new world order etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
new world order etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2019 Pazartesi

Dedikodu

Selam ahali,

Yazıya da bu şekilde girmeyi özlemişim lan. Uzun zamandır Sapak.Org’da pek de alışık olmadığım bir formatta yazıyorum. İşler de orada baya iyi gidiyor aslında. Ancak hem hayat temposu içinde olup hem de bu proje ile uğraşıyor olunca buralara pek uğrayamaz olduk. Süreç içerisinde biraz yalnız da kaldık. İşin başında “yaparız, ederiz” diyenlerin bir bir ortadan kaybolduklarına da şahit olduk. Ancak bu tarz şeyleri çok da problem etmemek lazım. Kimsenin verdiği söze güvenerek bu işe girmedim en nihayetinde.

İnsanlar böyledir ahali buna alışmak gerek. Bu yazıda anlatacağım şeyler aslında yaptığım bu girizgahla alakalı şeyler değil, tüm bunları “bu kadar zamandır neredeydin?” sorusuna bir cevap olarak kabul ediniz.

Ama benim “alışamadığım” bazı insan davranışları da var bunlardan bahsetmek istiyorum. Aslında planlarım arasında hiç böyle bir yazı yoktu. Planlarım arasında eğitim sistemi vardı, jeostrateji vardı, neo-liberalizm vardı, Marshall yardımları vardı ama gelin görün ki canımı sıkan şeyler var.

Dedikodu, dünyanın en verimsiz eylemlerinden biri olabilir. Çözüm odaklı bir insanın kesinlikle başvurmayacağı bir yöntemdir dedikodu.
Benim “a” kişisi ile bir problemim varsa bunun muhattabı “a” kişisidir. Kalkıp da bunu üçüncü bir şahısla “b” kişisi ile paylaşmam. Çünkü bunun ortada var olan meselenin çözümüne zerre katkısı olmayacaktır.

Gerçi ben ne anlatıyorum ya, insanların arkasından atıp tutan biri bir şeyleri çözmek veya iyileştirmek gibi “iyi” bir şeyi amaçlayabilir mi? “Bizim insanımız şöyle temizdir, saftır, ahlaklıdır” nutuklarına zerre katılmıyorum. Dünya üzerinde hiçbir toplumda “elin ağzı torba değil ki büzesin” diyerek dedikoduyu normalleştiren, “devletin malı deniz yemeyen keriz” diyerek, “bal tutan parmağını yalar” diyerek de hırsızlığı, yolsuzluğu teşvik eden atasözleri bulunmuyordur buna emin olabilirsiniz. Zira insanlar ne kadar kötülük ve ahlaksızlıklar yapıyorlarsa da bunu aleni biçimde ifade etmekten çekinir yaptığının tam tersini öğütler. Bizde ise artık böyle bir çekince kalmamıştır, atasözlerinde bile türlü ahlaksızlıklara cevaz verilir.

Siyasetçiler; omurgasız, hırsız ve yalancı olarak eleştirilir ancak kimse şunu düşünmez, bu insanlar uzaydan gelmediler ki. Bu toplumun içerisinden çıktılar. İçerisinde yaşadıkları toplumun değerlerine gösterdikleri uyumla yine içerisinde yaşadıkları toplumda “çoğunluğun” güvenini ve övgüsünü kazanarak bulundukları makamlara geldiler. Kendi değerlerinize, düşünce dünyanıza ters birini destekler misiniz?

Neyse, konuyu biraz saptırmaya başladığımı farkettim.

Toparlıyorum

Velhasıl kelam, insanların arkasından konuşulması epey ciddi bir konu. Hatta öyle ki buna şiddetle maruz kalan insanlarda delüzyonel bozukluklara dahi sebep olabiliyor. Delüzyonel bozukluktan muzdarip hastalarda aşırı duyarlı ve sürekli tetikte olma hali hakim olur. “Bu benim arkamdan mı konuştu?” “Ben şu ortamı terkettiğimde acaba arkamdan ne diyecekler?” gibi sürekli bir paranoya halinde olduğunuzu düşünün. Olum insanlara bunu yapmaya ne hakkınız var lan?

