yeni dünya düzeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeni dünya düzeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2019 Pazartesi

Dedikodu

Selam ahali,

Yazıya da bu şekilde girmeyi özlemişim lan. Uzun zamandır Sapak.Org’da pek de alışık olmadığım bir formatta yazıyorum. İşler de orada baya iyi gidiyor aslında. Ancak hem hayat temposu içinde olup hem de bu proje ile uğraşıyor olunca buralara pek uğrayamaz olduk. Süreç içerisinde biraz yalnız da kaldık. İşin başında “yaparız, ederiz” diyenlerin bir bir ortadan kaybolduklarına da şahit olduk. Ancak bu tarz şeyleri çok da problem etmemek lazım. Kimsenin verdiği söze güvenerek bu işe girmedim en nihayetinde.

İnsanlar böyledir ahali buna alışmak gerek. Bu yazıda anlatacağım şeyler aslında yaptığım bu girizgahla alakalı şeyler değil, tüm bunları “bu kadar zamandır neredeydin?” sorusuna bir cevap olarak kabul ediniz.

Ama benim “alışamadığım” bazı insan davranışları da var bunlardan bahsetmek istiyorum. Aslında planlarım arasında hiç böyle bir yazı yoktu. Planlarım arasında eğitim sistemi vardı, jeostrateji vardı, neo-liberalizm vardı, Marshall yardımları vardı ama gelin görün ki canımı sıkan şeyler var.

Dedikodu, dünyanın en verimsiz eylemlerinden biri olabilir. Çözüm odaklı bir insanın kesinlikle başvurmayacağı bir yöntemdir dedikodu.
Benim “a” kişisi ile bir problemim varsa bunun muhattabı “a” kişisidir. Kalkıp da bunu üçüncü bir şahısla “b” kişisi ile paylaşmam. Çünkü bunun ortada var olan meselenin çözümüne zerre katkısı olmayacaktır.

Gerçi ben ne anlatıyorum ya, insanların arkasından atıp tutan biri bir şeyleri çözmek veya iyileştirmek gibi “iyi” bir şeyi amaçlayabilir mi? “Bizim insanımız şöyle temizdir, saftır, ahlaklıdır” nutuklarına zerre katılmıyorum. Dünya üzerinde hiçbir toplumda “elin ağzı torba değil ki büzesin” diyerek dedikoduyu normalleştiren, “devletin malı deniz yemeyen keriz” diyerek, “bal tutan parmağını yalar” diyerek de hırsızlığı, yolsuzluğu teşvik eden atasözleri bulunmuyordur buna emin olabilirsiniz. Zira insanlar ne kadar kötülük ve ahlaksızlıklar yapıyorlarsa da bunu aleni biçimde ifade etmekten çekinir yaptığının tam tersini öğütler. Bizde ise artık böyle bir çekince kalmamıştır, atasözlerinde bile türlü ahlaksızlıklara cevaz verilir.

Siyasetçiler; omurgasız, hırsız ve yalancı olarak eleştirilir ancak kimse şunu düşünmez, bu insanlar uzaydan gelmediler ki. Bu toplumun içerisinden çıktılar. İçerisinde yaşadıkları toplumun değerlerine gösterdikleri uyumla yine içerisinde yaşadıkları toplumda “çoğunluğun” güvenini ve övgüsünü kazanarak bulundukları makamlara geldiler. Kendi değerlerinize, düşünce dünyanıza ters birini destekler misiniz?

Neyse, konuyu biraz saptırmaya başladığımı farkettim.

Toparlıyorum

Velhasıl kelam, insanların arkasından konuşulması epey ciddi bir konu. Hatta öyle ki buna şiddetle maruz kalan insanlarda delüzyonel bozukluklara dahi sebep olabiliyor. Delüzyonel bozukluktan muzdarip hastalarda aşırı duyarlı ve sürekli tetikte olma hali hakim olur. “Bu benim arkamdan mı konuştu?” “Ben şu ortamı terkettiğimde acaba arkamdan ne diyecekler?” gibi sürekli bir paranoya halinde olduğunuzu düşünün. Olum insanlara bunu yapmaya ne hakkınız var lan?

Hea ben “arkadan konuşulma” işini bu ölçülerde ciddiye almıyorum tabi ki. Hatta ne kadar ciddiye aldığımı şöyle ifade edeyim, şu an bu satırları yazarken arka planda Nesrin Sipahi’den “Keçi vurdum çayıra”yı dinliyorum hehehe

Ancak bu “arkadan konuşulma” işi kesinlikle yavana atılmaması gereken bir mevzudur. Bilinçli ve manipülatif bir şekilde yapılıyorsa büyük ahlaksızlık çözüm(!) amaçlanıyorsa da büyük bir gerizekalılıktır.

Gerizekalılık demişken Rusların yayınladığı yeni haritaları gördünüz mü?




Bakın Türkiye’nin üzerinde ne yazıyor; “Batı Sufi Birliği”


Bir saniye


HAHAHAHAHA


Tamam sakinim


Ruslar oturup düşünmüşler; Orta Doğu’daki ABD hegemonyasını nasıl kırarız diye. Sonuç olarak da tasavvuf düşünceleriyle anti-Amerikancı fakat uslu bir manevi ittifak sağlayabileceklerini Yunus Emre ve Mevlana’yla işi götürebileceklerini öngörmüşler.
Eee Putin boşu boşuna Üçlü Suriye Zirvesinde ayet okumadı. Bizim Kanal 7 ve Yenişafak gibi muhafazakar medya da elinde tuzlukla koştu yine uzatılan bu hıyara. Zamanında Obama da müslüman ilan edilmişti. Yok Alman kayzeri gizli müslüman, yok Kraliçe Elizabeth peygamber soyundan geliyormuş, Napolyon sonradan müslümanlığı kabul etmiş de bunu gizlemiş gibi “aşağılık kompleksi” ürünü anlatılar her daim alıcı bulmuştur müslüman cenahta.
Haritada bir şey daha dikkatinizi çekti mi? Misak-ı milli sınırları ödül olarak geri verilmiş Türkiye’ye ya la. Amerikan emperyalizminden Rus emperyalizmine transferin bonservis ücreti olsa gerek.
Gerçi zamanında Amerikalılar da bu tarz haritaları çok yayınladılar. Graham Fuller’in Türkiye’yi bölgesel güç ilan etmesi mi dersin, Yeni Osmanlıcılık mı dersin gırla teraneler geldi geçti.
Ancak baki olan bir şey var ki biz bu tarz “dedikoduları” çok seviyoruz.
Ne diyelim; coğrafya kaderdir.


Hadi selametle...

11 Şubat 2019 Pazartesi

Anti-Emperyalizm Tekeli

Selam ahali, piyasa ideolojilerinin paket programcı bir mantıkla işlediğini burada defalarca anlattım. Bu aralar galat-ı meşhurlara kafayı fena halde takmış olduğumu son yazıların konularından da anlayabildiğinizi düşünüyorum. Bu sefer ise kendini “anti-emperyalist” olarak tanımlayan cephenin tutarsızlıklarından bahsedeceğiz. Gittiği yere kadar bütün yanlışları düzelteceğiz.


‪Evet, insanımız çoğunlukla, bir şeyin eğrisini doğrusunu araştırarak gerçeği bulma konusunda kendisini pek yormaz. Bu yüzden paket programcı ideolojilerin “müşterisi” çoktur bu memlekette. Çoğu insan, bir kişiyi, akımı ya da grubu kendine otorite edinip tüm konularda onun buyruklarına koşulsuz şartsız bağlılık gösterir, hayatı o bakış açısıyla algılar. Bu oldukça dingilce bir tavırdır ahali. Anti-emperyalizm kavramı da bu deli saçması konjonktür içerisinde bir anlam erozyonuna maruz kalmaktadır. Aslında erozyon doğru bir kelime mi ondan pek de emin değilim zira anti-emperyalizme yamanan bazı özelliklerin olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Anti-emperyalizmi karşılamayan ama onunla aynı pakette yer alan ek özellikler...


Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı oldukça önemlidir ahali. Bugün “tam bağımsızlık” olarak adlandırılan şey budur. Bağımsızlığın yarımı çeyreği olmaz. Şayet ki bir topluluk herhangi bir konuda dahi olsa kendi kararlarını alamıyor “birilerine” bağımlı kalıyorsa orada bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Şayet anti-emperyalizm iddianız var ise, ister ABD, ister Rusya olsun her türlü dış mihrakın egemenliğine karşı durmanız gerekir. Anti-emperyalizm, ‘’uluslar kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidir’’ demektir. Ancak günümüzün at ağızlı sosyalistleri kendi içlerinde büyük bir kavram karmaşası yaşamaktadır ahali. Anti-emperyalizmle Rusçuluğu, Sosyalizmi, Komünizmi bir gören oldukça sakat bir algı toplum üzerinde paradigmalaşmıştır. Anti-emperyalizmi, sosyalizm ile bir gören bu güruh kuvvetle muhtemel ‘’Sosyalist emperyalizm’’ kavramından bihaberdir. Bunun sebebi ise tarih bilmemek, konuyla ilgili doğru düzgün araştırma yapmaksızın her uzatılan hıyara elinde tuzlukla koşmak ve militan gibi boyuna Lenin, Marx okuyup ahkam kesmeye kalkamk olarak saptanabilir. Zira Lenin’in de emperyalizm ile ilgili görüşleri bu yöndedir. Şöyle der Lenin; ‘’Kapitalistlerin, diğer ulusları ezmesi, sömürmesi bir tercih sonucu değildir, onlar bunu yapmaya mecburdurlar.’’ [1] Lenin bu satırların devamında Marx’tan ‘’kapitalist ekonomilerde karın zamanla azalmasının önüne geçilemez’’ alıntısını yapıp Sosyalizmin yapısında onu sömürgeciliğe iten bir şeyin olmadığı[2] sonucuna varır. Ancak Lenin’in vardığı sonuç bile aslında bir iddiadır. Hatta çürütülmeye oldukça müsait bir iddia ve nitekim Üçüncü Dalga isimli kitabında Alvin Toffler da ortaya attığı ‘’Sosyalist Emperyalizm’’ kavramıyla Lenin’i çok güzel tokatlamıştır. Mutlaka okuyun diyebileceğim Alvin Toffler’ın ismi geçen kitabının Türkiye’de şu an için baskısı yok, gerçi yıllardır yok da orası ayrı bir mesele. Böyle faydalı kitaplar pek rağbet görmez güzel ülkemde. Bende de kitabın 1981 yılına ait bir baskısı var, zaten kitabı da görseniz iyice pörsümüş ayakta zor durur bir vaziyette.


Neyse sonuç olarak bu kitabı şu an için edinme imkânınız yok. Bu yüzden geçen sene yazmış olduğum ‘’Komünizm Mitleri’’ başlıklı yazıda Alvin Toffler’ın, SSCB’nin Gine, Malezya, Finlandiya gibi ülkeleri Sosyalizm adına sömürüşünü anlattığı kısımları aktarmıştım oradan takip edersiniz. Bu arada kendime not; bi’ ara bir okunacak kitaplar listesi hazırlayayım buraya.


Velhasıl kelam devrim bilekliği takıp orak-çekiç baskılı t-shirtünü de Che Guavera şapkasıyla ‘’kombinleyen’’ romantik solcular için üzücü bir haberim var. Sosyalist veya Komünist olmak sizi emperyal uygulamalardan geri tutmuyor malesef. Anti-emperyalizm bunlara bağlı bir kavram olmadığı gibi zaman zaman tam karşısında da yer alabilir.  Evet, ezberinizin hayli bozulduğunun farkındayım ancak gerçek budur yüzleşin.


Güncel bir mesele olan Venezuela da bu konuya iyi bir şekilde örneklik teşkil edebilir aslında. Zira şöyle ki, orada da başını ABD’nin çektiği bloğun desteklediği Juan Guaido ve başını Rusya’nın çektiği bloğun desteklediği Maduro olmak üzere iki devlet başkanı var. Bir tarafta dünya petrol rezervlerinin çok büyük bir kısmını elinde bulunduran[3], ya da bulundurmaya çalışan, Venezuela diğer tarafta ise iki farklı koldan gelen emperyalizm…




Bu grafiği doğrudan OPEC’den aldım. Grafiği şöyle bir analiz edelim istiyorum, en çok petrol rezervine sahip ülkelerden;

  • ·         Venezuela; Emperyalizmin en yeni hedefi konumunda, hiper-enflasyon hâkim, ekonomi bitik özetle millet aç aç!
  • ·         Suudi Arabistan; Amerikan Emperyalizminin ileri karakolu durumunda, ruhunu ABD emperyalizmine satmış ulusal onur ve haysiyet bilincinin olmadığı, ABD;’nin fahişesi değil geyşası olmuş etkisiz eleman hükmünde
  • ·         İran; ABD emperyalizminin kurduğu sistemin yeminli düşmanı, İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanya’sına, Soğuk Savaşta ise SSCB’ye ait olan ‘’şeytan’’ unvanının yeni sahibi, Emperyalizmin nefesini her daim ensesinde hisseden ambargolarla mücadele eden bir ülke
  • ·         Irak ve Kuveyt; ABD emperyalizmi eliyle Saddam Hüseyin isimli bir diktatör yaratıldı ve Irak’ın başına geçirildi. Saddam’ın Kuveyt’e saldırmasına yine ABD tarafından göz yumuldu ancak aynı ABD, Saddam Kuveyt’e saldırınca da bunu ve hiçbir zaman var olmamış kimyasal silahları bahane etmiş ve 20.03.2003’de Irak’ı işgal etmişti. Irak ve Kuveyt savaş yoluyla ‘’halledilmiş’’ demokrasi gelmiş, petrol ve refah bir daha geri gelmemek üzere gitmişti. Ha unutmadan hakkını verelim ABD ‘’burada kimyasal silah yokmuş CIA bizi yanlış yönlendirdi’’ diyerek Irak’tan özür de dilemişti. [5]
  • ·         Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar; Tıpkı Suudi Arabistan gibi ruhunu satılığa çıkarmış, ulus bilincini inşa edememiş ve hiçbir zaman bağımsızlık gibi bir davaları olmamış ülkeler
  • ·         Libya; Muammer Kaddafi’nin, dönemin Fransa içişleri bakanı Claude Gueant tarafından ‘’Haçlı Seferi’’ olarak tanımlanan ve Türkiye’nin de katılmış olduğu, 2011 yılında gerçekleşen NATO müdahalesiyle[4] indirilmesiyle ‘’halledilmiş’’ emperyalizmin arzuladığı zemin hazırlanmış ve Libya halkı da refahına bir daha geri gelmemek üzere veda etmiştir.
  • ·         Nijerya; ABD’li politikacı Zbigniew Brzezinski tarafından oluşturulan İslami terör gruplarından[6] Boko Haram’ın terör estirdiği, halkın refahtan fersah fersah uzak olduğu bir başka talihsiz ülke konumundadır.


