD bu sayede ülkesinden bir kuruş dahi çıkarmadan Türkiye'deki Amerikan memurlarının ücretlerini ve diğer masraflarını Türk parasıyla ödeyebilecektir. Hayırlı işler. Gelelim silahlara, bu silahlar da genel itibariyle hurda oldukları ve üretimi durdurulmuş ya da üretimi yapmış olan fabrikalar hepten kapatılmış olduğu için yedek parçaları da bulunmamaktaydı. Bu yüzden bu silahların bir kısmı alınıp hurda bir vaziyette Türkiye’de bekletilmiş bir kısmı için de, yine ABD’ye acayip paralar ödenerek, özel yedek parça siparişi verilmiştir. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama anlaşmanın ikinci bölümünde şöyle bir madde var;

‘’Türk Hükümeti tarafından seçilen malzeme Türk Hükümeti tarafından «mahallinde ve olduğu gibi» mülkiyeti müstesna olmak üzere, teminatsız satın alınacak ve Türk Hükümetine aşağıda müştereken tesbit edildiği üzere şu tarihte veya şu tarihlerde teslim edilecektir;’’ [7]

‘’Mahallinde olduğu gibi’’ arkeolojide buna ‘’insitu’’ derler ‘’nasıl bulunduysa o şekilde’’ anlamına gelmektedir. Gerçi bizimkilerin alacakları silahlar da arkeolojik buluntulardan hallicedir. Anlaşmada açıkça Türk Hükümeti'nin satın almak için seçeceği malzeme mahallinde olduğu gibi yani artık olduğu yerde hangi vaziyetteyse o şekilde verileceği yazılıdır. ABD ‘’artık bozuk mudur kırık mıdır hurda mıdır orasına ben karışmam’’ demektedir.

Ayrıca verilen bu silahların mülkiyet hakları da ABD’de olacaktır. Hatırlayın olum bir önceki anlaşmanın 5. maddesi ne diyordu?

‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımkürresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’

Görün bunları beyler! Adamlar ellerindeki hurdaları bile verirken, hatta ne vermesi lan satarken, bin bir şart koşarken bizimkiler ‘’şu makineleri bi’ tamir ettirip öyle verin’’ diyememiştir. Paranla rezil olmak tam olarak budur. Hatta paran ile dilenci durumuna düşmektir bu. 27 Şubat 1946 tarihli 10 milyon dolarlık kredi anlaşmasının 3. bölümünde ise yine dikkatlerden kaçmaması gerek bir ayrıntı daha vardır;

‘’Eğer Birleşik Devletler, gerek Türkiye'de gerek Türkiye dışındaki malzeme fazlasından bir kısmını bir veya birkaç gayrimenkul mukabilinde trampa etmek arzusunda bulunursa - böyle bir veya birkaç gayrimenkulün Türk Hükümeti tarafından satılmak üzere gösterilmesi ve bunlar Türk Hükümeti ve Birleşik Devletler tarafından müştereken muvafık görülmesi kaydiyle - Türk Hükümeti bu trampayı yapabilecek bir müesseseyi göstermeyi taahhüt eder.’’ [8]

Türkiye neyi taahhüt edermiş? Amerikan Hükümetinin istediği takdirde Türkiye dışında veya içinde bulunan ıskartaya çıkmış hurda silahların bir kısmını, Türkiye'de satın almak istediği gayrimenkullerle takas etme imkânını taahhüt ediyormuşuz! Vatan toprağını satanları çok gördüm ama vatan toprağını üç beş hurdayla takas edeni ilk defa görüyorum. Bir de işin şöyle bir boyutu var ki binaların takas edileceği malzemenin, malzeme dediğim de malum hurdalar, mülkiyeti Türkiye’ye ait olmayacak ama vatan toprağı üzerindeki gayrimenkulün mülkiyeti ABD’nin olacaktır.

Şimdi tüm bunların anlamı üzerinde biraz konuşalım. ABD’nin sattığı silahların mülkiyetini vermemiş olması çok önemli bir meseledir, Türkiye üzerinde her an kullanabileceği bir baskı unsurudur. Şöyle ki, uluslararası arenada ABD’nin çıkarına aykırı bir işe giriştiğiniz an bu silahları geri alma hakları bulunmaktadır. Yine aynı şekilde siz bu silahları ABD’nin istemediği bir işte kullanamazsınız. Bu mesele Türkiye’nin bağımsızlığını beyazdan griye hatta siyaha doğru bir yolculuğa çıkaran bir unsurdur başlı başına rezilliktir, kabul edilemezdir. ‘’Biz, Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile bir bir kaybettik’’ dememin yegâne sebebi işte budur ve bu anlaşmalar hala yürürlüktedir.