Hea ben “arkadan konuşulma” işini bu ölçülerde ciddiye almıyorum tabi ki. Hatta ne kadar ciddiye aldığımı şöyle ifade edeyim, şu an bu satırları yazarken arka planda Nesrin Sipahi’den “Keçi vurdum çayıra”yı dinliyorum hehehe

Ancak bu “arkadan konuşulma” işi kesinlikle yavana atılmaması gereken bir mevzudur. Bilinçli ve manipülatif bir şekilde yapılıyorsa büyük ahlaksızlık çözüm(!) amaçlanıyorsa da büyük bir gerizekalılıktır.

Gerizekalılık demişken Rusların yayınladığı yeni haritaları gördünüz mü?




Bakın Türkiye’nin üzerinde ne yazıyor; “Batı Sufi Birliği”


Bir saniye


HAHAHAHAHA


Tamam sakinim


Ruslar oturup düşünmüşler; Orta Doğu’daki ABD hegemonyasını nasıl kırarız diye. Sonuç olarak da tasavvuf düşünceleriyle anti-Amerikancı fakat uslu bir manevi ittifak sağlayabileceklerini Yunus Emre ve Mevlana’yla işi götürebileceklerini öngörmüşler.
Eee Putin boşu boşuna Üçlü Suriye Zirvesinde ayet okumadı. Bizim Kanal 7 ve Yenişafak gibi muhafazakar medya da elinde tuzlukla koştu yine uzatılan bu hıyara. Zamanında Obama da müslüman ilan edilmişti. Yok Alman kayzeri gizli müslüman, yok Kraliçe Elizabeth peygamber soyundan geliyormuş, Napolyon sonradan müslümanlığı kabul etmiş de bunu gizlemiş gibi “aşağılık kompleksi” ürünü anlatılar her daim alıcı bulmuştur müslüman cenahta.
Haritada bir şey daha dikkatinizi çekti mi? Misak-ı milli sınırları ödül olarak geri verilmiş Türkiye’ye ya la. Amerikan emperyalizminden Rus emperyalizmine transferin bonservis ücreti olsa gerek.
Gerçi zamanında Amerikalılar da bu tarz haritaları çok yayınladılar. Graham Fuller’in Türkiye’yi bölgesel güç ilan etmesi mi dersin, Yeni Osmanlıcılık mı dersin gırla teraneler geldi geçti.
Ancak baki olan bir şey var ki biz bu tarz “dedikoduları” çok seviyoruz.
Ne diyelim; coğrafya kaderdir.


Hadi selametle...

11 Şubat 2019 Pazartesi

Anti-Emperyalizm Tekeli

Selam ahali, piyasa ideolojilerinin paket programcı bir mantıkla işlediğini burada defalarca anlattım. Bu aralar galat-ı meşhurlara kafayı fena halde takmış olduğumu son yazıların konularından da anlayabildiğinizi düşünüyorum. Bu sefer ise kendini “anti-emperyalist” olarak tanımlayan cephenin tutarsızlıklarından bahsedeceğiz. Gittiği yere kadar bütün yanlışları düzelteceğiz.


‪Evet, insanımız çoğunlukla, bir şeyin eğrisini doğrusunu araştırarak gerçeği bulma konusunda kendisini pek yormaz. Bu yüzden paket programcı ideolojilerin “müşterisi” çoktur bu memlekette. Çoğu insan, bir kişiyi, akımı ya da grubu kendine otorite edinip tüm konularda onun buyruklarına koşulsuz şartsız bağlılık gösterir, hayatı o bakış açısıyla algılar. Bu oldukça dingilce bir tavırdır ahali. Anti-emperyalizm kavramı da bu deli saçması konjonktür içerisinde bir anlam erozyonuna maruz kalmaktadır. Aslında erozyon doğru bir kelime mi ondan pek de emin değilim zira anti-emperyalizme yamanan bazı özelliklerin olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Anti-emperyalizmi karşılamayan ama onunla aynı pakette yer alan ek özellikler...


Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı oldukça önemlidir ahali. Bugün “tam bağımsızlık” olarak adlandırılan şey budur. Bağımsızlığın yarımı çeyreği olmaz. Şayet ki bir topluluk herhangi bir konuda dahi olsa kendi kararlarını alamıyor “birilerine” bağımlı kalıyorsa orada bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Şayet anti-emperyalizm iddianız var ise, ister ABD, ister Rusya olsun her türlü dış mihrakın egemenliğine karşı durmanız gerekir. Anti-emperyalizm, ‘’uluslar kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidir’’ demektir. Ancak günümüzün at ağızlı sosyalistleri kendi içlerinde büyük bir kavram karmaşası yaşamaktadır ahali. Anti-emperyalizmle Rusçuluğu, Sosyalizmi, Komünizmi bir gören oldukça sakat bir algı toplum üzerinde paradigmalaşmıştır. Anti-emperyalizmi, sosyalizm ile bir gören bu güruh kuvvetle muhtemel ‘’Sosyalist emperyalizm’’ kavramından bihaberdir. Bunun sebebi ise tarih bilmemek, konuyla ilgili doğru düzgün araştırma yapmaksızın her uzatılan hıyara elinde tuzlukla koşmak ve militan gibi boyuna Lenin, Marx okuyup ahkam kesmeye kalkamk olarak saptanabilir. Zira Lenin’in de emperyalizm ile ilgili görüşleri bu yöndedir. Şöyle der Lenin; ‘’Kapitalistlerin, diğer ulusları ezmesi, sömürmesi bir tercih sonucu değildir, onlar bunu yapmaya mecburdurlar.’’ [1] Lenin bu satırların devamında Marx’tan ‘’kapitalist ekonomilerde karın zamanla azalmasının önüne geçilemez’’ alıntısını yapıp Sosyalizmin yapısında onu sömürgeciliğe iten bir şeyin olmadığı[2] sonucuna varır. Ancak Lenin’in vardığı sonuç bile aslında bir iddiadır. Hatta çürütülmeye oldukça müsait bir iddia ve nitekim Üçüncü Dalga isimli kitabında Alvin Toffler da ortaya attığı ‘’Sosyalist Emperyalizm’’ kavramıyla Lenin’i çok güzel tokatlamıştır. Mutlaka okuyun diyebileceğim Alvin Toffler’ın ismi geçen kitabının Türkiye’de şu an için baskısı yok, gerçi yıllardır yok da orası ayrı bir mesele. Böyle faydalı kitaplar pek rağbet görmez güzel ülkemde. Bende de kitabın 1981 yılına ait bir baskısı var, zaten kitabı da görseniz iyice pörsümüş ayakta zor durur bir vaziyette.


Neyse sonuç olarak bu kitabı şu an için edinme imkânınız yok. Bu yüzden geçen sene yazmış olduğum ‘’Komünizm Mitleri’’ başlıklı yazıda Alvin Toffler’ın, SSCB’nin Gine, Malezya, Finlandiya gibi ülkeleri Sosyalizm adına sömürüşünü anlattığı kısımları aktarmıştım oradan takip edersiniz. Bu arada kendime not; bi’ ara bir okunacak kitaplar listesi hazırlayayım buraya.


Velhasıl kelam devrim bilekliği takıp orak-çekiç baskılı t-shirtünü de Che Guavera şapkasıyla ‘’kombinleyen’’ romantik solcular için üzücü bir haberim var. Sosyalist veya Komünist olmak sizi emperyal uygulamalardan geri tutmuyor malesef. Anti-emperyalizm bunlara bağlı bir kavram olmadığı gibi zaman zaman tam karşısında da yer alabilir.  Evet, ezberinizin hayli bozulduğunun farkındayım ancak gerçek budur yüzleşin.


Güncel bir mesele olan Venezuela da bu konuya iyi bir şekilde örneklik teşkil edebilir aslında. Zira şöyle ki, orada da başını ABD’nin çektiği bloğun desteklediği Juan Guaido ve başını Rusya’nın çektiği bloğun desteklediği Maduro olmak üzere iki devlet başkanı var. Bir tarafta dünya petrol rezervlerinin çok büyük bir kısmını elinde bulunduran[3], ya da bulundurmaya çalışan, Venezuela diğer tarafta ise iki farklı koldan gelen emperyalizm…




Bu grafiği doğrudan OPEC’den aldım. Grafiği şöyle bir analiz edelim istiyorum, en çok petrol rezervine sahip ülkelerden;