Evet ahali, gerçekler ortadadır. İkinci Dünya Savaşıyla ABD’nin İngiltere’den ‘’dünya jandarmalığını’’ törenle devralmasından önce İngiltere, coğrafi keşifler esnasından İspanya ve Portekiz, keşifler sonrasından Hollanda ve Fransa, soğuk savaş döneminde SSCB, iki dünya savaşı sonunda gerçekleşen devir teslim sonrasında ABD, elinde kaynağı olan ulusları çatır çatır sömürmüştür. Şu tabloda dünyada yalnızca 22 ülkenin Britanya tarafından sömürülemediğini göstermektedir[7];




Benimsenen politikanın, kapitalizm, liberalizm, komünizm veya sosyalizm olması emperyalizmi önleyici bir faktör değildir. Anti-emperyalizm kavramını sosyalizm tekelinde tutmaya çalışan at ağızlı ve sürekli cahilce retorik kasmaya çalışan militan sosyalistler bu yazıda ortaya koyduğum verileri dürüp üzerine oturabilirler. Sizlerden ricam, lütfen anti-Amerikancı retorik kasıp Amerikan emperyalizmine karşı militanca çığırtkanlık yaparken sosyalist veya daha başka maskeli emperyalizmlerin önünde domalanlardan olmayın. Sizlerden bir ricam daha var aslında,


Lütfen…


Lütfen okuyun ya.


Hadi selametle


------------------------------------------------------

[1] Lenin, V.İ, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, 1. Baskı, 1969, ISBN 975-7399-14-0

[2] age
[3] OPEC Share of World Crude Oil Reserves, https://www.opec.org/opec_web/en/data_graphs/330.htm








 

6 Kasım 2018 Salı

Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler III; Ekonomi

Selam ahali, hazır herkes para meselelerine bu kadar ilgiliyken ekonomiyle ilgili anlatmam gerekenleri anlatayım istiyorum. Gün o gündür ahali. Öncelikle şunu belirtmem lazım ki, konsept olarak bu ve bu yazıların devamı niteliğinde bir yazı olacak. O yüzden önce bunları okuyun ondan sonra gelin.


Daha önce de söylediğim gibi oy verme işlemi yeterliliğe, ehliyete bağlanması gereken çok büyük bir sorumluluktur. Bir Ortadoğu ülkesinde politika yapacak iseniz -hele de bu ülke Türkiye ise- bilinmesi gereken çok şey vardır. Evanjelizm’i ve Siyonizm’i iyi bilmeniz gerekir, Hegel diyalektiğini bilmeniz gerekir. ABD ve AB tarihini -özellikle de Reform hareketleri sonrasını- genel hatlarıyla bilmeniz gerekir. Almanya’da Nazizim’in Rusya’da Komünizm’in Wall Street bankerlerince kurulduğunu ve palazlandırıldığını bilmeniz gerekir. CFR’ı, Bilderberg’i, Trilateral Comission’u, Bones & Skulls’u bilmeniz gerekir. Sermaye sahibi uluslarüstü hanedanları bilmeniz gerekir. Morton Abramowitz’i, Paul Wolfowitz’i, Graham Fuller’i iyi tanımanız gerekir. RAND ve Stratfor gibi think-thank’leri çok iyi bellemeniz gerekir. Sosyoloji ve ekonomi gibi disiplinlere de temel seviyede dahi olsa hakim olmak gerekir.


Ekonomiden anlamak için rakamlarla aranızın çok iyi olmasına gerek yok, sorgulayan bir zihin yapısına sahip olmanız yeterlidir. Basit mantık kaidelerini işletebiliyorsanız anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Ortaya ‘’net’’ ve ‘’brüt’’ diye kavramlar attılar. Bugün işçilerin maaşı vergiler düşülmeden, net değil de brüt olarak verilse ve bu vergiler daha sonra talep edilse isyan çıkar isyan. Hem de bu isyan o kadar büyük olur ki, koskoca Fransız İhtilali bu isyanın yanında meslek lisesi kavgası gibi kalır. Zira bir insanı ne kadar siktiğinden ziyade nasıl siktiğin daha önemli olur bazen. Misal bugün bir de Gayri Safi Milli Hâsıla diye bir kavram var. GSMH koca bir palavradır. Bugün Koç gibi Boyner gibi büyük oluşumlardan yalnızca biri kârını arttırsın, ticari hacmini genişletsin ülke ekonomisi büyüyor, GSMH artıyor. Kişi Başına Düşen Milli Gelirmiş(!) benim cebime 1 lira daha fazla girmiyor ki, ekmeğin fiyatı düşmüyor ki, bunun vatandaşa bir faydası yok ki. GSMH züğürt tesellisidir ahali. Tiyatrodur. Bir taraftan alım gücü 15 yılda %68 düşen bir halk diğer taraftan ekonomisi büyüyen bir ülke. İki istatistik de kağıt üzerinde doğru. Ancak refah böyle bir şey değil ahali. Bir bilim olarak ekonomide bu ve bunun gibi zibilyon tane uyduruk içi boş kavram vardır. Tüm bunların amacı bir algı operasyonu yapmaktır. Şöyle ki; ‘’Siz avamsınız, sizin kafanız böyle işlere basmaz para-finansman işlerini bu işin profesyonellerine bırakın’’ Ancak, öyle bir dünya yok ahali. İnsanlar kendi kaderlerini kendileri tayin edebilmelidir. Belki ‘’birilerinin’’ tanrıcılık oynama hayallerini baltalayacağız ama herkes bu işlerden asgari düzeyde de olsa anlamak mecburiyetindedir. Arka taraf dinle burayı.


Dünyada satın alınabilecek her şeyi düşünün, işte tüm bu malı metayı 10 defa satın alabilecek kadar para bankalar tarafından BORÇ olarak üretilmiştir. Evet, tarafından. Peki, nasıl? Şöyle ki; T.C anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri maddesi altında, para basma ifadesi de yer alır.





Ancak bu yetki 1930 yılında Merkez Bankasına devredilmiştir. [1] Bu noktadan itibaren ise ekonomik sistem adım adım bozulmaya başlamıştır. Merkez Bankası Kanunu'nda 21 Nisan 1994 tarih ve 3985 sayılı değişiklikle Merkez Bankası banknot ihracı yetkisine sınırlama tamamen kaldırılmıştır. [2]





Yani, anayasada TBMM'ye verilen para basma yetkisi, kanunla süresiz olarak Merkez Bankası'na devredilmiştir. Şimdi bu noktadan sonra sorulması gereken asıl soru şudur; para basma yetkisi artık devlete ait olmayan bir kuruluşta, devlet bu paraya nasıl erişecek? Bu sorunun da, Kemal Derviş’ten önce ve Kemal Derviş’ten sonra olmak üzere iki cevabı vardır. Sömürge valisi Kemal Derviş IMF tarafından gökten zembille indirilmeden evvel Türkiye’deki sistem de tıpkı ABD ve FED arasında işleyen sistem gibiydi. Yani, devlet lüzumu hasıl olduğunda merkez bankasından borç alıyordu.


Şimdi araya bir reklam alıyorum. 1801-1809 tarihleri arasında ABD başkanlığı yapmış olan Thomas Jefferson, ‘’Eğer ABD halkı özel bankaların kendi paraları üzerinde basma haklarının kontrolüne müsaade ederse önce enflasyon gelecek, sonra para arzı düşürülecek, kamu harcamaları kısılacak, vergiler artacak, deflasyon olacak. Bu esnada şirketler büyürken halk ellerindeki mülklerden olur ve çocuklar evsiz ve barksız olarak uyanır. Ben banka kurumlarının hürriyetimiz açısından ordulardan daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum’’ demiştir.[3] Tabi ki vergilerin artması, şirketler zenginleşirken halkın fakirleşmesi falan bunlar Türkiye’de olacak şeyler değildir ahali bunlar ABD’ye özgü şeylerdir(!) ABD’de 5 Nisan 1933 tarihinde çıkan başkanlık kararnamesi tüm Amerikan vatandaşlarının ellerindeki altınları Amerikan hazinesine teslim etmeleri gerektiğini buyurmuş aksi halde davrananların da hapis cezasına çarptırılacaklarını bildirmişti. Roosevelt aynı zamanda altın ihracatını da yasaklamıştı.[4] Bugün, Türkiye’de vatandaştan ‘’enflasyonla topyekün mücadele’’ ve ‘’boz doları boz oyunu’’ diyerek altın ve dolarlarını bozdurmasını “rica edenler” yarın işler daha kötüye giderse yalnızca rica etmekle yetinmeyebilir deyip reklamların ardından devam ediyorum.


Kemal Derviş Türkiye’ye tepeden yıldırım gibi düşmüş ve 15 günde 15 ayrı yasa çıkarmıştı. Bu yasalardan biri de Merkez Bankası Yasası 56. Maddedir [5];







Yani, devlet, merkez bankası tarafından basılan paraya hiçbir şekilde erişemez. IMF’nin, Atatürk’ün devletçilik ilkesiyle taban tabana zıt, devletin piyasa üzerindeki rolünü tamamen kısıtlayan politikalarının özeti bir kanun değişikliğiyle karşı karşıyayız ahali. Özel bankaların tiranlığına hoşgeldiniz. Bankalar insanlara kafalarına göre krediler verecek, piyasada kredilerin ve faizlerinin tahsilini karşılayacak yeteri miktarda para bulunmayınca bankalar, Merkez Bankasına diyecek ki; ‘’para bas’’ Merkez Bankası para basacak, ülkede Merkez Bankasının bastığı parayı karşılayacak bir üretim, maddi bir varlık olmadığı için de aradaki fark vatandaşın sırtına yüklenecek. Enflasyon yükselecek, fakirleşeceğiz, Ne güzel İstanbul be! Anayasada TBMM'nin olan para basma yetkisini Merkez Bankasına devretmek sonra da Merkez Bankası devlete hiçbir şekilde borç veremez diye yasak çıkarmak. Affedersiniz ama böyle iş[:)] olur mu?


Bankadan kredi çekmek işte tam da bu mantıki kaideler gereği çok büyük bir ahlaksızlık, sorumsuzluk ve en nihayetinde enayilik ve hırsızlıktır hem de başkaları adına yapılmış bir hırsızlık. Taşeron hırsızlar! Kur’an’da faizin ‘’O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, "Alış-veriş de riba gibidir." demişlerdir. Oysaki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. … Yeniden ribaya dönene gelince, böyleleri ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada. … Ey iman sahipleri, Allah'tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, biliniz ki Allah'a ve Peygamberine savaş açmış olursunuz…’’ [6] gibi oldukça net ve sert ifadelerle yasaklanması da yine bu yüzdendir.


Gazali, benim teolojik açıdan onaylamadığım bir kişiliktir zira kendisi tasavvufçudur, akılcı hareketlerin karşısındadır. Ancak bu yönünün zıttı bir biçiminde bazı konulara yaklaşımıyla da büyük bir felsefecidir. Gazali, ‘’Dirhem ve dinarlar belli bir amaç için yaratılmamışlardır, kendi başlarına hiçbir işe yaramazlar; tıpkı taş gibidirler. Elden ele dolaşmak, alışverişi yönetmek ve kolaylaştırmak için yaratılmışlardır. Malların değerini ve derecesini gösteren SEMBOLLERDİR.’’ … ‘’Tam da bu yararsızlıkları sebebiyle ancak ölçüm birimi olabilirler.’’ … ‘’Bir şey ancak kendine özgü özel bir formu ya da niteliği olmadığı takdirde diğer şeylerle tam olarak ilişkilendirilebilir –örneğin yalnızca renksiz bir ayna tüm renkleri yansıtabilir aynı şey para için de geçerlidir– kendi başına bir amacı yoktur. Ama malların değiş tokuşu için aracılık hizmeti yaparlar.’’ … ‘’Başka mallarla ilişkili olan dirhemler cümledeki edatlar gibidir’’ diyerek çok doğru tespitler yapmıştır. Zira para,  bir sembol olmaktan çıkıp yatırım aracına dönüştüğü an vahşi kapitalizm başlar.