ABD yeni tip sömürgecilik olarak tanımladığım ikili anlaşmaların kaşarı olmuş bir devlettir. Uç uca ekleme yöntemiyle karşı tarafı çaresiz bırakmak konusunda epey hünerlidirler. 27 Şubat 1946 tarihli 10 milyon dolarlık kredi anlaşmasının 3. Bölümünde ‘’eğer istersek bizim takaları verip Türkiye’den arazi çevirebiliriz’’ diyerek zemin yapan ABD, araladığı kapıdan aynı yılın sonunda 6 Aralık 1946’da içeriye bodoslama dalmıştır.

6 Aralık 1946 Tarihli, TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Kahire'de İmzalanan Anlaşmaya Ek Anlaşma[9]

 


Öncelikle şunu söylemekte fayda var zira kimsenin aklında yanlış bir intiba oluşmasın. O dönemde dahi ABD’nin Türkiye’deki mevcut elçilik ve konsolosluk binaları oldukça sağlam yapılardır. Yani demem odur ki ABD’nin Türkiye’de ekstra bir yapılaşmaya gitmesini gerektirecek bir durum yoktur. O halde bu yapılar, ABD’nin Türkiye’de gideceği yeni yapılanmalar için yaptırılacaktır. İnşaat ve yapım, onarım masraflarının da daha vadesi gelmemiş borçlarına karşılık Türkiye’ye ödetilmesini de nasıl değerlendirmek gerekir? ‘’Müttefikliğe’’, ‘’stratejik ortaklığa’’ sığar mı ulan bu? Gerçi o tarihlerde müttefik veya stratejik ortaklıktan ziyade Türkiye’nin sıfatı ‘’ABD’nin ileri karakolu’’ idi ve Türkiye de 60’lara dek bu sıfat ile övünmekteydi. Zaten Türkiye’de solu da bu şekilde azdırdılar, terörize ettiler. Terörize olan solu finanse ettiler sonra buna anti-tez olan sağı finanse ettiler. Kontrgerilla diye bir şey çıktı ortaya. Daha sonra sizin ülkenizde terör var deyip iç işlerimize karıştılar, katliamlar yaşandı, darbeler yapıldı. Olayların nasıl zincirleme bir şekilde gerçekleştiğini görüyor musunuz? Özellikle Ortadoğu gibi coğrafyalarda infial yaratmak için bir kıvılcım yetiyor zira ahmağın çok olduğu yerde kurşunlar havada uçuşur.

ABD her kabul ettirdiği şart ile bir sonraki için kapı aralıyor ve önceden elde etmiş olduğu hak ve tavizleri genişletmek için yararlanmada kullanıyor. Zaman ilerledikçe karşı tarafın elini kolunu iyice bağlamış oluyordu. Bu süreç bizim ülkemizde de aynen böyle işlemiştir. Ülkemizde Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran’da Türkiye’nin önünde iki seçenek vardır; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi? Hâlihazırda ABD’deki Cumhuriyetçiler ile Demokratlar’ın aynı bokun laciverti olduklarını Noam Chomsky gibi Texe Marrs gibi isimlerden öğreniyoruz. Peki, durumun bizde farklı olduğunu falan mı düşünüyorsunuz? Sahiden ya lacivertin kaç tonu vardı?

Şimdi ben Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan ikili anlaşmaların askeri ve ekonomik olanlarına bir son vermek istiyorum zira burada hepsini tek tek yorumlamaya kalkmak gereksiz bir çaba olacaktır. İlk örneklerini burada görüntülü analize tabi tuttuk üzerinde yorumlarımızı yaptık bu kadarı yeterlidir. Tamamına ulaşmak isteyenler hepsine tek tek TBMM’nin sitesinden ulaşabilirsiniz. Zira konuyu farklı bir alana taşımak istiyorum.

Başlık at evladım şöyle tam ortaya; ‘’Eğitim Alanındaki İkili Anlaşmalar’’

Eğitim bir ülkenin bağımsızlığı için müthiş önemli bir meseledir. Çünkü bağımsızlık zihinlerde başlar. Şayet siz zihinlerden bağımsızlık düşüncesini silmeyi başarabilirseniz bağımsızlığın her türlüsünün de önünü kesmiş olursunuz, düşünce olmadan fiil de olmaz. Bağımsızlık düşüncesinin savunulması gereken ilk kalesi eğitimdir. Amerikalılar da bunu çok iyi bildiklerinden dolayı bu alanı da boş bırakmamışlardır. İnsanların daha çok meşhur Fulbirght anlaşması olarak bildiği, ‘’27 Aralık 1949 Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’’’yı inceleyeceğiz.