  • ·         Venezuela; Emperyalizmin en yeni hedefi konumunda, hiper-enflasyon hâkim, ekonomi bitik özetle millet aç aç!
  • ·         Suudi Arabistan; Amerikan Emperyalizminin ileri karakolu durumunda, ruhunu ABD emperyalizmine satmış ulusal onur ve haysiyet bilincinin olmadığı, ABD;’nin fahişesi değil geyşası olmuş etkisiz eleman hükmünde
  • ·         İran; ABD emperyalizminin kurduğu sistemin yeminli düşmanı, İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanya’sına, Soğuk Savaşta ise SSCB’ye ait olan ‘’şeytan’’ unvanının yeni sahibi, Emperyalizmin nefesini her daim ensesinde hisseden ambargolarla mücadele eden bir ülke
  • ·         Irak ve Kuveyt; ABD emperyalizmi eliyle Saddam Hüseyin isimli bir diktatör yaratıldı ve Irak’ın başına geçirildi. Saddam’ın Kuveyt’e saldırmasına yine ABD tarafından göz yumuldu ancak aynı ABD, Saddam Kuveyt’e saldırınca da bunu ve hiçbir zaman var olmamış kimyasal silahları bahane etmiş ve 20.03.2003’de Irak’ı işgal etmişti. Irak ve Kuveyt savaş yoluyla ‘’halledilmiş’’ demokrasi gelmiş, petrol ve refah bir daha geri gelmemek üzere gitmişti. Ha unutmadan hakkını verelim ABD ‘’burada kimyasal silah yokmuş CIA bizi yanlış yönlendirdi’’ diyerek Irak’tan özür de dilemişti. [5]
  • ·         Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar; Tıpkı Suudi Arabistan gibi ruhunu satılığa çıkarmış, ulus bilincini inşa edememiş ve hiçbir zaman bağımsızlık gibi bir davaları olmamış ülkeler
  • ·         Libya; Muammer Kaddafi’nin, dönemin Fransa içişleri bakanı Claude Gueant tarafından ‘’Haçlı Seferi’’ olarak tanımlanan ve Türkiye’nin de katılmış olduğu, 2011 yılında gerçekleşen NATO müdahalesiyle[4] indirilmesiyle ‘’halledilmiş’’ emperyalizmin arzuladığı zemin hazırlanmış ve Libya halkı da refahına bir daha geri gelmemek üzere veda etmiştir.
  • ·         Nijerya; ABD’li politikacı Zbigniew Brzezinski tarafından oluşturulan İslami terör gruplarından[6] Boko Haram’ın terör estirdiği, halkın refahtan fersah fersah uzak olduğu bir başka talihsiz ülke konumundadır.


Evet ahali, gerçekler ortadadır. İkinci Dünya Savaşıyla ABD’nin İngiltere’den ‘’dünya jandarmalığını’’ törenle devralmasından önce İngiltere, coğrafi keşifler esnasından İspanya ve Portekiz, keşifler sonrasından Hollanda ve Fransa, soğuk savaş döneminde SSCB, iki dünya savaşı sonunda gerçekleşen devir teslim sonrasında ABD, elinde kaynağı olan ulusları çatır çatır sömürmüştür. Şu tabloda dünyada yalnızca 22 ülkenin Britanya tarafından sömürülemediğini göstermektedir[7];




Benimsenen politikanın, kapitalizm, liberalizm, komünizm veya sosyalizm olması emperyalizmi önleyici bir faktör değildir. Anti-emperyalizm kavramını sosyalizm tekelinde tutmaya çalışan at ağızlı ve sürekli cahilce retorik kasmaya çalışan militan sosyalistler bu yazıda ortaya koyduğum verileri dürüp üzerine oturabilirler. Sizlerden ricam, lütfen anti-Amerikancı retorik kasıp Amerikan emperyalizmine karşı militanca çığırtkanlık yaparken sosyalist veya daha başka maskeli emperyalizmlerin önünde domalanlardan olmayın. Sizlerden bir ricam daha var aslında,


Lütfen…


Lütfen okuyun ya.


Hadi selametle


------------------------------------------------------

[1] Lenin, V.İ, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, 1. Baskı, 1969, ISBN 975-7399-14-0

[2] age
[3] OPEC Share of World Crude Oil Reserves, https://www.opec.org/opec_web/en/data_graphs/330.htm








 

27 Aralık 2018 Perşembe

Bir Medeniyetin Çöküşü; Anadolu Selçuklularında Akılcılık ve Tasavvuf Mücadelesi

Selam ahali, bu blogda tasavvufla ilgili çok yazı yazdım. Bu zamana dek anlattıklarım genel itibariyle;
  •          Tasavvufun İslam inancıyla taban tabana zıt olduğu
  •          İslam’da tanrının tasavvufta ise varlığın tek olduğu
  •          Tasavvufun İslam’a Doğu’dan yani Hint ve İran kültürlerinin torna tezgâhlarından geçerek geldiği
  •          En nihayetinde ‘’İslam’ın altın çağı’’ olarak tanımlanan 8 ve 13. yüzyıllar arası hüküm sürmüş olan üretken, bilimsel faaliyetler yürüten akılcı geleneği yok ettiği


gibi şeylerdi. Ancak bu ‘’altın çağın’’ nasıl bittiğini anlatmamıştım. Şimdi işin detayına ineceğiz. Topumla tüfeğimle geliyorum.