İyi bilinen farkların altında benzerlikler gizlidir ahali. Bugün birbiriyle taban tabana zıt görünen kapitalizm ile komünizmin ikiz kardeş olduğunu çok az kişi dile getirebilmektedir. Kapitalizmin temel doktrini kâr ve faizdir. Kapitalizmde küresel şirketler faiz ile insanları ezer. Komünizm ise bu ikisini, kâr ve faizi, ortadan kaldırır. Böylece komünizmde de, kâr etme imkanı olmadığı için, insanlar bu kez de devlet tarafından ezilir. Hegel diyalektiğine yerleştirelim; kapitalizm(tez)+komünizm(antitez) = ‘’ooo kardeşim eziliyorsun bugün’’(sentez) Bu durumda lazım olan şey kârın ve özel mülkiyetin olduğu ancak faizin olmadığı, paranın ise yalnızca malı, metayı sembolize eden bir kavram olarak varolduğu bir sistemdir.


Geçenlerde ‘’Trump tweet attı, dolar fırladı: borsa sert düştü’’ başlıklı bir haber metnine denk gelmiştim. Eskiden Bahçeli hapşırdı diye yükselen dolar artık Trump tweet attı diye yükseliyormuş. Şayet siz kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi inşa edemezseniz suyun üzerinde sürüklenen bir yapraktan farkınız kalmaz. Ortamlarda ‘’yerli ve milli’’ edebiyatı yapmayla olacak işler değildir bunlar. Atatürk’ün konuyla ilgili çok güzel bir sözü vardır; ‘’Siyasi ve askeri zaferler ne kadar parlak olurlarsa olsunlar iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa bu zaferler sürekli olmaz hemen sönüverir’’ [7] Mustafa Kemal Paşa burada nokta atışı yapmıştır. Biz Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı daha sonrasında ABD ile imzalanan ikili anlaşmalarla bir bir kaybettik. Kemal Derviş de zaten ölmüş bitmiş olan ekonominin üzerine 2001’de tüyü dikti. Türkiye’yi IMF ile tanıştıran Recep Peker’i Toplumsal Çürüme ve Okyanus Ötesinden Gelen Tipolojiler başlıklı yazıda anlatmıştım, önce onu daha sonra da ABD ile imzaladığımız ikili anlaşmaları çarşaf çarşaf ortaya serdiğim Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar! Başlıklı yazıyı okuyup burada anlattıklarımla birleştirin. 2018 yılı itibariyle Türkiye’nin en değerli 100 firmasının toplam değeri 27,5 Milyar dolardır, ki buna THY de dâhil, öte yandan yalnızca Toyota’nın değeri ise 44 Milyar dolardır. [8] Sosyal devlet anlayışını, gelir adaletini sağlayamadığımız gibi son vagonuna bindirildiğimiz neo-liberalizmin, kapitalizmin bile hakkını veremiyoruz. 


CIA, İran’da Musaddık rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan darbeyi organize eden ve resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in, meşhur FDR’nin de uzak akrabasıdır, kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi ismiyle çalışma işine son vermiş, kendini gizleme yoluna gitmiştir. Bu amaçla bir diğer Amerikan istihbaratı olan NSA’in bünyesinde MAIN isimli özel bir teşebbüs kurmuştur. MAIN’in amacı yabancı ülkelerdeki ekonomik manipülasyonları yürütmektir. John Perkins de burada görev almış, kendi deyimiyle, eski bir ekonomik tetikçidir.  Perkins, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere aslında halkın ihtiyacı olmayan projeler ve yatırımlar için kredi verdiklerini, verilen kredileri de yine kendi şirketler grubundan hizmet ve malzeme alımı için kullandıklarını, proje bitiminde kurulan tesisin gelirlerini de kendilerinin aldıklarını aktarır. [9] Böylece kredi faizi, mal veya hizmet satışı ve kurulan teşebbüsten elde edilen gelir olmak üzere ayrı ayrı kalemlerden milyonlarca dolar gelir elde edilir. Ülkenin bu yatırımlarla kalkınması imkansızdır. Somut konuşalım bu modelin adı; YAP-İŞLET DEVRET modelidir. Bugün Türkiye’de yapılan tüm otoyol, köprü ve inşaatlar hem borç para ile yapılmış hem de üretime katkısı olmayan yatırımlardır. Şu an Türkiye’nin dış borcu trilyonlarla ifade edilecek seviyelerdedir. 15 yılda özelleştirmelerden 60-70 milyar dolar gelir elde edildi. Ancak yine bu 15 yıllık süre zarfında faiz lobisi olarak tarif edilen güruha ödenen para; 216 milyar dolardır Yani elde edilen gelirin 3,5 katı! . Hazine müsteşarlığının sitesi halka açık girin kontrol edin. Delik o kadar büyük ki, ne vergi zamlarıyla ne de özelleştirmelerle kapanacak gibi değildir.


Türk Lirasının yaşadığı değer kaybı da bu yüzdendir. Ülkenin içi boşalıyor ahali. Bazı denyolar da çıkıp ‘’TL’ye operasyon çekiliyor, reise sahip çıkalım’’ gibi yaklaşımlar türetiyor. Ancak böyle bir tavır içine girebilmek için ülke menfaati adına çekilmiş bir rest görmek gerekir. Mesela Kıbrıs Barış Harekatı sonucunda ülke ciddi yaptırımlarla karşı karşıya bırakılmış, köşeye sıkıştırılmıştı. İnsanlar, yağ kuyruklarına Kıbrıs uğruna katlandı. Ancak bugün ise küresel sermayenin ‘’iki dediğini bir etmeyen’’ ‘’ne istedilerse veren’’ hatta o yağ kuyruklarından da ağır demagoji içeren propagandalar çıkararak iktidara gelmiş bir ekip var. Yani, ne uğruna bedel ödenecek bir dik duruş ne de sahip çıkılacak bir reis vardır ortada. Ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik durumun sebebini, ‘’dış güçlerin Erdoğan karşıtlığı’’ yahut Rahip Brunson’un tutuklanması olarak ilan etmek en hafif tabirle alıklıktır. Ülkemiz üretmiyor, üretmediği gibi de sürekli tüketiyor. Dışarıya sattığın herhangi bir şey yok. Yaptığın ihracat bir metayı iki parça halinde İTHAL edip montajını yapıp satmaktan ibaret. Yani ihracat yapmak için bile ithalat yapmak zorundasın. E dünyaya herhangi bir değer sunamayan bir ülkenin de parasını kim neden kullanmak istesin ki? Dışarıya ürün satamadığın, ülkene de ziyaretçi veya yatırımcı da çekemediğin için döviz stokların eridi. Aylık cari açığın 3 MİLYAR DOLAR!


Neyse benim yine ateşim çıkmaya başladı. Yazıyı burada bitiriyorum. Şimdi siktirin gidin azıcık kitap mitap okuyun.


Hadi selametle…


---------------------------------------------------


[3] Ralph Keyes, Rules of Misqutation – 1992
[4] James Rickards, Çöküşe Giden Yol, 2017
[6] Bakara - 275,278 ve 279
[7] Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinden Seçmeler - http://www.ata.tsk.tr/content/media/01/soylev_ve_demecleri.pdf
[8] BrandFinance Brand Value by Country 2018 Global 500 2018
[9] John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları





13 Haziran 2018 Çarşamba

Nevrotik Bir Vaka Olarak Türk Toplumu; Tasavvuf ve Çilecilik

Selam ahali, nevroz nedir bilir misiniz? Öyle lastik yakmalı bayram olanından bahsetmiyorum, psikiyatrideki nevrozu konuşacağız. Nevroz en özet tanımla kişinin düşüncelerine uygun yaşayamamasının oluşturduğu rahatsızlık hissidir. Yani, teori ile pratik birbirini tutmadığında ortaya çıkan huzursuzluk ve sonrasında gelişen davranış bozuklukları. Bunun temel kaynağı insanın kendi içinde ister istemez tutarlı olmaya meyil etmesidir. Hatta insanın bu tutarlılık arzusundan faydalanmak adına bazı manipülasyon teknikleri de geliştirilmiştir. Mesela bunlardan biri Benjamin Franklin tekniğidir. Benjamin Franklin etkisine göre kişi, birine iyilik yaptığı zaman bilinçaltında iyilik yaptığı kişi için ‘’ben bu kişiyi sevmeseydim bunu yapmazdım’’, ‘’ben bu iyilikleri yapıyorsam bu kişiyi seviyorumdur’’ düşünceleri oluşmaya başlıyor. Bunun sebebi de zihnin, yapılan eylemi tutarlı kılma, mantıklı bir zemine oturtma çabasıdır. Bu teknik halk arasında ‘’kız tavlama taktiği’’ olarak da anlatılır hehehe. Şimdi işin makarasını bir kenara bırakalım sonda söyleyeceğimi başta söylemek gibi bir aptallık yapayım müsaadenizle; tasavvuf öğretileri de pratikte uygulanamayacak saçmalıklardan oluştuğu için Türk toplumunda nevrotik bazı bozukluklara yol açmıştır.

Daha önce blogda tasavvufun hep Müslümanlar açısından, Müslümanları ilgilendiren sonuçlarından bahsetmiştim. Şimdi biraz, inanmayanları da ilgilendiren, tüm insanlığı etkileyen sonuçlarından bahsedeceğim. Öncelikle tasavvuf nedir ne değildir tekrar bi’ hatırlayalım. Tasavvuf tarihin bazı dönemlerinde panteizm(Vahdet-i Vücud) bazı dönemlerinde de panenteizm(Vahdet-i Şühud) olarak karşımıza çıkmaktadır. Panteizm ile panenteizm arasında da esasında öyle ahım şahım bir fark yoktur. Panteizm(Vahdet-i Vücud) tüm varlıkların bir olduğunu ayrı ayrı bir varlıklarının bulunmadığını, her şeyin tanrı olduğunu söyler, panenteizm(Vahdet-i Şühud) ise panteizmde olduğu gibi Evren'in kendisinin tanrı olduğunu kabul etmenin yanında tanrıya ayrı bir varlık daha verip evrenleri bu tanrının bir parçası olarak yorumlar. Matematikte kümeler diye bir konu vardı ya hani, panenteizmde(Vahdet-i Şühud) evrenler bir kümeyken tanrı da bu kümeyi kapsayan evrensel kümedir. Yani bu iki anlayışın birbirinden farkı yalnızca aynı rengin tonları kadardır. İslam’da ise Allah zamandan ve mekandan münezzeh olduğu için evrenlerle mukayese edilemez. Bu iki anlayış(panteizm ve panenteizm) da Allah’ı maddeye indirgediği için İslam tüm bu bakış açılarını toptan reddetmektedir.

Peki, her şeyin tanrı olması neden kötüdür? Eğer her şey tanrı olursa iyi ve kötü kavramları var olamaz. Çünkü herkes tanrı ise her şey ‘’olması gereken’ ’dir, hiçbir şey iyi veya kötü değildir. Çünkü tanrıları sorgulamak kimin ne haddine ki? Peki ya kötülük yapan tanrı olabilir mi? İyi ve kötü kavramlarının olmadığı bir dünyanın nasıl bir kaosa sürüklenebileceğini tahayyül edelim biraz. Hırsızlıklar, adam öldürmeler, tecavüzler… Bunların hepsi meşrulaşacaktır. Zira kötülük diye bir şey yok ki. Ceza mı? Tanrıları kim nasıl cezalandırabilir ki? New Age denen zımbırtı tam olarak budur. Küresel elitin Mevlana seviciliği de New Age ruhçu ve Sufi akımları finanse etmesi de tam olarak bu yüzdendir. Yeni dünya düzeninin dini bu olacaktır. Çünkü tanrılar(!) böyle istemektedir.

Tasavvuf ve İslam’ın taban tabana zıt öğretiler olduklarını gördük. Tasavvufun İslami bir şeymiş gibi servis edilmesinin sonuçlarını ise günümüz toplumunda net bir şekilde görmekteyiz. Celaleddin Rumi ‘’Tanrı dedi ki; bu veliler benim çocuklarımdır’’ [1] derken Allah Kur’an’da ‘’Rahman, çocuk edindi dediler. And olsun ki pek çirkin bir söz söylediniz’’ der. [2] Teoriyle pratiğin çelişmesini geçtim daha teoriler kendi aralarında çelişiyor. Doktrini bu olan bir toplumun sağlıklı olmasını beklemek saçma olur zaten.