27 Aralık 1949 Tarihli Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma[10]














Amerikancılık, Amerikaperestlik, kültür emperyalizmini, popüler kültür adını her ne koyarsanız koyun onun inşası için ABD ilk tavizleri işte bu anlaşmayla elde etmiştir. Bu anlaşma ile Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adında bir teşkilat kuruluyor ve bu komisyonun sekiz üyesinden dördü Amerikalı dördü de Türklerden oluşmaktadır. Türkiye'deki Amerikan büyükelçisi de bu komisyonun fahri başkanıdır. Şayet bir konuda yapılan oylamada eşitlik bozulamazsa bu ABD büyükelçisi de oy kullanma hakkına sahiptir. Anlaşmazlıklar bu şekilde çözülecektir. ABD Türkiye’ye zarar verecek bir karar almak ister ve bizimkilerin hepsi hayır oyu verirse bu büyükelçinin de oyuyla Amerikalılar yine sayısal üstünlüğü sağlayacak ve istediklerini çatır çatır uygulayacaklardır. Böyle bir şey olabilir mi? Ayrıca bu komisyon her türlü hareketinden ABD Dışişleri Bakanı'na karşı sorumlu olacak, bütçeyi onlar belirleyecek ve eğer isterlerse, komisyonun almış olduğu tüm kararlarını istisnasız gözden geçirebilecek ve değiştirebileceklerdir. Amerika Dışişleri Bakanı'nın, Türkiye’deki Amerikan büyükelçisi ve elçilikte görevli iki memurun kontrol ve denetiminde olacak ve yine Amerikalı müdür ve yardımcıları da anlaşmaya göre Amerika Dışişleri Bakanı tayin edecektir. Amerikan kanunlarına göre işleyecek olan bu komisyonun ve orada görev alacak Amerikalıların neler yapacaklarını, amaçlarını, anlaşmada belirtildiği gibi, belirtilmeyen alanlarda da Amerikalılar bilecek veya yeni bir durum karsısında Dışişleri’nden yeni ve bambaşka talimatlar alabileceklerdir. Komisyondaki 4 Türk üye ile ilgili ise ‘’kim s***r Çağlar Çorumlu’yu’’ diyerek en ufak bir hüküm dahi belirtilmemiştir. Zira buna gerek yoktur, komisyon içerisinde zaten Amerikalılar çoğunluktadır, onu da geçtim ABD Dışişleri eğer isterse tüm kararları kökten değiştirme hakkına da sahiptir. Yani en nihayetinde bir anlaşma neticesinde Türkiye’de tüm imkânları Türkiye tarafından sağlanan, Türk parasıyla iş gören ancak Türkiye’nin hiçbir şekilde üzerinde denetim hakkı olmayan bir komisyon kuruluyor ve bu komisyonun görevi de ‘’milli’’ eğitim müfredatını hazırlamak. Amerika böylelikle Türkiye’de, tıpkı futbol takımlarının yaptığı gibi, bir scouting ağı kurmuştur. Türk öğrenci, öğretmen ve akademisyenlerinin kendi işlerine yarayıp yaramayacak olanlarını tespit etmek adına iki grupta sınıflandırmışlardır. Bunlar Amerika hayranı olan tayfa ve bunlara katılmayan tayfa şeklindedir. Amerika’ya götürülüp oradaki sunumdan etkilenip öyle dönen Amerikancı tayfaya bol maaş ve yüksek mevkilerde görevler verilmiş Amerikancılığa mesafeli duranlar ise tehlikeli görülerek tasfiye edilmiştir. ABD böylelikle hem Türk eğitim sisteminin anasını bellemiş hem de lokal işbirlikçiler elde etmiştir. Hem de tüm bunları yasal yollardan yapmıştır. İşin acı yanı bu anlaşma hala yürüklüktedir ve anlaşma için bir son bulma tarihi belirlenmemiştir. ‘’Eğitim ve sınav sistemimiz neden sürekli değişiyor?’’ ya da ‘’ÖSS mi yoksa YGS mi daha iyiydi?’’ gibi sorulardan ziyade asıl sorulması gereken sorular ‘’Bu melanet anlaşmayı hangi kafayla imzaladınız?’’, ‘’Siz, sonra gelenler, neden bunu değiştirmek adına en ufak bir adım atmadınız?’’ ve ‘’Bu anlaşma ne zaman bitecek ulan?’’ gibi sorulardır. Ancak bu sorulara net ve açık yüreklilikle cevap verebilecek bir babayiğit yoktur. İsmet Bey sağ olsun Türk eğitim sistemini Amerikalılara peşkeş çekmiştir.

Sinir katsayımın iyice yükseldiği şu dakikalarda kendimi iyice kaybetmemek adına bu bahsi de burada noktalıyorum. Ancak yine bu anlaşmaların da yalnızca buzdağının görünen yüzü olduğunu hatırlatayım. Yeni konu başlığımız tarım olacak ahali.