İslam, Arap coğrafyasında daha önce sağlanamamış ‘’siyasi birliği’’ sağladığı için Araplar, İslam’la beraber bir çıkış yakalamışlardır ancak esas ‘’altın çağ’’ olarak tanımlanan dönem 8. yy’da akılcı Mutezile akımının İslam medeniyetinde güç kazanmasıyla başlar. Mutezile öncesi İslam döneminde de birçok fetih olmuştur ancak yeni kazanılan topraklarda karşılaşılan kültürlere mesafeli bir tutum sergilenmiş, kitaplar da ‘’siz Kur’an’a alternatif mi çıkarıyorsunuz lan’’ diyerek yakılmıştır. [1] Arapların yeni coğrafyalardaki temel stratejileri Kur’an’ı benimsetmek üzerineydi. Bu çalışmalar esnasında Hıristiyanların, İsa peygamberin tanrı ya da tanrı oğlu olmadığı, Meryem’in de tanrısal özellikler barındırmayan yalnızca saygıdeğer inançlı bir kadın olduğu gibi görüşlere sahip oldukları için ötekileştirdikleri Nesturiler ile karşılaşılmış ve bazı ortak noktalarda buluşulduğu için de en baştaki katı tutum yumuşamaya başlamıştır. Bu yumuşama beraberinde bilgi alışverişi ve kültür etkileşimini getirmiş dolayısıyla bilimsel gelişmeler için iklim ve zemin müsait hale gelmiştir. Nesturiler, Bizans’tan dışlandıkça Müslümanlarla yakınlaşmış ve gruplar halinde Müslüman olmalar başlamıştı ancak bu geçişler Sabetaycıların yaptıkları gibi yüzeysel geçişlerdi. Araplar da bu ‘’tam Müslüman olmamış’’ Nesturilerin durumundan rahatsızlık duymuşlar ve Nesturilerle giriştikleri tartışmalarda üstünlük elde edebilmek için Aristo mantığından başlayarak Yunan literatürünü öğrenmeye girişmişlerdir. İslam’da akılcı Mutezile hareketi işte bu şekilde ortaya çıkmıştır ahali. Bu hareketin öncüsü de Vasıl bin Ata’dır, kendisi yenilikçi ve isyankar bir kişiliktir hakkında okumalar yapmanızı tavsiye ederim. Ben yazının konu bütünlüğü gereği oraya giremeyeceğim.


Ortaokul tarih bilgilerinizi hatırlayın, Emeviler Arap milliyetçisi baskıcı bir yönetim sergilemiş, onlardan sonra gelen Abbasiler ise hoşgörülü bir politika benimsemişti hani. İşte o baskıcı Emevi dönemi politikalarının sonucu olarak İslam dünyasında iki önemli akım ortaya çıkmıştır ahali, birincisi boyun eğen, silik, pasif Sufi(Tasavvuf) akımı diğeri ise akılcı ve isyankâr Mutezile akımı. Emeviler, Mutezile’yi ezmeye yönelmiş ve sürekli baskı uygulamıştı daha sonra Abbasilerin hâkimiyetinde ise Mutezile’nin akılcı yöntemlerinin Hıristiyanlarla girişilen tartışmalarda etkili bir teknik olduğu anlaşıldığı için Mutezile akımı güç kazanmaya başlar. 7. Abbasi Halifesi Me’mun döneminde akılcı Mutezile’nin devletin resmi ideolojisi olarak benimsenmesi İslam medeniyetinde 400-500 yıl sürecek önemli bir akılcı, bilimsel üretim geleneği ortaya çıkarmıştır.[2]


Paki nükleer fizikçi Pervez Hoodbhoy bu süreci şöyle anlatır;