Ruhçu felsefenin en önemli öğretilerinden biri de asketizm yani çileciliktir. Hıristiyan çileciliği de aynı şekilde spiritüalizm kaynaklıdır. Bildiğiniz üzere günümüz Hıristiyanlığını sistematize eden kişi Pavlus’tur. Roma vatandaşı olan Pavlus, Roma’nın pagan dinine mensup bir kişi değildi, Yahudi’ydi. Ancak bu pagan öğretilerden oldukça etkilendiğini görüyoruz. Zira Pavlus’un tezi tam anlamıyla Yahudilikten kopuştu. İsa peygamberin mirasını paganizmle yoğurup ortaya bir melez çıkarmıştı, tıpkı Mevlanaların, Yunus Emrelerin İslam’a yaptığı gibi. Pavlus’un dini günah temeli üzerine inşa edilmiştir. Şayet insanları doğuştan günahkâr olduklarına inandırabilirse kendisinin bulmuş olduğu kilise kurumunu ilelebet payidar kılabilecekti. Bu sebeple meşhur ilk günah teorisini geliştirmiştir.  Rahmetli Aytunç Altındal bu mevzuyu çok güzel ifade eder; [3]





Özellikle altı çizili yerleri dikkatle okuyun. Acı çekmek Pavlus’un sistematize ettiği Hıristiyanlık için önemli bir gerekliliktir. Çünkü Pavlus Yahudi olmayan herkesten vaftizle arınmasını ve çarmıha gerilen İsa gibi acı çekerek doğuştan sahip olduğu günahlarını affettirmesini istiyordu. Pavlus’a göre vicdanın temizliği yani Kur’an’da tevbe olarak tanımlanan derin pişmanlık hissiyle birlikte verilen sözler insanı masum kılmaya yetmezdi ve bir ‘’arınma’’ mutlaka gerekliydi. Hatırlarsanız Amerikan Emperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny başlıklı yazıda Protestan kolonilerin Yeni Kıta’da terör estirmelerinden, katliamlar yapmalarından ve bu eylemlerinin dini temellerinden bahsetmiştim. Okumayanlar mutlaka okusunlar, bu kolonilerin oradaki yerlileri çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmeleri de Pavlus Hıristiyanlığının oluşturduğu nevrotik travmanın ürünüdür. Çünkü şayet acı çekmek insanı masum kılmanın tek ve kaçınılmaz yoluysa insanlara işkence etmek aslında onlara kötülük yapmak değil aksine iyilik yapmaktır. Böylelikle iyi ve kötü kavramları ıskartaya çıkar. Böylelikle her türlü kötülüğü, iğrençlikleri, sapıklıkları, katliamları ve tecavüzleri din adına meşrulaştırabilirsiniz. Heyoo kötülük diye bir şey yok ki ben sana aslında iyilik yapıyorum bu yolla tekâmül edecek, benliğinden kurtulacak ve tanrı olacaksın(!) Gelin farazi değil tarihten konuşalım. Meşhur engizisyon mahkemelerinin verdiği insan yakmalı, kazığa oturtmalı, kesmeli biçmeli cezalar Kilise tarafından esasında bir ‘’arınma’’ olarak nitelendirilmiştir. Batının tarihi bu tür şeylerle doludur. Pavlus’un Hıristiyanlık içerisine soktuğu pagan öğretiler en nihayetinde sırf çeyrek yüzyılda iki kanlı dünya savaşıyla 60 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Bertrand Russel İspanyolların Meksika ve Peru’da bebekleri önce vaftiz edip ardından da beyinlerini dağıttıklarını ve böylece bu bebeklerin cennete gidişlerini garantilediklerini aktarır. [4] Bakın yine ‘’ben aslında sana kötülük değil iyilik yapıyorum’’ martavalı, olum bunlar cidden psikolojisi sağlam birinin yapacağı işler değil ya. Tarihten nesiller boyu aktarılarak gelen nevrotik bir travma!  Haybeye acı çekmeye çok ulvi anlamlar yüklemek oldukça sakat bir bakış açısıdır. Hayır, güzel kardeşim, acı çekince hayatta level atlamıyorsun. Üzerinden ders çıkarılmamış her acı boşuna çekilmiştir. Acı çekmek insana ille de bir şey katmak zorunda değildir.

Bu işkenceci çileci anlayışın tasavvuf ve İslam soslarıyla bezenmiş hali ise çilehanelerdir. Az yiyerek, az uyuyarak ve çeşitli bazı rahatsız koşullarda yaşamını idame ettirerek kurtuluşa ereceğine inanır bizim Sufiler de. Yoldan rastgele bir Müslüman çevirin, size bu çilehanelerde ömürlerini çürüten insanlığa zerre faydası olmamış, ‘’iyi amelden’’ fersah fersah uzak olan bu pasifist, uyuşuk, faydasız denyoları örnek gösterecektir ve şöyle de ekleyecektir; ‘’biz imanımızda onlar kadar samimi olamıyoruz, onların yaptığını yapamıyoruz.’’ E yapamazsın tabi, çünkü bunları yapmak saçma, mantıksız, akıl dışı. Tasavvufta fenafillaha ulaşmak için yapılması gereken üç şey vardır; terk-i yar, terk-i diyar, terk-i terk. Yalnız sonuncusu çok iyi ya, onu da terk ediyorum, bunu da terk ediyorum, seni de terk ediyorum, terk etmeyi de terk ediyorum ulan. T*rk you!

Durun lan dağıtmayın hemen konuyu, ne diyorduk hah, bu öğretilerin uygulanamazlığı kişide içten içe bir huzursuzluk ortaya çıkarır. Zira hem buna inandığını iddia edeceksin hem de yaşamınla bu iddianın fersah fersah uzağında olacaksın, nevroz için en müsait zemin. Böylelikle namaz kılan ancak yalan söyleyen, oruç tutan ancak türlü türlü ahlaksızlıktan geri kalmayan, domuz eti yemeyen ancak çatır çatır faiz ve kul hakkı yiyen insanlar ve bu insanlardan oluşan bir toplum elde edersiniz.

Peki, ne yapmalı? Hani son zamanlarda konuşuluyor ya ‘’İslam’da reform’’ diye, reform değil format atmak lazım format! İslam medeniyetinin 13. yy’da tasavvuf tarafından kaydırılan paradigması tekrar özgül eksenine oturtulmalıdır.  Hatırlarsanız İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf başlıklı yazıda başta Biruni olmak üzere İslam medeniyetinin altın çağını yaşatan akılcı hareketin temsilcilerinden örnekler vermiş, 8-13. yüzyıllar arasını domine eden bu geleneğin tasavvufun benimsenmesiyle yerle bir oluşundan bahsetmiştim. Akılcılığın terk edilmesinden sonra insanlara oksijensiz ortamlarda hababam zikir çekmeyi, çilehanelerde vakit geçirmeyi ve miskinliği öğütleyen tasavvuf bu coğrafyanın hakimi olmuştur buradan sonrasını ise ben değil İbn-i Haldun söylesin; ‘’akletmek Müslümanlar tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler.’’ [5]

Lütfen ‘’tasavvufu kim okuyor ki ya’’ diye düşünmeyin. 13. yüzyıldan günümüze çok uzun bir zaman var, bu kadar sürede bu öğreti insanların DNA’sına bile işler. Ki işlemiştir de zaten, Müslümanların son yüzyıllarda dünyaya ne katkısı oldu? Buluşların, bilimsel gelişmelerin hangi bölümünde varlar? Miskinliği öğütleyen tasavvuf öncesinde bilimde müthiş işler başaran medeniyet şimdilerde olduğu yere çöküp kalmıştır. Hatta şarkısı bile var, bakınız;




Adımız miskindir bizim diye şarkı söyleyen insanlar pek tabi ki üretimin, bilimsel gelişmenin hiçbir safhasında var olamazlar. Bu sadece dini bir mesele değil başlı başlına bir zihniyet problemidir. Format lazım derken kastım budur ahali, toplum olarak bir silkelenme şarttır. Üretmenin karşısında duran, pasifliği, miskinliği öğütleyen ne kadar öğreti, ideoloji, fikir akımı, kurum, kuruluş varsa topunun Allah belasını versin. Bize uyutan bir meltem değil, taş üstünde taş bırakmayacak bir kasırga lazımdır ahali. 

Bugüne kadar bildiklerimizi, bize anlatılagelenleri, kültürü, gelenekleri her bir şeyi bir kenara bırakarak ve yalnızca önümüzdeki metne odaklanarak Kur’an’ı okumak ile başlanabilir. Gerçi bu yalnızca var olanı geriye kalan şeylerden bağımsız bir şekilde ele alabilmek de ayrı bir zihniyet meselesidir.

Yalnızca karşındakini okumak, dinlemek tahayyül etmek ve başka herhangi bir parametre gözetmeksizin yalnızca ‘’onu’’ değerlendirmek, bize lazım olan şey budur ahali.



Selametle…


-----------------------------------

[1] Mesnevi Cilt 3, 7-8. Beyitler
[2] Kur’an 19:88,89
[3] Aytunç Altındal – İsa’nın Üç Yüzü
[4] age
[5] İbn-i Haldun – Mukaddime





6 Haziran 2018 Çarşamba

Küresel Gücün Olumlu Çağrışımları; 2002'de AK 2018'de İYİ

Selam ahali, AKP iktidar partisi olduğu için en çok onlara sallıyorum ama diğerlerini de kesinlikle göz ardı etmemek gerekir. Malumunuz, küresel güçler işlerini Hegel diyalektiği ile yürütür. Normal şartlar altında kabul ettiremeyeceğiniz bir talebi bu yolla çok daha kolay bir şekilde kabul ettirebilirsiniz. Ortaya önce bir tez atar ardından karşısına bir anti-tez koyarsınız ve bunların çarpışmasından elde edeceğiniz sentez ile yolunuza bakarsınız. Kapitalizm v Komünizm ve sağ v sol bunun en net örnekleridir. Günümüzde ise İslamcı ve seküler kesim kutuplaşmasıyla yaşıyoruz bu süreci. Benimse hiç topu buralarda dolaştırasım yok ahali.

2002’de internet pek yaygın değildi, bilgiye ulaşmak şimdiki gibi kolay değildi. AKP 2002’de tıpkı ABD’de Reagan’ın 1980’de yaptığı gibi[1] tam aksini beyan ederek ülkeyi küresel güçlere teslim etmiştir. Üstelik bunu yaparken de onlarla savaşır göründüler. Ancak şu an 2018 yılındayız ve artık bilgisizliğin de cahilliğinde affı yok. Bu yüzden şu anda küreselcilerin fink attığı bir diğer partiden daha bahsedeceğim. Lütfen sandalcıya teslim olmayın.

Kevser Selda Tandoğan Demirel ismini duydunuz mu? Brezilyalı sol açık gibi ismi olan bu ablamız Meral Akşener’in danışmanlarından biridir. Hatta bu olay epey de ses getirmişti. Peki neden? Selda Tandoğan Demirel daha önce 2011 yılında AKP’den aday adayı olmuştu. [2] Bunlar dönemin AKP Adıyaman ili temayül yoklaması listeleri;






AKP’den aday olunca bu güncelleme de otomatik yükleniyor herhalde hehehe




Neyse şimdi işin magazin kısmını bir kenara bırakalım. Asıl üzerinde durulması gereken konu şu ki Selda Tandoğan, Denge ve Denetleme Ağı isimli bir STK’nın sözcüsüdür. [3] Bu STK, Amerikan NDI(National Democratic Institute) desteğiyle kurulmuştur. [4] CIA, İran’da Musaddık rejiminin devrilmesinde resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in(meşhur Franklin Roosevelt’in de akrabasıdır) kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi eliyle çalışma işine son vermiş ve kendini gizleme yoluna gitmiştir.  Bu amaçla NSA bünyesinde MAIN isimli özel şirket ekonomik manipülasyonlar için kurulmuştur. [5] Bunun yanı sıra Amerikalıların NGO(Non-govermental Organizations) dediği STK’ları habire fonlayan ve organize eden NED(National Endowment Democracy), NDI(National Democratic Instute), IRI(International Republician Instute) gibi think-tank’ler mantar gibi türemiştir. Türkiye’de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları işte böyle karmaşık bir ilişkiler yumağı içerisinde işlemektedir. Bugün bu sivil toplum kuruluşları TÜSİAD’da, TESEV’de, iş dünyasının çeşitli kollarında, siyasi partilerin içerisinde ve en çok da hayır kurumlarının içerisinde varlıklarını sürdürmektedir. NED, NDI ve IRI’nın Türkiye’de kurmuş oldukları örümcek ağını andıran ilişki yumaklarını Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında isimli kitabında çarşaf çarşaf ortaya sermiştir. Blogda çoğu zaman hatta her fırsatta ‘’sivil toplum kuruluşlarının esasında ‘’sivillik’’ ile uzaktan yakından alakaları yoktur’’ dememin sebebi işte tam olarak budur ahali. Unutmayın Mustafa Yıldırım – Sivil Örümceğin Ağında bu kitabı mutlaka edinin.

Reklamların ardından devam ediyorum. Ben açıkçası bu tarz ilişkiler içerisinde olan insanların ülke yönetiminde bulunmalarını istemiyorum. Tamamen takiyye yapıyor olsalar bile bu durum yine de bağımsızlığı töhmet altında bırakır. Kişi, savunmak zorunda kalacağı şeyleri yapmamalıdır. Eğer bir şeyi söylemeye utanıyorsanız o şeyi yapmamalısınız hatta yapmamalısınız değil yapmayacaksınız! Söylemeye utandığınız gibi yapmaya da utanacaksınız. Ha bunun tersi de geliştirilebilir tabi. Bir şeyi yapmaya utanmıyorsanız söylemeye utanmayacaksınız. Göt olmayın net olun.