ABD ile olan ilişkiler konusunda Adnan Bey de İsmet efendiden aşağı kalmamıştır. Tarım ile ilgili olan saçma sapan anlaşmaların geneli de yine kendisinin döneminde imzalanmıştır. İkinci Dünya Savaşı ve sonraki süreçte de Kore Savaşının sonuna kadar Türkiye dünyada önemli bir tahıl ihracatçısıdır. Zira dünyada bir savaş ve bu savaş neticesinde de normalde olandan çok daha fazla tahıl ihtiyacı vardır. Türkiye de bu savaşta yer almadığı için en büyük tahıl satıcılarından biri olmuştur. Ancak savaşın bitimiyle beraber tahıl ihtiyacı azalınca Türkiye’de dış ticaret açığı artmış ekonomi tepe taklak olmuştur. Bu noktada ise canımız ciğerimiz Amerika’mız yardım elini uzatmıştır. Kısa bir süre önce dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı olan Türkiye 1955’ten sonra ABD’den tarım ürünleri ithal edebilmek için ağır anlaşmalar imzalama noktasına gelmiştir.

12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai Emtia Anlaşması[11]




ABD kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, donyağı ve soya yağı gibi ürünleri, Amerikan gemileriyle, Türkiye'ye taşıma ücretiyle birlikte 43.6 milyon dolar karşılığında verecektir. Bunlara da hala ‘’yardım anlaşması’’ falan diyen varsa derhal burayı terketsin. Yorumlara kısa bir ara veriyorum. Bu anlaşmaya ek olarak bir anlaşma daha imzalanmıştır, onu da verdikten sonra öyle devam edelim yorumlara.

25 Ocak 1957 Tarihli ve 12 Kasım 1956 Tarihli Anlaşmaya Ek Anlaşma[12]




ABD verdiği, daha doğrusu sattığı, tarım ürünleriyle ilgili çok ağır şartlar sunmuştur;
  • Anlaşmaya göre alınan ürünler ABD’nin satış yaptığı ülkeler ve ABD’nin düşman ilan ettiği ülkelere satılamayacak yalnızca Türkiye’nin iç tüketiminde kullanılabilecektir.
  • Türkiye'ye satılacak malların dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası üzerinden fiyat tespit edilecektir. ABD vergi kaçırmak için çalışanın sigortasını asgariden yatıran küçük esnafın yaptığı ahlaksızlığın büyük çaplısını yapmıştır.
  • Türkiye'nin yetiştirdiği ve anlaşmada bulunan veya benzeri ürünlerin Türkiye'den yapılacak ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir. Bağımsızlığı ipotek ettirmenin en net örneklerinden biri budur ahali. Türkiye, ABD’nin ‘’yetiştirme’’ dediğini yetiştirmeyecek, ‘’satma’’ dediğini satmayacaktır.
  • Amerikan tarım ürünleri fazlası Türk lirasıyla satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'na yatırılacak olan bu paralar ABD tarafından kullanılacaktır. Hani şu gayrimenkuller vardı ya, işte orada kullanılmış olabilir mesela.
ABD’nin uç uca ekleme yöntemiyle ilerlediğinden bahsetmiştim. Yukarıda verdiğim bu anlaşmamalarla elde ettiklerini bir adım öteye taşıdıkları tarih ise 20 Ocak 1958’dir.


20 Ocak 1958 Tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması[13]






Bu anlaşma ile ABD, Türkiye’ye 46.8 milyon dolara buğday, yem, soya fasulyesi, pamukyağı, tereyağı, süttozu ve peynir gibi şeyler satmıştır. Ancak asıl mesele yine aynı gün anlaşmaya eklenen notadır.

20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak 1958 Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası[14]




Neyi taahhüt etmektedir? ‘’1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı ve ‘’1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracatını asgarî bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatım Türkiye'nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübalatayı ile telafi eylemeyi’’ taahhüt edermişiz. Durun mealini vereyim, bu nota ile Türkiye Cumhuriyeti dış ticaretinin bir yabancı devlet tarafından kontrolü resmen ilan edilmiş, Türkiye tarımının bitirilmesi adına ilk somut adım atılmıştır. Bizimkilerin bu notaya cevabı ise ‘’tamam abi’’ şeklinde olmuştur. [15]







Gelin biraz hafızalarımızı zorlayalım. 2003’te Irak’ta Amerikan askerleri, askerlerimizin başına çuval geçirmiş ve bu olay o dönem epey gündem yaratmıştı. 2006’da Kurtlar Vadisi Irak çekildi hatta. Ancak sinema perdesinin dışında yani gerçek dünyada ise olaylar biraz daha farklı gelişmişti. ‘’ABD’ye nota verilecek mi?’’ şeklinde tartışmalar dönerken o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan ‘’ne notası veriyorsun kardeşim müzik notası mı bu?’’ demişti.