‘’Araplar, fetihler sonucu kendilerini antik uygarlıkların muhteşem entelektüel hazinelerine sahip olmuş bir durumda buldular. ‘’Ulum-el-avail’’(İslam öncesi bilimler) olarak isimlendirdikleri bilimleri dini tartışmalarda kullanmaya başladılar. Basra ve Bağdat sokaklarında özgür iradecilerle kaderciler arasındaki kanlı çatışmalardan Mutezile diye bilinen akılcı bir akım ortaya çıktı. Bu felsefenin Müslüman düşünce ve toplumu üzerindeki etkisi yüzyıllar boyu yankılanacaktı. Halifelerden Me’mun ve Mutaasım bunu bir devlet ideolojisi haline getirdi. Mutezile inançla akılı bağdaştırmayı amaçlıyordu. Müslüman teolojisi ile Yunan mantığı ile oluşturulan sentez İmparatorluk aracılığıyla İspanya’ya ve oradan da Endülüs’e yayıldı. Akılcılık cami ve medreselerde vaaz edildi. Toplumun nüfuzlu sınıfları(şehzadeler, saray mensupları, kadılar…) Mutezile’yi kendi inançları olarak kabul ettiler. Pozitif bilimlerde olağanüstü ilerlemeler Mutezileci yöneticiler zamanında gerçekleşirken, büyük İslam hocalarının ve bilim adamlarının çoğu ya akılcılığa olan bağlılıklarını açıkça ilan ettiler ya da büyük ölçüde bu akımın etkisi altında kaldılar. Mutezileciliğin İslam’ın dışında veya karşısında değil içinde gerçekleştirilen büyük bir devrimci hareket olduğunu anlamak önemlidir. [3]


Hatırlarsanız ben de ‘’İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf’’ başlıklı yazıda başta Biruni olmak üzere İslam medeniyetinin altın çağını yaşatan akılcı hareketin temsilcilerinden örnekler vermiştim. Ancak Selçuklu dönemi Anadolu’sunun da herkesin huzur içerisinde bilim ile uğraştığı bir ‘’yitirilmiş cennet’’ ortamı olmadığını söylemek gerekir. Anadolu’da akılcı hareket ile tasavvuf hareketi bir savaş halindeydi, akılcılığın başını Ahi Evren, tasavvufun başını ise Celaleddin Rumi çekmekteydi.

Son yazdığım yazılardan ‘’Ego,Bencillik, Kibir, Önyargı’’da ‘’egonun yüksek olanı makbuldür’’ gibi bir laf etmiştim hatırlarsanız. Ahi Evren de esasında hemen hemen bu çizgide olan özgüveni ve benlik duygusu yüksek olan bir kişiliktir. Şöyle ki, Letaif-i Giyasiyye isimli eserinde maddenin başlangıcı olmayan(ezeli) bir şey olmadığından bahsederken; ‘’Eski ilim adamlarından hiç kimse bu delile muttali olamamışlardır.’’ [4] Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubad’a sunduğu Yezdan Şinaht isimli eserinde ise yine; ‘’İlahi ve tabii ilimlerin meselelerinden hikmet sırlarını bu eserde derç ettim. Yunanlılardan bugüne dek muhakkik hükema ve ilimlerde rasih olanlardan hiç kimse bu sırları böylesine ifşa etmeği reva görmemişler ve bunu tehlikeli bulmuşlardır. Aristoteles bu yüksek sırların ancak isti’dad sahibi olanlara açılabileceğini söylemiştir. Cahillere, kabiliyetsizlere fitnecilere ve ehil olmayanlara açmak caiz değildir. Fakat ben Sultan Alâeddin’de isti’dad gördüğümden bu özlü risaleyi tasnif edip bu yüksek hediyeyi huzura göndermeyi vacip gördüm. … Vasiyetim şudur ki, bu eserin nüshasını kabiliyetsizlere vermesin.’’ [5] gibi ifadeler kullanmıştır. Celaleddin Rumi ise Hoca Ahi Evren’in bu özelliğinden dolayı kendisine ‘’iblis’’ demiştir. [6] Ayrıca Selçuklulara en parlak dönemini yaşatan Alâeddin Keykubad da Ahi Evren’i desteklediği için Celaleddin Rumi ve Şems tarafından topa tutulmuştur; ‘’O hiçbir işe yaramaz, cimrinin biriydi. İki hüneri vardı. İyi ok atar ve satranç oynardı.’’ [7]