Meral Akşener’in iletişim ve teknolojiden sorumlu yardımcısı Taylan Yıldız’a gelelim şimdi de. Stanford üniversitesi, Google’da pazarlama müdürlüğü vs. müthiş bir kariyer. 2018 yılında Google’daki işinden ayrılıp İYİ partiye katıldı. Google’ın yalnızca bir arama motoru olmadığını iyi biliyoruz. Toplumsal hafızayı yoklamakta ve analiz etmede oldukça etkili bir araçtır. Amerika’da devletle sıkı bir iş birliğinde bulundukları da bir gerçektir, Google’ın kurucusu Sergey Brin’in John Hepkins University ve CIA iştirakiyle oluşturulmuş olan CTY(Center for Talented Youth)’de yetiştiği de yine bilinen bir gerçektir e zaten Rusya da Google’ın karşısına Yandex’i boşu boşuna çıkarmadı. İstihbari anlamda önemli bir nokta burası. Ancak yine de elimde Taylan Yıldız ile ilgili ‘’aha’’ diyeceğim bir veri olmadığı için net konuşamıyorum. Kimseyi de bir şey ile itham etmek istemiyorum. Zaten adamı da bazı çevreler linç etti. Ancak Banu Avar’a da bi’ kulak verelim;



‘’Google’ın pazarlama müdürleri eğer dolaşıyorsa bir yerde, dikkat etsin birileri’’ benim de sizlere söyleyebileceğim yegâne şey budur ahali, dikkatli olmakta fayda var. Zaten hâlihazırda Selda Tandoğan Demirel’e parti içerisinde görev veriliyorsa Taylan Yıldız’ın manipülatif bir Google personeli olup olmaması çok da bir şeyi değiştirmez. İYİ Partinin gelişi 2002’de AKP’nin gelişiyle ciddi benzerlikler taşıyor aslında. O dönemde de bıkkınlık havası hakimdi şimdi de, 2002’nin AKP kadrosunda da Abdullah Gül, Ali Babacan, Kemal Derviş, Mehmet Şimşek gibi küreselciler fink atıyordu 2018’in İYİ Parti kadrosunda da. Peki, 2002’de kadrosunda küreselciler bulunan AKP artık bu kadroları tasfiye etti AKP’yi desteklemeliyiz diye mi düşünmeli? Bu oldukça denyoca bir tavır olur hatta AKP’nin meşhur IMF argümanına benzer. ‘’IMF’ye borcu kapattık hamdolsun ekonomimiz çok iyi’’ IMF’ye borcu sıfırlamış olabilirsin ancak bugün itibariyle Türkiye’nin dış borcu 1 triyon lirayı aşmış durumdadır. Hazine müsteşarlığın sitesi halka açık gir kontrol et. Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26. IMF’den borç almazsın gider ‘’ya ya ya ye ye ye koko jambo’’ kuruluşundan borç alırsın. Mesele IMF tipi politikalardan kurtulabilmektedir. 2002’deki kadro bugün var olmayabilir ancak parti aynı parti anasını satayım. Ayrıca küresel güçlerin AKP’yi boşladığını veya aralarındaki ilişkinin bittiğini falan da düşünmesin kimse. İbrahim Kalın diye bir adam var, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü. Göreve ilk geldiği zamanlarda televizyonda denk gelmiştim bir keresinde. Bana AKP’nin genel yapısından epey farklı gelmişti. Gerek İngilizcesi gerek Türkçe konuşurken kullandığı üslup ve beden dili ‘’oha olum AKP’de böyle bir model de mi var?’’ dedirtmişti. Kendisini biraz araştırayım dedim. İstanbul Üniversitesi tarih bölümünden mezun olduktan sonra doktorasını George Washington Üniversitesi'nde beşeri bilimler ve karşılaştırmalı felsefe alanında yapmış ve College of the Holy Cross’da da dersler vermiş. Kitaplar makaleler falan epey sağlam bir kariyer, hakkında da garip bir şey bulamamıştım. Today’s Zaman’da falan yazmış bildiğin normal AKP’li. Ancak yakın zamanda Banu Avar’ın katıldığı bir programı izlerken konu birden İbrahim Kalın’a geldi. Banu Avar da tıpkı benim gibi kendisini araştırma ihtiyacı hissetmiş ve o da hiçbir şey bulamamış sonrasını ise kendisinden dinleyelim;





Vakti zamanında Wikileaks İbrahim Kalın’ın Stratfor ile olan ilişkilerini yayınladı ancak bu linkler de malum temizlik operasyonuyla uçurulmuş durumda. Bknz. https://www.wikileaks.org/gifiles/docs/3573985_fw-extraordinary-achievement-.html

‘’Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26’’ demiştim oradan devam ediyorum. Tıpkı IMF gibi üç harfli olan iki kuruluş, AJC ve ADL’den madalya alan da, Abraham Foxman ile el sıkışan da sayın reis-i cumhurumuzdu.




 



Bu fotoğrafları unutmayın, unutturmayın. Ortamlarda ‘’yerli ve milli’’ diyenlerin Siyonist kuruluşlardan ödül aldıklarını unutmayın. Bu nasıl siyaset Allah aşkına? Dik durun lan azıcık! Daha ne kadar uyuyacaksın? Yol ver gitsin hepsine. Unutmayın her zaman bir seçim hakkınız ve bir şeyleri değiştirmek adına iradeniz vardır, kullanın o iradenizi, pabuç bırakmayın artık bu tiplere. Çok zor bir şey değil ahali kimse mutlak hakim değil. Lütfen sandalcıya teslim olmayın. Daha önce yapılan hataları tekrar etmeyelim lütfen.

O değil de 2002’de AK, 2018’de İYİ ulan hep mi olumlu çağrışımlı kelimeler be. İyi mi böyle?

Hadi selametle…

--------------------------------------------

[1] Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler II; Hanedanlar

[5] John Perkins – Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları









5 Mayıs 2018 Cumartesi

Dünyayı Semboller Yönetir!


Selam ahali, son yazılarda hafiften bi’ felsefe yaptık ancak herhangi bir eksen kayması yaşamıyoruz. Felsefe benim için yalnızca kavramların daha net anlaşılabilmesi için bir araç olabilir. Ara ara bu tarz şeyler yapacak olsam da merak etmeyin çizgimizi bozmuyoruz. Şimdi bol fotoğraflı, epey cafcaflı dallı budaklı bir yazı okuyacaksın.

‘’Dünyayı kanunlar ve sözler değil, semboller ve işaretler yönetir’’ der Konfüçyüs. Bilenler bilir, ben öyle pek sevmem doğu felsefelerini, mistisizmi falan ancak yiğidin hakkını da teslim etmesini biliriz. Konfüçyüs çok doğru bir tespit yapmıştır bu noktada.

Bugün zafer işareti dendiğinde herkesin kafasında aynı şey canlanır. Şu;



Bu işaretin doğrusu benim verdiğim görseldeki gibi parmakların hafif yatık pozisyonda tutulmasıdır. Öyle PKK’lıların yaptığı gibi değil. Aşağıdaki fotoğraf, İzmir Selçuk’ta bulunan Efes antik kentinden bir kabartmaya ait.



Bu ablamız, duruş pozisyonundan da çıkarabileceğiniz üzere, Yunan mitolojisinde zafer tanrıçasıdır ve adı Nike’dir. Yunan’ın zafer tanrıçası hem ismiyle hem de duruş pozisyonu itibariyle malum spor malzemeleri firmasına ilham kaynağı olmuştur. Karşınızda Nike;

 


Nike, bu ‘’zafer’’ muhabbetini epey sevmiş olacak ki yalnızca isminde ve logosunda yer vermekle yetinmemiştir. Bunlar Nike’ın victory isimli forma kalıplarıdır.


Bu kalıplar ile birçok futbol takımına formalar ürettiler. Mesela Meksika milli takımının 2006 Dünya Kupası forması;



Manchester United 2009;


Bizim Trabzonspor’a da bu formalardan yaptılar. Hatta Burcu Esmersoy’a da giydirdiler hehehehe

 



Bunlar ise 2015-2016 sezonu için modernize edilen victory kalıpları;




Görüldüğü üzere Nike victory sevdasından vazgeçmek niyetinde değildir. Ne diyelim Allah mesut etsin.

Hala var mı bilmiyorum ama eskiden gazetelerde ‘’sarı sayfalar’’ diye bir bölüm vardı. İş ilanları, satılık, kiralık mal mülk ilanları komple burada yer alırdı. Hatta öyle ki insanların zihninde ilan kelimesi ile sarı renk bağdaşmaya başladı. Bugün ise bu ilan işlerinin en yoğun döndüğü platform olan sahibinden.com’un sarı rengi kullanması tesadüf değildir. Nike’ın da sahibinden.com’un da yaptığı başarılı birer toplum hafızasına hitap yöntemidir. Tabi Nike’ın durumunda eski Mısır’dan antik Yunan’a oradan Roma’ya, Roma’dan da günümüz Avrupa medeniyetine doğru yaşanan kültür aktarımının da etkisi vardır. Ancak bu durum hiçbir şeyi değiştirmez. Bunlar gayet başarılı toplumsal hafızaya hitap yöntemleridir. Şimdi gelelim Konfüçyüs’ün söylediği ‘’dünyayı yöneten’’ sembollere.

Antik Mısır’dan başlatıp günümüz Avrupa’sında bitirdiğim(ki oradan da Amerika’ya devam etmiştir) kültür aktarımının en güçlü gözlendiği yer hiç şüphesiz Avrupa Birliği’dir. 1957’de Roma Anlaşması ile resmen kurulmuş olan[1] AB(eski adı ile AET) için sık sık ‘’yeni Roma İmparatorluğu’’ ifadeleri kullanılır. Google’a ‘’European Union’’ ve ‘’Roman Empire’’ kelimelerini beraber yazıp aratın karşınıza farklı farklı tarihlere ait yığınla şey çıkacaktır. Hıristiyanlar –özellikle de Evanjelikler- İncil’de yer alan ‘’Gördüğün canavar bir zamanlar vardı, ama şimdi yok. Biraz sonra dipsiz derinliklerden çıkacak ve yıkıma gidecek. Yeryüzünde yaşayan ve dünya kurulalı beri adları yaşam kitabına yazılmamış olanlar canavarı görünce şaşacaklar. Çünkü o bir zamanlar vardı, şimdi yok, ama yine gelecek’’[2] ifadelerini Roma’nın geri döneceğine yormaktadır.


AB birçok farklı yerde kullandığı sembollerle bu meseleye atıflar yapmıştır. 2 Euro’nun üzerinde boğanın üzerinde oturmuş bir kadın tasvir edilir;



Bu sembol de yine İncil kaynaklıdır. ‘’Ve beni Ruhta çöle götürdü; ve yedi başı ve on boynuzu olan küfür isimlerile dolu kırmızı canavarın üzerine binmiş bir kadın gördüm.’’[3] Bu tasvir ‘’Babil’deki fahişe kadın(Whore of Babylon)’’ olarak isimlendirilmiştir. Yani şu;



Bu tasvir yalnızca paranın üzerinde değil daha başka birçok yerde daha karşımıza çıkmaktadır, bakınız;





Babil kulesinin temsili tasviri şu şekilde yapılmaktadır;



Aha bu da Fransa’nın Strasbourg kentinde yer alan Avrupa Birliği Parlamento binası;



Hıristiyan Avrupa neden tüm kutsal metinlerde lanetle anılan Babil’in ezoterik sembollerini kullanmış ve yeni bir Babil Kulesi inşa etmiştir? Bunun yalnızca tek kelimelik bir cevabı vardır ahali; Evanjelizm! ‘’AmerikanEmperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny!’’ başlıklı yazıda bu meseleyi epey bir ayrıntısı ile anlatmıştım, tekrar oralarda top çevirmek istemiyorum ancak özet olarak Evanjelizm’in Tanrı’ya kafa tutmak üzere bir doktrini olduğunu ve bekledikleri İsa Mesih’in gelişi için dünyadaki kötülükleri desteklediklerini hatırlatmış olayım. Yani demem odur ki Fransa’nın orta yerine Babil kulesi dikmekle Nike’ın victory desenli forma yapması aynı şeyler değildir. İşte ben bu noktada art niyet ararım. Zaten Konfüçyüs de dünyayı semboller yönetir derken böyle olayları kast etmektedir.

Şu fotoğrafa bir bakınız. Yıl 2004 yer Roma, Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’nin AB üyelik süreci çerçevesinde AB anayasasını imzalıyor.


Ancak siz eğer tarih bilmezseniz, sembolizmin günümüz dünyasındaki önemini bilmezseniz, size Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak tarihin en büyük Türk ve Müslüman düşmanlarından biri olan Papa III. Innocent’in heykeli önünde imza attırırlar. Gerçi ben bilmediklerini de zannetmiyorum ya neyse. Ben öyle pek de milliyetçi bir insan değilimdir, tarih tarihte kalmalı der ve tarihten yeni yeni husumetler çıkarılmasını yanlış bulurum ancak bu olay çok bariz, o kadar da değil ya.  Hani şu fotoğraf hakikaten rezillik, ayin sahnesi gibi ortam. Bizimkiler anlaşma imzaladıklarını zannededursun Avrupalılar orada bir ritüeli yerine getirdi ve resmen bizimkileri t*ş*k oğlanına çevirdiler. Hani diplomatik bir toplantıda biri gelip yanağınızdan makas alsa nasıl aşağılanmış olursunuz bir düşünün hah işte bu olay ondan bile daha büyük bir aşağılanmadır.

1538’de Babaros Hayrettin Paşa komutasındaki donanma Preveze’de, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasına ağır bir yenilgi yaşatmıştı. 2011’de ise Kaddafi’nin Libya’sına NATO müdahalesi gündeme gelmiş ve hatta dönemin Fransa içişleri bakanı Claude Gueant bu müdahale için ‘’Haçlı Seferi’’ demişti açık açık. [4] Türkiye’nin de iki gemi ile katıldığı bu ‘’Haçlı Seferi’’ Andrea Doria isimli bir gemi tarafından komuta edilmişti. Gerçi artık buna da sembolizm denir mi orasından emin olamıyorum zira kör göze parmak sokarcasına alenen yapılmış bir eylem bu.   