Gördüğünüz üzere ‘’eloğlu’’ nota vererek neler neler kabul ettirebilmişken bizimkiler bu denli büyük bir saygısızlık karşısında dahi ses çıkar(a)mamıştır. 50’li yıllardaki dış politika ne idiyse 2000’lerdeki dış politika da odur. Makyajlı kasa dış politika! Omurgasızlık bu topraklarda bir gelenektir ahali! Ben bu yazıda yalnızca en kritik gördüğüm dört mesele olan askeri, ekonomik, tarım ve eğitim alanındaki üç beş ikili anlaşmayı konu mankeni olarak teşhir ettim. Meclis zabıtlarında bunlardan yüzlerce vardır ahali yüzlerce! Bunun daha kredi anlaşmaları boyutu vardır, siyasi anlaşmalar boyutu vardır, sanayi alanındaki ikili anlaşmalar boyutu vardır, NATO anlaşmaları boyutu vardır, vardır oğlu vardır. İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Çiller, Erdoğan aklınıza kim geliyorsa artık, hepsi aynı politikaları devam ettirmişlerdir. Bunlar her zaman ısrarla söylediğim gibi lacivertin tonlarıdır. Sizlerden ricam lütfen bu anlaşmaları göz ucuyla olsa dahi okuyunuz. TBMM kayıtları ve Resmi Gazete arşivleri halka açık lan her şey elinizin altında oğlum ne olur üşenmeyin. Tek tek bu anlaşmaları bulup okumak zor mu geliyor Haydar Tunçkanat’ın ‘’İkili Anlaşmaların İç Yüzü’’ diye tuğla gibi bir kitabı var alın onu okuyun yine aynı konuları işleyen Mehmet Emin Değer’in ‘’Oltadaki Balık Türkiye’’ isimli kitabı var alın onu okuyun. Her nereden okursanız okuyun ama okuyun. Lütfen! Facebook’da, Instagram’da biraz daha az zaman geçir. Selin’e 1 gün mesaj atmazsan bir şey kaybetmezsin ancak biz ülke olarak bu anlaşmalar ile çok şey kaybettik. Eğer sen uyumaya devam edersen daha da çok şey kaybedeceğiz. Oyuyorlar ulan ülkenin altını oyuyorlar! Bir insan evladı da çıkıp ‘’yahu siz ne yapıyorsunuz?’’ demiyor. Çünkü iktidarı da muhalefeti de sivil toplum kuruluşlarını da aynı yerler finanse ediyor.

Mesela Türkiye tarihindeki en büyük kitlesel hareketlerden biri olan Gezi Parkı olaylarını ele alalım. 2013 yazında daha önce görmediğimiz ölçüde büyük bir halk hareketi yaşandı. Orada tepkilerin odağında Ak Parti iktidarının totaliter politikaları, artan hukuksuzluk vb. sosyal meseleler vardı. Ancak aynı tarihlerde TBMM’den öyle bir kanun geçirildi ki ne Gezi Parkı eylemcileri ne de başka cenahlardan en ufak herhangi bir tepki dahi gelmedi. 11 Haziran 2013’te 6491 numaralı Türk petrol kanunu değiştirildi.

TÜRK PETROL KANUNU, Kanun No. 6491 [16]





Kanunun tamamını, diğerlerinde de olduğu gibi, yazının sonundaki kaynakçaya ekledim lütfen okuyunuz. Bu kanun değişikliği ile yabancı şirketler Türkiye toprakları üzerinde petrol arama hakkı elde ettiler. Eski kanunda bulunan “Devlet adına arama ve işletme ruhsatı alma hakkı TPAO’na aittir” ibaresi kanundan çıkarıldı. Evet, bu bir ikili anlaşma değildir. Bu topraklarımızı çoklu tecavüzlere açmaktır. Türkiye gündemi o dönem alkol yasası ve gezi parkı gibi meseleler ile meşgul edilirken altımız oyulmuştur. Bu zamana kadar bu kelimeyi mecaz olarak kullanmıştım ancak burada kelimenin tam anlamıyla altımız oyulmuştur.

Yazıyı bu noktada bitiriyorum. Ancak dediğim gibi bu meseleye biraz daha hassasiyet göstermek, okumak, araştırmak, sığır gibi yaşamamak gerek. Bir sonraki yazıyla ilgili olarak da kafamda iki plan var. Ya tasavvuf zihniyetinin Türk toplumunun alışkanlıkları üzerine yazacağım ya da malum geçen yazıda da söylediğim üzere 24 Haziran seçimlerinde oyunuzu dahi etkileyebilecek dediğim yazıyı yazarım henüz karar vermiş değilim. Tamamen anlık psikolojik durumuma göre değişebilir, bakarız deyip geçiştireyim.  