Ahi Evren’in bilgiye ulaşma metodu yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzerine bol bol okuma, araştırma, deney ve gözlem yapmaktır. Ancak Rumi’nin tasavvufunda bilgiye ulaşmanın tek yolu doğrudan Allah’tan vahiy almak ya da durun Sufi jargonuyla söyleyelim; ‘’ilham ve keşiftir’’. Rumi, Mesnevisinin ön sözünde gayet de vahiy aldığını iddia etmektedir; ‘’Bu Mesnevi kitabıdır. O Allah’a kavuşma ve onun hakkında kesin bilgiye ulaşma sırlarını açan dinin aslının aslının aslıdır. O yüce Allah’a dair bilgi veren ve Allah’ın yolunu aydınlatan ve onun varlığının en açık belgesidir. Mesnevinin nuru içinde kandil bulunan bir oyuktan yayılan ışığa benzer. Sabah aydınlıklarından daha aydınlatıcıdır. Bu kitap, yeşillikleri ve pınarları bulunan cennetlerin cennetidir. … Bu Kitap Mısır’daki Nil nehri gibidir. … Cenab-ı Allah’ın Kuran-ı Kerim hakkında buyurduğu gibi Mesnevi ile niceleri sapıklığa sapar, niceleri hidayete erer. Çünkü o kalplere şifa, üzüntülere cila, Kur’an’ı açıklayan, rızkı bollaştıran, ahlakı güzelleştirendir. Melekler ona yalnızca temiz olanların dokunmasını sağlar. Âlemlerin rabbinden indirilmiştir. Önünden ve arkasından batıl ona yaklaşamaz. Çünkü Allah tarafından korunmaya alınmıştır.’’ [8]

Bu önsözde yer alan ‘’ içinde kandil bulunan bir oyuktan yayılan ışığa benzer’’ cümlesi Nur suresinden, ‘’Âlemlerin rabbinden indirilmiştir’’ cümlesi Vakıa suresinden, ‘’Allah tarafından korunmaya alınmıştır’’ kısmı ise Fussilet suresinden Kur’an’ı tanımlayan ayetlerdir. Rumi’nin oğlu olan Sultan Veled’in aktardığı bir olaya göre ise bir gün Rumi’nin bir dostunun Rumi’ye gelerek neden Mesnevi’ye Kur’an dediğini sormuş ve Rumi’den ‘’Ey köpek neye Kur’an olmasın? Ey eşek neye Kur’an olmasın? Ey bacısı kahpe neye Kur’an olmasın? Söz ve mana olarak peygamberlerin ve evliyanın ilahi sırlarının nurlarını ihtiva etmiyor mu?’’ cevabını almıştır. [9]

Celaleddin Rumi’nin akılcılık düşmanlığını en iyi yansıtan örneklerden biri de Mesnevi’deki ‘’Kel Papağan Hikayesi’’dir. [10] Rumi akılcılara şu beyitlerle yüklenir;




Dönemin ünlü tasavvufçularından Sadreddin Konevi, Ahi Evren’in de ilginç bir şekilde saygı duyduğu bir kişiliktir ahali. Sadreddin Konevi bir gün Tacüd-din Şehristani isimli bir Sufi’nin ‘’el Musaraa’’ adlı eserinde İbn-i Sina’ya salladığını ifade eden bir mektup yazar. El Musaraa, ‘’güreş tutmak’’ anlamına gelir ahali. Hoca Ahi Evren de bunun üzerine ‘’güreşenle güreş tutan’’ anlamına gelecek şekilde ‘’El Musaraatü’l-musaari’’ eser yazarak İbn-i Sina’ya sahip çıkmış ve Şehristani’ye de reddiye çekmiş olur.[11] Bu tartışmanın konusu ise en özet tabirle ilmi meselelerde aşkın yeridir ahali. Konu aşk olur da Rumi olaya müdahil olmaz mı sizce? Rumi de yine her zamanki gibi Hoca Ahi Evren’e giydirmiştir; ‘’Ey Hace sen şaşkına döndün. Âşıkları alaya aldın. Kendi sersemliğinle Allah’la güreşmeye kalktın.’’ [12] Mevlana yine bildiğimiz gibi ahali. 100 metre engelli şirk koşma dalında altın madalyaya uzanıyor, kendisini tebrik ediyoruz. Hazır Rumi’nin Divan-ı Kebirine el atmışken oradan devam etmek istiyorum. Rumi, Ahi Evren’in yanında yer alan kendi oğlu Alaeddin Çelebi’ye eşek, Hoca Ahi Evren’e ise öküz demektedir [13];