Roma’da imzalanan AB anayasasını anlatırken, ‘’Gerçi ben bilmediklerini de zannetmiyorum ya neyse’’ diye bir ifade kullanmıştım. ‘’Neyse’’ değil, bakın şimdi bunların sembolizmi gayet de iyi bildiklerine ve hatta uyguladıklarına dair bir şey anlatacağım. Kadıköy’deki GATA’yı bilmeyen yoktur. Askeri hastanelerin Sağlık Bakanlığı’na bağlanmasının ardından oranın yeni hali şu olmuştur;


Bu öyle rastgele verilmiş bir padişah ismi değildir. Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart olayında yer alan subayların büyük çoğunluğu tıbbiyelidir. Türkiye’deki siyasal İslam’ın askere karşı olan hoşnutsuzluğunun temelleri de bence bu olaydır. Velhasıl kelam bu isim değişikliği ile sembolik anlamda 31 Mart olayının rövanşı alınmıştır. Peki, şimdi sizlere sorarım böyle bir şeyi düşünüp başarıyla uygulayanların, Papa III. Innocent’in heykeli önünde imza atmasını nereye koyacağız? Cehalet mi diyeceğiz? Biraz fazla iyi niyetli bir yaklaşım sanki…

Çok da uzun bir yazı yazma niyetinde olmadığım için örnekleri bu kadarla sınırlıyorum. En nihayetinde Konfüçyüs’ün de dediği gibi dünyayı harbiden de semboller yönetir. Çünkü sermaye de politik güç de bugün Siyonizm ve Evanjelizm gibi iki ruh hastası ideolojinin elindedir. Sembollerin yönettiği bu dünyada da ezoterizmi, sembolizmi ve en önemlisi de tarihi bilmemenin affı yok ahali. Temel seviyede dahi olsa bu konularda bilgi sahibi olmak gerekir. Öğrenin olum bunlar okuması keyifli konular.

Artık klasikleşen nutuklarımızı da çektikten sonra biraz da, daha sonraki yazılar hakkında üç beş kelam etmek istiyorum. Planlarım arasında Mayıs ayı içerisinde, Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan ikili anlaşmaları konu edeceğim bir yazı yayınlamak var. Bir de inşallah seçimlerden evvel yayınlarım dediğim bir yazı var ki onun konusu sürpriz olsun, vereceğiniz oyu dahi etkileyebilir. Tekrar söylüyorum inşallah seçimlerden önce bitirebilirim.

Hadi selametle…

--------------------------------------

[2] Vahiy 17:8
[3] Vahiy 17:4



9 Mart 2018 Cuma

Amerikan Emperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny!

Selam ahali, Amerikan emperyalizminin köklerine inerken ve terörü bu felsefe içinde konumlandırmaya çalışırken, koloniler dönemine, Evanjelizm’e, aklınıza gelen ve gelmeyen birçok yere gideceğiz ama önce, her şeyin başı Manfest Destiny;

Manifest Destiny, ABD’nin bugüne dek ve bugünkü tüm eylemlerini, dünya jandarmalığını, Mesihi meşruiyet zeminine dayandırdığı tüzüktür. Meali; bariz kader!

Manifest Destiny’e göre Amerikalılar Tanrı tarafından seçilmiş ve kutsanmış bir halktır, diğer dünya halkları üzerinde egemenlik hakları vardır ve gelişmemiş uygarlıklar için örnek model teşkil etmektedir. Bu teorinin çıkış noktası 1630’da Massachusetts’de kurulan püriten koloniye dayanır. Ancak ABD sınırlarının Pasifik okyanusuna dek genişlemesi gerektiğini öne süren esas, somut Manifest Destiny’i 1800’lere falan ancak tarihleyebiliriz.

Blogu başından beri takip edenler, bu olayı direkt olarak, Yahudilerin seçilmiş ırk ve ‘’arz-ı mevud’’ teorisine benzetmiştir. Evet, Manifest Destiny ciddi manada, Yahudi seçilmişlik psikolojisiyle benzeşmektedir, çok ilginç bir noktaya doğru gidiyoruz ahali. Ancak bi’ frene basalım, önce Manfiest Destiny’i tam olarak oturtalım istiyorum, bağlantılarını daha sonra kuracağız acele etmeyin.

Britannica'nın İngilizce versiyonunda, Manifest Destiny ve Püritenlik kendine şöyle yer bulmuştur;

Manifest Destiny: Amerikan tarihinde yer alan ve Amerikalıların seçilmiş ve kutsanmış bir halk olduğu ve dolayısıyla Tanrı tarafından vahşi ve ilkel milletlere uygarlık modeli oluşturmakla görevlendirildiğini öne süren düşünce geleneği. Bu nedenle, Manifest Destiny'nin ortaya çıkışının temellerinin 1630'da Massachusetts'de kurulan Püriten kolonisiyle birlikte atıldığını söyleyebiliriz. Kullanılan terim, coğrafik anlamda 1800'lerde Amerikan sömürgecilerinin, ABD'nin sınırlarını Pasifik Okyanusuna kadar genişletme isteklerini tarif eder.[1]

Evet, benim en başta yaptığım Manifest Destiny tanımı ile üç aşağı beş yukarı aynı tanım. Manifest Destiny’i Amerikan yayılmacılığı için felsefi altyapı oluşturma çabası olarak düşünebiliriz. Peki, bu felsefenin kaynağı neresi olacak? Evanjelizm, Protestanlık, Püritenlik geleneği pek tabi ki. Yani Kitab-ı Mukaddes’e, Eski Ahit’e, Tevrat’a doğru uzanacağız. Bakın şunu çok net bir biçimde söyleyebilirim ki, ABD tarihin gördüğü en büyük dini imparatorluktur. Yaptıkları tüm eylemler bir noktada mutlak suretle Püriten geleneğinde temellendirilmektedir. Bu bahsi geçen ‘’Püriten Geleneği’’ olayını biraz açalım istiyorum ahali.

Avrupa’da Reform hareketleri esnasında, Kilise’nin hâkimiyetinin zayıflamaya başladığı dönemde insanlar, ilk defa kiliseye ihtiyaç duymaksızın kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuma imkânına sahip oldular. Bu okumalar neticesinde İsa peygamberin Kudüs’te doğduğunu ve orada yaşadığını haliyle de bir Yahudi olduğu öğrendiler. Aslında yeni bir din getirmeyip var olanı revize ettiği gibi görüşler de iyiden iyiye ortaya çıkmaya, dillendirilmeye başladı. Tam bu noktadan hareketle artık Tevrat da(yani Eski Ahit) Hıristiyanlar tarafından benimsenmeye başlanmıştı. Hatta Martin Luther’in, Katoliklere ithafen, ‘’Bana kâfir demekten yorulduklarında, Yahudi desinler’’ dediği rivayet edilir.[2] Esasında Hıristiyan dünyası içindeki bu ayrılıklar Martin Luther’den de önceye dayanıyor. Günümüz Çekya’sında yer alan Bohemya’da yaşamış John Huss 13. yy’da Papa’ya karşı isyan bayrağını çekip, onu Deccal ilan ederek bir bakıma Luther’in de önünü açmıştı.[3] Zaten Luther ile birlikte de Kitab-ı Mukaddes’i farklı bir biçimde yorumlayan Protestanlar bir bakıma Yahudileşmeye başlamıştır. Tevrat’taki ‘’Seçilmiş Halk’’, ‘’Arz-ı Mevud’’, Mesihçilik’’ (Mesih bekleme) ve ‘’Bin Yılcılık’’ (yeryüzünde bin yıl sürecek bir Mesih idaresi) gibi kavramları toptan kabul etmişlerdir.

Şimdi ahali, tarihlere dikkat çekmek istiyorum. Ortada henüz net bir biçimde bir dünya Siyonizm’inden bahsetmek mümkün değilken, Hıristiyanlar Siyonist emelleri dile getirmeye başlıyor. Bu durumda gayet net biçimde Protestanlık mezhebini, Hıristiyan Siyonizm’inin başlangıç noktası ilan edebiliriz. Zaten bazı tarihçiler de aynen bunu ifade etmiştir. Misal Regina Sharif bu olayı şu şekilde dile getiriyor;

"Yahudi yeniden doğuşu ve Yahudilerin Filistin'e dönüşü kavramlarını gündeme getiren Protestanlık, daimi ve etkili bir ‘Non-Jewish' Siyonizm gelenek başlattı."[4]

Bir başka tarihçi Grace Halsell’e verelim sözü;

‘’Hıristiyan Siyonizm'inin tarihi aslında bugünkü İsrail devletinin kurulmasını hedef alan örgütlenmiş politik Siyonizm’in teşkilatlanmasından da öncedir. (Zaten hatırlayın olum, ilk Siyonist kongre, 1897 Basel) Teolojik altyapısını aldığı Kitab-ı Mukaddes'in Kilise hiyerarşisi içerisinde bulunmayan insanlar tarafından kendi dillerinde okunmaya başlanmasından bir yüzyıl sonra Hıristiyan Siyonizm’inin ortaya çıktığını görmekteyiz. Filistin'de bir Yahudi ulusunun kurulmasının, Mesih'in ikinci gelişinin alametlerinden biri olacağı fikri ilk olarak Oliver Cromwell ve Paul Felgenhauever gibi 17. yüzyıl Protestan lider ve teologların söylev ve yazılarında belgelendirilmiştir.’’[5]

Tam bu noktada, sanki hayatın sırlarını veriyormuşçasına tribe girip başını sallayan ancak aslında hiçbir şey anlatmayan öğretmeninizi canlandırın kafanızda.

Evet, devam edelim. Tevrat’ta Yahudilerin, vaat edilmiş topraklardan uzaklaştırılacakları ve dünyanın dört bir yanına dağılacakları ve Mesih’in gelişi ile beraber yurtlarına dönecekleri sıklıkla vurgulanır. E zaten tüm öğreti bunun üzerine kuruludur. Eski Ahit’i, Protestanlar da okudu demiştik, ancak onlar kitabı yorumlarken bazı farklılıklar göstermişlerdir. Protestanlara göre bu bahsi geçen Mesih, İsa peygamberden başkası değildi. İşin kıyamet senaryoları kısmını bundan çok çok önce ‘’Köprüyü Geçene Kadar Ayıya Dayı Diyen Evanjelikler’’ başlıklı yazımda anlatmıştım. Şimdi, çok kısa değineceğim, İsa Mesih’in yeryüzüne gelebilmesi için Eski Ahit kehanetlerinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu kehanet de pek tabi ki, Kudüs merkezli Yahudi devletinin kurulup, Süleyman Mabedinin tekrar inşa edilmesidir. Yine Protestanlara göre Yahudiler bu kez, onun ilk gelişinde yaptıkları hatayı tekrarlamayıp kabul edecek ve diğer milletleri İsa Mesih önderliğinde Kudüs'ten yöneteceklerdi. Zira Protestanlara göre Yahudiler hala ‘’Seçilmiş Halktı’’. Katoliklere göre ise İsa peygamberi çarmıha gerip, öldürdükleri için bu vasfı kaybetmişlerdi. Zaten çarşı pazar burada karışıyor ahali.

İngiltere’de 18. yy’da gelişen ‘’Non-Jewis Siyonizm’’ diye tanımladığımız düşüncenin en önemli örneği 1704 yılında Nathaniel Crouch’ın yazdığı ‘’Two Joumeys to Jerusalem’’ kitabıdır. Crouch kitapta Kudüs’e yaptığı iki yolculuğu anlatmaktadır, hatırat gibi bir şeydir yani. Crouch kitapta en çok Tevrat’ta ‘’süt ve bal diyarı’’ olarak geçen[6] Kenan topraklarının çöl halinde olması üzerinde durmuştur. Kimilerinin arıcılığa bağladığı[7] meseleyi, Kutsal Toprakların yeniden bir "bal ve süt" diyarı olabilmesi için Kenan(Filistin) topraklarının yeniden Yahudilerin eline geçmesinin şart olduğuna bağlamıştır Crouch.[8] Beşiktaşlı arkadaşlar umarım Coruch’un kitabının 8. nota denk gelmesinin altında bir şey aramıyorsunuzdur. Olum vallahi tesadüf lan.

Bu kitap epey popüler oluyor İngiltere’de ve İngilizlerin bölgeye olan bakış açılarını Siyonist emeller doğrultusunda ciddi manada etkiliyor.[9] 19. yy’a geldiğimizde ise artık peşi sıra Hıristiyan Siyonist Tarikatlar kurulmaya başlıyor. Bunlardan ilki 1830'da İngiltere'de John N. Darby tarafından kurulan '’Plymouth Brethren’’dir. Yahudilerin kutsal topraklara geri dönmesi gerektiğini kabul eden ilk elle tutulur Hıristiyan topluluk bunlardır. Bugünkü Evanjelizmin temellerini esasında Darby atmıştır.[10] Yine İngiltere’de 1844’te ‘’Elpis Israel’’ kitabının yazarı olan John Thomas tarafından ‘’Christadelphians’’ adında bir tarikat daha kurulur ve bu tarikatın Yahudilerin kutsal topraklara dönmesine açıktan destek sağladığı ve bu doğrultuda Siyonizm’in öncülerinden Hibbat Zion hareketine yardımda bulunduğu aktarılır.[11]

Evet, biraz konuyu boğduğumu fark ettim ama Avrupa’ya girdin mi de öyle kolay kolay çıkamıyorsun. Ancak ABD’de bu kadar dolambaçlı bir yol izlemeyeceğiz, bunun sözünü en baştan vereyim. 

Gelelim Amerika’ya. Amerika’da ise 1830’da Mormonlar ve Adventist tarikatları peyda olmuştur.[12] Ancak Amerika’daki esas gelişme William Eugene Blackstone 1878’de yayınladığı ‘’Jesus is Coming’’ kitabı olmuştur. Bu kitap Amerika’da tam manasıyla bir fenomen oluyor ve İbranice dahil 48 ayrı dile çevriliyor.[13] Yani özetle Evanjelik felsefenin kabulünde Amerika’yı kıvama getiren kitap bu olmuştur. Biliyorum çok fazla isim geçti ancak olayları aktarabilmek için bunları anlatmak zorundayım, siz sadece olayların gelişimini takip edip akılda tutun yeterli.