Hadi selametle…

-----------------------------------
[1] GÜRBÜZ, B. (2012). Tocqueville'in Cezayir Raporlarında Doğa Yasaları ve Güvenlik - http://dergipark.gov.tr/download/article-file/84496
[2] Lerner, D. (1958) “The Chief and The Grocer” The Passing of Traditional Society: Modernizing the Middle East. Glencoe, IL: The Free Press
[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinden Seçmeler - http://www.ata.tsk.tr/content/media/01/soylev_ve_demecleri.pdf
[4] 23 Şubat 1945 Tarihli TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında İmzalanan, 11 Mart 1941 Tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunundan Yararlanmak İçin Yapılan Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc027/kanuntbmmc027/kanuntbmmc02704780.pdf
[5] agy
[6] GÖZLEMLER & YORUMLAR 1945-50 DÖNEMİNDE EKONOMİDE NELER OLDU? UYGULANMAYAN PLANLAR ALINAMAYAN VE ALINAN KREDİLER s.2
[7] 27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul Edilen 10 Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması - TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc028/kanuntbmmc028/kanuntbmmc02804882.pdf
[8] agy
[9] 6 Aralık 1946 Tarihli, TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Kahire'de İmzalanan Anlaşmaya Ek Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc029/kanuntbmmc029/kanuntbmmc02905002.pdf
[10] 27 Aralık 1949 Tarihli Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc032/kanuntbmmc032/kanuntbmmc03205596.pdf
[11] 12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai Emtia Anlaşması – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d11/c009/tbmm11009076ss0273.pdf
[12] 25 Ocak 1957 Tarihli ve 12 Kasım 1956 Tarihli Anlaşmaya Ek Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d11/c009/b076/tbmm110090760528.pdf
[13] 20 Ocak 1958 Tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması – Resmi Gazete – http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10228.pdf
[14] 20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak 1958 Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası – Resmi Gazete - http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10228.pdf
[15] agy
[16] TÜRK PETROL KANUNU, Kanun No. 6491 – Resmi Gazete - http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/06/20130611-5.htm

















  

27 Şubat 2018 Salı

Komünizm Mitleri

Selam ahali, bu aralar hem linç yiyesim hem de insanlara kısa süreli bir beyin sarsıntısı geçirtesim var. O yüzden buradan art arda 3 yazının da sözünü vermiş olayım. Bu yazının ardından, Amerikan emperyalizmine ve ardından da İslam’ın pasifize edilmesi konularına eğileceğiz. Önce komünistlere, sonra Amerikancılara sonra da Müslümanlara laf çaktıktan sonra epey bir küfür yerim herhalde. Daha evvel 20. yy'ın Mimarı Wall Street;Komünizm, SSCB, Nazizm ve Hitlerin Yükselişi başlıklı yazımda, Rusya’da komünizmin(Almanya’da da Nazizmin) ABD’li bankerlerce kurulduğunu RESMİ BELGELERLE ifade etmiştik. Komünizmi rahat bırakmaya hiç niyetim yok, bu sefer de komünizmin bazı savları üzerinde konuşacağız.

Fazla kem küm etmeden konuya serbest stil dalış yapıyoruz;

Ortalama bir komünistle oturduğunuz zaman size şu iddialarda bulunacaktır;

  • Komünizm eşitlikçi bir ekonomik düzen tertip eder
  • Komünizm özgürlükçü bir ortam sunar
  • Komünizm sömürü karşıtıdır
  • Komünizm faşizme karşıdır
Ancak gerçek dünyada bunların hiçbiri yoktur. Bildiğiniz üzere her fırsatta komünizmin, kapitalizmin gayrimeşru çocuğu olduğunu söylerim. Bugün bu ifademi birkaç adım daha ileri götüreceğim. Komünizm de, tıpkı kapitalizm gibi, gayet de emperyal bir sistemdir, faşisttir ve özgürlük karşıtıdır. Bugüne kadar size anlatılan masalları unutun.

Lenin, emperyalizmi kapitalizme has bir olgu olarak görmekteydi, 1916’da kaleme aldığı meşhur kitabında aynen şunları yazmıştı; ‘’Kapitalistlerin, diğer ulusları ezmesi, sömürmesi bir tercih sonucu değildir, onlar bunu yapmaya mecburdurlar.’’ Lenin bununla da kalmayıp kitabında, Marx’ın ‘’kapitalist ekonomilerde karın zamanla azalmasının önüne geçilemez’’ ifadesine aynen yer verip ekliyor; ‘’Bu yüzden, kapitalist ülkeler son aşamalarında kendi ülkelerinde azalan karı telafi etmek için aşırı kar aramak zorunda kalırlar.’’[1]

Lenin bu noktada çok doğru bir tespit yapmıştır ancak tipik komünist hastalığıdır, çözüm yine zırva. Çünkü Lenin’e göre yalnız sosyalizm sömürge halklarını bu sefalet ve baskıdan kurtarabilirdi, zira sosyalizmin yapısında onu sömürgeciliğe iten bir şey yoktu.[2]

Nah yoktur, kapitalist sanayi ülkeleri için geçerli olan birçok zorunluluk, gayet de komünist sanayi ülkeleri için de geçerlidir. Kapitalist sanayilerde petrolle çalışan makineler, komünist sanayilerde su ile çalışmıyordu en nihayetinde. Romantiklik yapmaya gerek yok. Aynı şekilde komünist ülkeler de, tıpkı kapitalist ülkeler gibi para sisteminin bir parçasıdır, piyasaya dahildir. Komünizm de -kar amacı gütmese dahi- tıpkı kapitalizm gibi bir pazara ihtiyaç duyar. Zira üretimin olduğu yerde mutlak suretle pazara ihtiyaç vardır. Yine aynı şekilde makineleri beslemek için, ekonomik sisteminiz, yönetim biçiminiz ne olursa olsun, ithal hammaddeye ihtiyaç duyarsınız. Tüm bunlardan dolayı da ihtiyaç duyduğunuz şeyleri elde etmek ve ürettiklerinizi yurt dışına satmak için bir dünya ekonomik sistemine de aynı şekilde ihtiyaç vardır.