Şimdi tekrar bi’ İngiltere yapıp hemen döneceğiz. İngiliz milletvekillerinden Josiah Wegwood üzerinde konuşmaya değer bir abimiz olacak. Wedgwood, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulması için elinden geleni yapmış ve Yahudilerin silahlı mücadeleye girişmesi gerektiğini savunmuş bir Protestan’dır. Aynı Wegwood Yahudi devletinin kuruluşuna destek bulabilmek için Amerika'ya giderek Başkan Wilson'la görüşmüş(tarih bilgilerinizi hatırlayın olum ilkeleri de vardı hani) ve ABD’yi, Siyonist çizgide, Ortadoğu’ya müdahaleler yapmaya çekmiştir. ‘’Tamam, olabilir de niye bu herifin üzerinde bu kadar duruyorsun?’’ diyecek olabilirsiniz ahali ancak Josiah Wegwood, Eski Ahit, Protestanlık, Anglo-Sakson ırkçılığı ve ileride ABD Emperyalizmi olarak karşımıza çıkacak olan sentezin, erken dönem en önemli örneğidir. Arkeolog gibi konuştum bu arada. Neyse Wegwood’un önemi;

"Tanrı'nın kendi Seçilmiş Halkı ile yaptığı ahitin bir yanında Yahudiler, öteki yanında Anglo-Saksonlar yer alır.’’[14]

Ve

"Yahudilerin Filistin'i almasıyla Siyon'dan yeni bir ışık doğacak"[15]

Gibi aforizmalarıyla WASP(White, Anglo-Sakson, Protestan) olgusunun ve Amerikan emperyalizminin felsefi temellerini, literatürünü oluşturmasıdır. Zaten Protestanlar da bu abimizi ileride ‘’pirimiz’’ diye anacaklar.[16]

Şimdi, bilmem dikkatinizi çekti mi ama sanki Protestan Hıristiyanlar, Siyonizm konusunda Yahudilerden daha fanatik lan. Zira Siyonizm’in babası kabul edilen Theodor Herzl, Yahudileri bir araya toplayacak vatan toprakları fikri için ‘’ille de Siyon olsun’’ çizgisinde değildi. Herzl Uganda, Kongo, Trablusgarp(Libya), Kıbrıs, Arjantin, veya Mozambik gibi alternatiflere de dünden razıydı. Bunu da kendi günlüğünden öğreniyoruz.[17] Yani kör istemiş bir göz Allah vermiş iki gözdür ahali.

Peki, sizce ben iddiamın altını doldururken yalnızca bununla yetinecek miyim?

Ünlü Balfour deklarasyonunu yapan İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Arthur Balfour 1917’de Lord Rothschild’e yazdığı mektubunda, ‘’Majestelerinin Hükümeti'nin Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulmasını desteklediğini deklare ederim.’’ (mealen; hadi olum kursanıza şu İsrail’i) demişti ve kendisi koyu bir Hıristiyan’dı.[18]

Bir başka ünlü Hıristiyan Siyonist ise meşhur Winston Churchill’di. ‘’Ben de bir Siyonist’im’’ diyen Churchill, fantastik bir hamlenin de peşindeydi; İsrail’i Commonwealth’e dahil etmek! Ancak İngilizler, Arapların tepkilerinden çekindikleri için bunu rafa kaldırmışlardır.[19]

En bombasını sona sakladım ahali. Basel’e uzanacağız, ilk Siyonist kongrenin yapıldığı mekânda 1985’te bir Siyonist kongre daha yapılır, ancak bu sefer kongrede Hıristiyanlar da bulunmaktadır. Bu kongrede tüm dünya Yahudilerinin İsrail'e göç etmeye çağrılması ve İsrail'in 1967'de işgal etmiş olduğu Batı Şeria'yı resmen ilhak etmesi talep edildi yani Hıristiyan Siyonistler, elinizi korkak alıştırmayın olum meydan sizin demişlerdi Yahudilere. Bunun üzerine kongredeki Yahudi bir dinleyici ayağa kalkarak son cümledeki ifadenin biraz yumuşatılmasında yarar olabileceğini, çünkü İsrail halkının da yaklaşık üçte ikisinin Batı Şeria'nın ilhakına karşı olduğunu söylemiş ancak Uluslararası Hıristiyan Elçiliği temsilcisi Van der Hoeven bu çıkışa sert tepki göstermiştir;

"İsraillilerin ne düşündüğü umurumuzda değil; biz Tanrı'nın ne söylediğine bakarız. Ve Tanrı, o toprakların Yahudilerin malı olduğunu söylüyor." [20]

E yuh artık! Kraldan çok kralcı olmak(temsili)

Evet ahali, buraya kadar Protestanların Siyonizm konusunda zaman zaman Yahudiler’den bile ileriye gidebildiklerini gördük. Bu noktadan sonra ise Protestanların, ki artık Evanjelik demeye de başlayacağım, Yahudilere imrenmeleri ve hatta kendilerini onların yerine koyuşlarını inceleyeceğiz. 

Burayı yazının ikinci devresi ilan ediyorum.

Hıristiyanların, Protestanlık(Püritenlik) ile beraber Yahudileşmeye başladıklarını söylemiştim değil mi? Yahudi Ansiklopedisi(Encylopaedia Judaica) Püritenlikten ‘’Judaizers’’(Yahudici, Yahudi sevici/sempatizanı) olarak bahsedip açıklamasını şöyle yapmış ahali;
‘’Yahudi olmadığı halde Yahudi dininin bir kısmını ya da bütününü uygulayan veya Yahudi olduğunu öne süren kimselerdir. İngiltere ve Amerika dâhil, Kuzey Atlantik'te Püritenliğin yaygınlaşması ile birlikte, Tevrat'ın incelenmesi buna bağlı olarak da Yahudileşme hareketleri başladı. Bu hareketler İbrani dilini kullanma, anayasanın Tevrat'a dayandırılması ve Sabbath'ın Yahudi dinine göre kutlanması taleplerini de beraberinde getirdi. "Ahlak ve etik yapısı Tevrat'la tümüyle eş olan Püritenlik, 'İngiliz Yahudiliği' olarak adlandırılmıştır.’’[21]

Bahsi geçen Sabbath ya da Türkçesi ile ‘’Sebt Günü’’ hem Yahudilerde hem de Hıristiyanlarda var olan, tüm günün dinlenme ve ibadete ayrıldığı mübarek gündür. İki dinde farklı günlerde kutlanmaktayken Püritenler Hıristiyan geleneğini terk edip Yahudilerinkini kabul etmiştir. Bununla da kalmayıp çocuklarına da Samuel, Sarah gibi Yahudi isimleri koymaya başlıyorlar. Ancak buradan itibaren ‘’iyi hoşsunuz da o kadar da değil’’ gibilerinden bazı tepkilerle karşılaşmaya başlıyorlar ve bir müddet sonra da İngiltere’de barınamaz vaziyete geliyorlar. İnsanların düşüncelerini, özellikle de dini olanları, değiştirmek ve bunlara tahammül sağlamak hiç de kolay değildir ahali. İngiltere’de barınamayan Püritenler 1620’li yıllarda iki büyük göç hareketi gerçekleştiriyor. Bunlardan biri orta Avrupa’ya, özellikle de Amsterdam’a, göçerken diğer kısım ise yazının başında da söylediğim üzere YENİ DÜNYAYA ABD’ye göç edip Massachusetts kolonisini kuracak iradeyi oluşturuyor. ABD’ye kesin dönüş yapmadan evvel aktaracağım birkaç şey daha olacak ahali.

Tüm bu göç dalgalarına rağmen İngiltere’de kalmayı tercih eden gruplar da olmuştur. Kalan Püritenler zamanla örgütlenip silahlanarak "New Model Army" isimli bir ordu oluştururlar. 1640'lara gelindiğinde bu ordu güç anlamında Kralın ordusuyla kafa kafaya konuma gelir. Ordunun lideri ise daha evvel ismini zikrettiğimiz Oliver Cromwell’dir. Cromwell'in yönettiği bu Püriten ordusu, 1649'da Kral I. Charles'ı devirip ve bir Püriten Cumhuriyeti kurarlar. Cromwell de kendini tüm ülkeye "Lord Protector" ilan eder.[22] Din savaşlarının ne kadar şiddetli olduğunu görüyor musunuz ahali?

1649’da ise Amsterdam’a göçen diğer Püriten grup Cromwell ile bir mektup vasıtasıyla iletişime geçer;
"Bu İngiliz ulusu, Hollanda'daki temsilcileriyle birlikte, İsrailoğullarını zamanı geldiğinde ataları olan Abraham, Isaac ve Jacob'un topraklarına, Vaadedilmiş Topraklar'a da gemileriyle taşıma şerefine ulaşacak ilk ulus olacaktır."[23]

YIL 1649! Ortada daha Siyonizm’in, s’si dahi yokken Hıristiyanlar arasında konuşulanları görüyor musunuz ahali? Hani sürekli devam eden bir geyik vardır ya; ‘’Ah Muhittin görüyorsun 3 milyonluk İsrail dünyanın anasını ağlatıyor’’ diye, al bak bakayım İsrail üç milyon muymuş kaç milyonmuş gör! Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, dini inancını, dünya görüşünü sadece ve sadece COĞRFAFYANIN şekillendirdiği bir ton man kafaya laf anlatmaya çalışıyoruz işte biz de. Ben burada paragraflarca da sövebilirim ama bir tesiri olmayacak ki… Neyse ya vallahi canım sıkılıyor bu tarz şeylere şahit oldukça. En iyisi biz artık Amerika’ya geçelim. Sözü Yahudi yazar Élie Barnavi’ye verelim;
"Amerika'da antisemitizme rastlamak pek mümkün değildi; nefret, Yahudilere değil, Katoliklere yönelikti. Hatta kimi durumlarda 'philosemitism' (Yahudi seviciliği) gözlemlenebiliyordu. Yahudilere ait özellikler olarak kabul edilen çaba, hırs, sosyal aktivite, cemaat bilinci, Amerikan ruhunun dayandığı temel prensipler olarak kabul ediliyordu"[24]

Evet, Élie Barnavi amcamızın da dediği gibi ‘’Amerikan ruhunun temel prensipleri’’ Yahudi dini ve geleneklerine dayanmaktadır. Yukarıda William Eugene Blackstone diye bir heriften bahsetmiştik, hatırladınız mı? Hani ‘Jesus is Coming’ kitabını yazdı demiştik. İşte o Blackstone, iki arkadaşı Dwight L. Moody ve Cyrus I. Scofield ile birlikte Amerika’da Yahudi Seçilmişliği çığırtkanlığı yapmaktayken aralarında John Davison Rockefeller ve JP. Morgan’ın da bulunduğu(heh bir siz eksiktiniz amına koyayım) Amerikan elitinden 413 nüfuzlu dayı bu propagandaya destek vererek ABD’yi Siyonist & Evanjelik bir çizgiye oturtmayı başarmışlardır. 1800’lü yılların sonuna doğru gelirken Blackstone, propagandaları çerçevesinde ‘’Bulgaristan'ın Bulgarlar'a, Sırbistan'ın da Sırplar'a ait olduğu kadar, Filistin de Yahudilere ait değil mi?’’ diyerek ABD’de Siyonizm’i dini zeminden siyasi zemine taşıyor. Bir de bir şeye dikkat çekmek isiyorum, Bulgaristan ve Sırbistan, Berlin Anlaşması ile 1878’de bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Yani Blacktone’un çalışmaları ile, meşhur Theodore Herzl’in çalışmaları aynı tarihlere denk geliyor. Biri Avrupa’da diğer Amerika’da ciddi manada kamuoyu oluşturma çabasındaydı.

Peki neden?

1935’te ölen Blackstone 1933’te Chicago'daki Protestan cemaatine yazdığı mektupta;
"İsrail'in uyanışıyla şimdi her zamankinden daha çok ilgileniyorum. Dualarımız sayesinde beklenen Mesih'lerine kavuşabilirler."[25] diyerek bu soruya çok net bir cevap vermiştir; TANRI BUNU İSTİYOR!

Amerika’nın, Siyonist ideale ve dolayısı ile de İsrail’e destek vermesi alışık olmadığınız veya yeni bir şey değildi. Gelin biraz da Amerikan ideallerinde Yahudi dininin ve geleneklerinin yansımalarına göz gezdirelim.

Amerikalı Protestan din adamı Josiah Strong, Anglo-Sakson ırkının üstün bir ırk olduğunu ve Kızılderililer’i Tanrı’nın izniyle, Tanrı adına yok etme hakkını elinde bulundurduğunu söylemiştir.[26] Buna benzer bir yaklaşımı yukarıda Strong’un adaşı, İngiliz milletvekili Josiah Wegwood’da da görmüştük ahali hatırlayın. Ben birazdan bu ifadelerin detaylı bir analizini yapacağım ama önce sözü Amerikalı sosyolog Thomas F. Gossett’e verelim, Gossett üstün ırk muhabbetini şöyle analiz ediyor;
‘’Beyaz olmayan ırkların, Tanrı'nın isteğine uygun olarak yok edilmesi düşüncesi, kuşkusuz Josiah Strong'un kendi başına geliştirdiği bir düşünce değildir. 'Tanrı, kendi halkına yer açmak için, diğerlerinin yok edilmesini istedi' cümlesi, Püriten din adamlarınca söylenmiştir. Bir başka Püriten, 'Tanrı, aralarında hastalık yayarak Massachusetts'deki Kızılderililer'in sayılarını 30 binden, 300'e indirmemizi istedi' demişti. Benjamin Franklin, daha sonra aynı düşünceyi savunacak ve otobiyografisine şöyle yazacaktı: 'Yerlilere içirdiğimiz rom içkisi Tanrı'nın bu pislikleri (Kızılderililer'i) yeryüzünden kaldırmak için yaptığı planın bir parçasıydı'.’’[27]

Evet, şimdi sazı elime alıyorum ahali. Amerikalıların seçilmiş ırk olgusu Yahudilerin seçilmişlik iddiasının yandan yemişidir. Kendilerini Yahudi, Kızılderilileri Filistinliler, Kuzey Amerika ve Pasifik’i de Kenan diyarı olarak gördükleri aşikardır. Tevrat’ta Yahudi olmayanlar ‘’Goyim’’ olarak isimlendirilir ve Goyimlerin hiçbir hakkı olmadığı gibi her şeyleri(malları ve canları) Yahudilere helaldir. Neyse buralara tekrar geleceğiz zaten. Şimdi pası yine Yahudi ansiklopedisine atalım. Yahudi ansiklopedisi Massachusetts kolonisi için şöyle diyor;
‘’Dünya kolonileşme tarihinde hiçbir koloni Massachusetts kolonisinin ulaştığı zenginlik seviyesine ulaşamadı. Koloniyi kuran Püritenlerin amacı Amerika'nın uçsuz bucaksız topraklarında yeni bir Siyon yaratmaktı. Bu, İngiltere'de sağlanan reformasyonun bir benzerini oluşturmalarını sağlayacaktı. Püriten mirası, Amerikan ruhunun şekillenmesinde şüphesiz büyük bir faktör olarak yerini aldı.’’[28]

Püritenler o kadar ilginç bir psikolojiyle hareket etmişlerdir ki, kolonilerinin ismi her ne kadar New England olsa da kafalarda New Israel olmuştur. Püritenler kendilerini ‘’Pilgrims’’ yani hacılar olarak nitelemişlerdi ve aynı yakıştırma daha sonra Filistin'e giden Siyonistler tarafında da kullanılmıştır.[29] Püriten psikolojisince, Amerika Kenan diyarı ve kendileri de bu diyarı fethetmekle yükümlü Yahudilerdi. 1622'de, koloninin önde gelen abilerinden Robert Cushman, Amerikan topraklarındaki yerlilerin "ilkel yaratıklar" olduğunu söyleyip onların ellerindeki toprağa el koyma hakları olduğunu ve bu hakkı da Eski Ahit'in "Tekvin" bölümünden 13/6, 1 1 , 12 ve 34/21 gibi ayetlere dayandırmıştı.[30] E bildiğin Kızılderilileri goyim ilan etmişler. 

Peki sizce bu iş burada kalır mı?

" ... Ey Kenan, Filistinliler diyarı, Rabbin sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki artık sende oturan kimse olmayacak." (Tsefenya, Bab 2/5)
‘’Ve Rab, onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin; ancak kadınları ve çocukları ve hayvanları ve şehirde olan her şeyi, bütün malını kendin için çapul edeceksin; Ve Allah'ın Rabbin sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin… Ancak Allah'ın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın; fakat onları, Kenanlıları Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.’’ (Tesniye, Bab 20/10- 1 7)

Bu verdiğim Tevrat Babları, Amerikalıların Kızılderili katliamını meşrulaştırma ve katliam üzerine motivasyon aracı olmuştur. Şöyle ki, New England'daki ilk büyük soykırım, 1637'de Pequot Kızılderililerinin yok edilmesidir. Püritenler ise bu icraatlarını şöyle açıklamıştır;
‘’Yeryüzü cennetinde Tanrı'nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot adını taşıyan kimse kalmadı. Bugün, 'Tanrı'nın izni altında' yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Eski Ahit'ten kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Eski Ahit'ten aldıkları düşünce ise şudur: 'Bilinçli bir biçimde, Tanrı'nın seçilmiş halkına ait olan Vaadedilmiş Topraklar'daki Kenan halkını yok etmek!’’[31]
...

Thomas Gossett ise bu olayı şöyle ifade ediyor;
''İsrailliler Kenan halkını nasıl yok ettilerse, Massachusetts kolonisindeki İsrailliler de Kızılderilileri öyle yok ettiler"[32] Olum adamlar iyice havaya girmiş lan kendilerini İsrailli zannediyorlar. Yazık, olan da garibim Kızılderililere olmuş. Noam Chomsky bu katliamların detaylarına da inerek şöyle aktarıyor;
‘’Kolonizasyon hareketinin ilk dönemlerinde Virginia korsanların ve sömürgecilerin merkeziydi. Sömürgeciler, Kızılderilileri vahşi köpeklerle avlıyor, kadınlarını ve çocuklarını katlediyor, ekinlerini yağmalıyorlardı. Bir de Kızılderililere battaniye satıyorlardı. Ama üzerlerine çiçek hastalığı mikrobu enjekte edilmiş olan battaniyeler! George Washington, 1783'te şöyle yazmıştı: 'Bizim yerleşim bölgelerimizin yayılması, belli bir şiddet gerektirecektir; aynı bir kurt gibi. Şekillerimiz tümüyle farklıdır ama her ikimiz de avcıyız.' Bu sözlerin sahibi Washington resmi literatürde 'pragmatik' olarak tanıtılır. Öyledir, baskı, hile ve tehditle Kızılderili topraklarını yok pahasına satın almıştır.’’[33]

Ya ahali şimdi sorarım size, Kızılderililere üzerine hastalık enjekte edilmiş battaniye ‘’satmak’’ nasıl bir bir kansızlıktır? Hayır, hayır, hayır ulan bu öyle Çanakkale savaşında gündüz birbirileriyle savaşıp geceleri siperlerden birbirlerine çikolata ve sigara atan Türk ve Anzak askerlerinin olayı gibi bir şey değildir. Bu düpedüz orospu çocukluğudur. Savaş denkler arasında olur, bu bir savaş değil, bu bir vahşettir! Ulan battaniyeleri dağıtıyor olsalar yine neyse diyeceğim de bir de parayla satıyorlarmış. Üzülmemek, çıldırmamak, yanmamak, sövmemek elde değil ahali. Şubat 1643'te Güney Manhattan'da Hollandalı askerler tarafından Algonquin Kızılderililerine karşı gerçekleştirilen bir katliamın daha kaydı mevcuttur ve o da David de Vries tarafından şöyle aktarılır;
‘’Askerler pek çok Kızılderili'yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı. Bazı bebekler nehire atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin verdiler, hepsi boğuldu.’’[34]

…


Noam Chomsky’e göre, ABD'nin 20. yüzyılda dünyanın dört bir yanında uyguladığı terörün kaynağı da Püriten mirasıdır. Chomsky şöyle devam ediyor; ‘’Püritenlerin gerçekleştirdikleri katliamlar, asırlar sonra hala ABD tarafından işlenen toplu cinayetlere de fikir babalığı yapıyor. Yüzlerce örnek arasında akla gelenlerden biri, 1980'de EJ. Salvador'da ABD'nin çıkardığı Salvador-Honduras savaşı sırasında gerçeklesen Rio Sumpul katliami. Sayısız benzeri gibi bu katliam da ABD tarafından eğitilmiş, ABD tarafından silahlandırılmış ve elitlere hizmet eden birliklerin islediği bir cinayetti. Asırlardır ABD'nin öğrettiği doktrinlerin yeni bir uygulaması olan bir cinayet!’’[35]

Aman ne miras. ABD, köşeye sıkıştığında terörü bir kart olarak sahaya süren bir devlet değildir. ABD terörizmi bir kültür olarak yaşatan ve ilahi bir misyon olarak organize bir şekilde uygulayan bir örgüttür. Amerikan emperyalizminde terör karakteristik bir özelliktir, Amerika’nın ‘’Bariz Kader’’ doktrini(Manifest Destiny) tamamen bunun üzerine kurulmuş olup, vahşet bu düşüncenin DNA’sına işlemiştir.

1859'da gazeteci Horace Greeley, Pasifik halkları için şu sözleri sarfetmiştir;
‘’Bu insanlar ölmeli, onlar için bir çıkış yolu yok. Tanrı dünyayı onu sahipleneceklere ve işleyeceklere vermiştir. Ve O'nun bu erdemli hükmüne karşı gelmeye çalışmak boş bir çabadır.’’[36] Ne kadar arızalı bir psikoloji ile karşı karşıya olduğumuzun farkında mısınız ahali? ‘’Bunun için yapacak bir şey yok’’ gibi bir tavır takınılması ve bunların Tanrı buyruğu olduğu düşüncesi Manifest Destiny düşüncesinin temellerini oluşturmaktadır. 27 Nisan 1898'de, Senatör Albert J. Beveridge’in söyledikleri ise olayı bir adım daha öteye taşıyor;

‘’Daha soylu ve daha erkek insanlardan doğan yüksek uygarlıklar önünde, alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması Tanrının sınırsız tasarısının bir parçasıdır. Amerikan fabrikaları Amerikan halkının kullanabileceğinden daha fazlasını yapmaktadırlar. Amerikan toprağı tüketebildiğinden daha fazlasını çıkarıyor. Tutacağımız yol bizim için çizilmiş bir yazgıdır, dünya ticareti bizim olmalıdır, olacaktır. Ve bunu anamızın (İngiltere) örnek olduğu biçimde yapacağız. Bütün yeryüzünde Amerikan ürünlerinin dağıtım noktaları olarak ticaret karakolları kurulacak, okyanusu ticaret filomuzla kuşatacak ve büyüklüğümüzle orantılı bir donanma meydana getireceğiz. Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan, kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyecektir. Amerikan Cumhuriyeti, tarihin en üstün ırkının kurduğu bir cumhuriyettir. Tanrı tarafından yönlendirilen bir devlettir. Bu cumhuriyetin liderleri de yalnızca devlet adamı değil, aynı zamanda Tanrının peygamberleridir."[38]

Bu sözler sizlere neyi çağrıştırıyor? Hitler’in Ari ırkı olabilir mi ya da Nietzsche’nin Übermensch’i? Ya da durun durun Marx ve Lenin’in ideallerindeki devlet ve insan tipi de olabilir. En nihayetinde hepsi de birbirinin yandan çarklısıdır. Tüm bunların yalnızca tek bir açıklaması var ahali; Kibir!

Bu insanlar tanrıcılık oynamaktadırlar. Kontrolsüz güç kullanımını da, ‘’Tanrı adına’’ diyerek meşruiyet zeminine oturtmaya çalışmakta, Tanrıya meydan okumaktadırlar! Dream Theather’ın ‘’In the Name of God’’ isimli bir şarkısı var, bakmayın şarkının adının ‘’Bismilliahirrahmanirrahim’’ olduğuna, şarkıda tam olarak bu insanlar hedef alınmıştır. Gerçi biraz da atesit/agnostik bakış açısıyla Hıristiyanlığa yüklenilmiş gibi olsa da, ‘’Tanrı adına’’ diyerek meşrulaştırılan şiddete, kötülüğe, savaşa çok yerinde eleştiriler yapılmıştır.

Yazının sonları ‘’Presidente Kültür Sanat’’ kıvamında oldu ama şunu da söylemeden bitirmek istemiyorum. Al Pacino’nun Şeytan’ın Avukatı filmini izlediniz mi? Benim Scarface'den bile daha çok sevdiğim bir filmdir. Tüm film kibir üzerine kuruludur. Avukatlık mesleği üzerinden kibrin sebepleri ve sonuçları çok çok güzel işlenmiştir. Filmin son sahnesinde şeytan rolündeki Al Pacino, Tanrıya hakaretler yağdırdıktan sonra;




Meydan okuyor ve derdini anlatmaya çalışıyor. Bizim avukat Kevin da zeki oğlan çakıyor hemen mevzuyu;






Bu insanların yaptıkları tam olarak budur ahali. Dünya üzerinde şeytani bir düzen tertip ettiler. Film boyunca Al Pacino, ‘’Kibir en sevdiğim günahtır’’ demişti. Bunu kim inkar edebilir ki?

Ha tabi bir de;



Kim inkar edebilir ki…


Hadi selametle…. 

---------------------------------------------------------------


[2] İsmail Vural - Beyaz Saray’ın Gizli Dini; Evanjelizm *Bu bilgiyi başka bir yerden teyit edemedim açıkçası o yüzden ‘’kalıbımı basarım’’ diyemiyorum ahali
[3] Malachi Martin - The Keys of This Blood
[4] Regina Sharif - Non-Jewish Zionism; lts Roots in Western History
[5] Grace Halsell - Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War
[6] Tevrat, Çıkış 3:8
[8] Nathaniel Crouch  - Two Joumeys to Jerusalem
[9] Karen Armstrong, Holy War
[10] Encyclopaedia Judaica
[11] age
[12] age
[13] İsmail Vural – age
[14] Joshua B. Stein - Our Great Solicitor: Josiah C. Wedgwood and the Jews
[15] age
[16] age *Kitabın adına baksanıza olum ‘’Our Great Solicitor!’’ hey maşallah be!
[17] Theodere Herlz -  Diaries (Hatıralar), Ed.Victor Gollancz, 1958
[18] Edward Tivnan - The Lobby: Jewish Political Power and American Foreign Policy
[19] Şalom Gazetesi 1 Mayıs 1991
[20] İsmail Vural – age
[21] Universal Jewish Encyclopedia
[22] Karen Armstrong – age
[23] age
[24] Élie Barnavi, A Historical Atlas of the Jewish People
[25] Peter Grose - lsrael in the Mind of America: The Untold Story of America's 150-Year Fascination with the idea of a Jewish State, and of the Complex Role Played by This Country and Its Leaders in the Creation of Modern Israel
[26] Thomas E Gossett - Race: The History of an Idea in America
[27] age
[28] Universal Jewish Encyclopedia
[29] Karen Armstrong – age
[30] age
[31] Noam Chomsky - Year 501 : The Conquest Continues
[32] Thomas E Gossett – age
[33] Noam Chomsky – age
[34] age
[35] age
[37] age
[38] age