Şimdi bu bahsettiğim olay için de şöyle bir savunma mekanizması geliştiriliyor; ‘’Sovyetler Birliği toprakları hammadde yönünden oldukça zengindi, bakırı, kurşunu, kömürü, doğalgazı ve altını vardı.’’ Ancak gözden kaçırılan bir nokta var ki, aynı şekilde ABD toprakları da ham madde yönünden zengindi ve bu ne SSCB’nin ne de ABD’nin bunları dışarıdan mümkün olduğu kadar ucuza satın alma içgüdüsünü engellememiştir. Sosyalist iktisatçılar da, tıpkı kapitalistler gibi, kendi hammaddelerini üretme ile bu hammaddeyi dışarıdan satın almanın maliyetini karşılaştırmıştır elbet. Ve yönelim de, yine tıpkı kapitalistlerde olduğu gibi, dışarıdan almanın daha uygun olacağı şeklinde olmuştur. Bu iddiamın altını da boş bırakmayacağım, öyle götümden uydurduğum farazi bir durum değil bu.

Dünya pazarına yayınlan Sovyetler önce Malezya’dan, İngiliz tüccarlar tarafından belirlenmiş ölü fiyattan kauçuk ve lastik[3] ardından da ABD’nin 23 dolardan boksit aldığı Gine’den(ki Sovyetler burada asker de bulunduruyordu) aynı boksiti yalnızca 6 dolara almıştır.[4] Anti-emperyalizm does not exist, please try again later. Peki, şimdi sorarım ahali, buna sömürü demeyeceğiz de neye sömürü diyeceğiz ulan? Ayrıca aynı Sovyetler doğalgazı da İran ve Afganistan’dan çok çok ucuza kapatarak alıyordu.[5] Peki yine aynı Sovyetler sırf kaynakları için Finlandiya ile senelerce savaşmadı mı? Sovyetler de gayet sömürgeci bir politika izlemiştir. Demir perde ülkelerini de aynı yöntemlerle sindirmiş yani hiç de öyle Lenin’in atıp tuttuğu gibi ‘’birleştirici güç’’ olmamış aksine zorba güç olmuştur. Bizim sömürge dediğimiz şeye komünistler ‘’uydu devlet’’ demiştir. Bu ayrım da tıpkı kozmonot ile astronot ayrımı gibidir, zaten komünistlerin en iyi yaptıkları şeylerden biri de içi boş retorik kasmaktır. Bu ekonomi faslını da burada kapatıp başka bir konuya geçeceğim şimdi.

Komünizm faşist bir yönetim biçimidir. Bugün ortamlarda ‘’komünizm çok iyi moruk’’, ‘’Lenin be kardeşim’’, ‘’Faşizme hayır, komünizm özgürlüktür’’ gibi aforizmalar kasan denyolara bakmayın siz. Şu meşhur karikatürü hepiniz daha evvel görmüşsünüzdür diye tahmin ediyorum.





Evet durum aynen budur ahali. Şimdi madem ortaya bir iddia attık, ispatlamak ile mükellefiz. 20. yy’ın Mimarı Wall Street; Komünizm, SSCB,Nazizm ve Hitlerin Yükselişi başlıklı yazımda size anaşistlerden oluşan Yeşil Ordu’dan kısaca bahsetmiştim hatırlarsanız. Hani ilk başlarda Kızıl Ordu ile beraber Beyaz Ordu’ya karşı savaşıp ardından Bolşeviklerin ABD’li bankerlerle içli dışlı olmalarından rahatsızlık duyup isyan bayrağını çekmişlerdi. Hah işte o Yeşil Ordu’nun neferleri için, Amerikan Kızılhaç’ına tepki göstermeleri sebebiyle, Lenin tarafından tutuklama kararı çıkarılır. Bu olay da Moskova’dan ABD dış işlerine giden telgrafa şöyle yansıyor[6];

  



Eee hani olum ifade özgürlüğü? Faşizm bu değildir de nedir? Nedir biliyor musunuz? Gelin benimle; 

Lenin Devlet ve Devrim adlı kitabında hızını alamayıp paldır küldür Sosyalist Devletin görevlerini şöyle açıklamıştır;

‘’Komünizmin üst evresinin gelmesini beklerken, sosyalistler toplumdan ve devletten, çalışma ve tüketim ölçüsü üzerinde en sıkı denetimi uygulamalarını isterler. Bu denetim kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinden, işçilerin kapitalistler üzerindeki denetimlerinden başlamalı ve memurlar devleti tarafından değil, SİLAHLI İŞÇİLER DEVLETİ tarafından uygulanmalıdır.’’[7]

Bir an Tevrat okuyorum sandım, oldu olacak ‘’goyimlerin malları size helaldir’’ deyin de olsun bitsin, bu nasıl bir nefret, bu ne şiddet bu celal? Peki, silahlı işçiler nedir? Cevabı ben değil, Lenin verecek;

‘’Bu tip ekonomik öncüllerle, kapitalistler ve memurlar alaşağı edildikten sonra üretim ve bölüşümün denetimi, emeğin ve ürünlerin kaydı için, bugünden yarına, pekala silahlı işçiler, tüm silahlı halk, onların yerine geçirilebilir. Kayıt ve denetim sorunu ile mühendis, tarım uzmanı vb. gibi bilimsel bir formasyona sahip personel sorununu birbirine karıştırmamak gerekir, bugün kapitalistlerin buyruğu altında çalışan bu baylar YARIN SİLAHLI İŞÇİLERİN BUYRUĞU ALTINDA DAHA DA İYİ ÇALIŞACAKTIR.’’[8]

Aleyküm selam, bu çok net bir şekilde bir korku imparatorluğunun tasviridir ahali. Hani gurbetçilerin bir Alman patron tasviri vardır ya hani, işçilerin başında durup ‘’Schnell arbeit!, Schnell arbeit!’’ diye bağıran, aynı onun gibi lan. Tabi, büyük bir fark ile; SİLAH!

Şimdi ise sizleri Lenin’in faşizmin doruk noktalarına çıktığı satırlarla baş başa bırakıyorum ahali;

‘’Gerçekte herkesin toplumsal üretimi kendisi yönetmeyi öğreneceği ve gerçekten yöneteceği zaman, herkesin kayıt işlerine ve asalakların, haramzadelerin, üçkâğıtçıların ve başka kapitalizm gelenekleri koruyucuların, kayıt ve denetimine kendileri girişeceği zaman, tüm halk tarafından uygulanan bu kayıt ve denetimden kurtulmak herhalde öyle inanılması güç ve öylesine ender bir istisna durumunda olacaktır ki BU KAYIT VE DENETİMDEN KURTULMA ÇABASI HERHALDE ÖYLE ÇABUK VE ÖYLE SERT BİR CEZA GEREKTİRECEKTİR Kİ(SİLAHLI İŞÇİLER PRATİK BİR YAŞAM ANLAYIŞINA SAHİPTİR, ONLAR DUYGUSAL KÜÇÜK ENTELEKTÜELLER DEĞİLDİRLER VE KENDİLERİYLE ALAY EDİLMESİNE ASLA İZİN VERMEYECEKLERDİR.) TÜM İNSAN TOPLUMUNUN YALIN AMA ÖZSEL KURALLARINA UYMA ZORUNLULUĞU ÇABUCAK BİR ALIŞKANLIK HALİNE GELECEKTİR.’’[9]

Meali; Eğer Hz. Marx ve Hz. Lenin’in tasarladıkları dünyada yaşamayı kabul etmiyorsanız, yaşama hakkınız yok demektir. Silahlı işçiler gelip sizi öldürecektir. Bir de ‘’Silahlı işçiler hiç öyle duygusal da değildir’’ diye aba altında sopa gösteriyor. Ahali bu blogda yaptığımız en basit faşizm tanımı neydi? ‘’Benden olmayan ölsün’’, e bu durumda Lenin de faşist değilse kusura bakmayın kimse faşist değildir.

Demek ki neymiş, öyle ‘’Faşizme karşı omuz omuza’’ demeyle faşizm karşıtı olunmuyormuş. Demek ki neymiş öyle bilip bilmeden, okuyup araştırmadan, yırtık dondan fırlar gibi militanlık yapmayla olmuyormuş. 

Ne olur bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın ya, hele taraftar hiç olmayın.

Hadi selametle…


---------------------------------------------------------------------------

[1] Lenin, V.İ, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, 1. Baskı, 1969, ISBN 975-7399-14-0
[2] age
[3] Geoffrey Jukes, The Soviet Union in Asia, 1973
[4] Alvin Toffler, Üçüncü Dalga, Altın Kitaplar Yayınevi, 1981
[5] age
[7] Lenin, V.İ, Devlet ve Devrim
[8] age
[9] age
George Ginsburgs,William B. Simons, The Soviet Union and International Cooperation in Legal Matters, 1988

Osborne, M., Region of Revolt; Focus on Southeast Asia, Pergamon Press Australia, 1970