‘’Eşeğim öldü’’ kısmından zaten çıkarmış olabileceğiniz gibi bu beyitler A. Çelebi’nin ölümünden sonra yazılmıştır. A. Çelebi ve Hoca Ahi Evren’in öldürülmelerine, eğer unutmazsam geri döneceğiz ahali. O kısım işin siyasi boyutuna kaçıyor biraz. Önce şu soğuk savaş ortamını bi’ halledelim istiyorum. Ardından kronolojiye uygun bir biçimde oraya kadar geleceğiz.

Rumi’nin oğlu A. Çelebi, Şems ve Rumi arasında geçen ve önemli gördüğüm bir mesele de Kimya Hatun meselesidir ahali. Şems-i Tebrizi 1244’de Konya’ya gelince Celaleddin Rumi henüz 15 yaşında olan cariyesi Kimya Hatun’u Şems’e nikâhlar. Şems bu esnada 65 yaşındadır! Öte yandan Rumi’nin oğlu A. Çelebi ve Kimya Hatun da birbirlerini sevmekte ve hatta evlenmeyi düşünmekteydi. Aşiret dizisi senaryosu gibi gelişen bu olaylar elbette birçok probleme de sebep olmuştu. Şems ve Kimya Hatun Mevlana medreselerinin bir hücresinde kalmaktaydı. A. Çelebi de babasını görme bahanesiyle buraya sık sık gelip Kimya Hatun ile görüşmekte, Şems de bu durumdan rahatsızlık duymaktaydı. Şems’in bir gün A. Çelebi’nin önünü kesip ‘’Hey delikanlı bir daha buradan geçersen ayağını kırarım’’ dediği nakledilir. [14] Şems, Kimya Hatun’a çok düşkünken Kimya Hatun doğal olarak dedesi yaşındaki bu adamla beraber olmaktan mutlu değildi ve sık sık yanından kaçmaktaydı. Ancak Rumi, adamları vasıtasıyla her seferinde kızı bulup geri getirmeyi başarmıştı. [15] Ancak bu kaçışların sonuncusunun ardından Şems bu küçük kızı boynunu kırarak öldürmüş ve olayın ardından Konya’yı terk etmiştir. [16] Ancak Mevlana daha sonrasında diğer oğlu Sultan Veled’i, Şems’in ardından gönderip onu geri getirmesini istemiş ve Şems’in geri dönüşüyle de şu beyitleri yazmıştır;






Evet ahali, Celaleddin Rumi gerçekten çok çok iyi bir şairdir ancak ne insanlık anlamında ne de teolojik olarak onaylanacak bir kişilik değildir. Yaptıkları yenilir yutulur şeyler değildir. Hele bazılarının anlattığı gibi ‘’hazreti’’ hiç değildir. Hele ki Mevlana hiç hiç değildir. Hem ‘’Vağfu annâ, vağfir lenâ, verhamnâ. Ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn’’ diye ayet okuyacaksın [17], ki Türkçesi ‘’Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" demektir, sonra da Allah’ın yarattığına ‘’Mevlana’’ diyeceksin! Siz şaka mısınız Allah aşkına? Böyle bir şey olabilir mi ya? Çıldırdım yine. Ne diyorduk lan? Heh Şems tekrar Konya’ya dönmüştü en son.

Şems-i Tebrizi, Konya’ya bu ikinci gelişinden bir yıl sonra öldürülür ahali. Önemli bir Sufi olan Eflaki’nin anlatımına göre Alaeddin Çelebi, Kimya Hatun meselesinden dolayı bazı kötü niyetli kişilere uyarak ve onlarla ittifak ederek Şems’i katletmiş ve evlatlıktan reddedilmiştir. [18] Zaten Hoca Ahi Evren’in yanına, yani Kırşehir’e, geçişi de böyle olmuştur.

Bu arada, hani Nasreddin Hoca diye bir fıkra karakterimiz vardır ya. İşte o kişi aslında Ahi Evren’dir ahali. Ahi Evren’in kullandığı anlatım tekniklerinden biri de mizahtır. Ancak Rumi ve taraftarlarının Anadolu topraklarında ve İslam âleminde gücü eline geçirmeleriyle yürüttükleri algı ve itibarsızlaştırma operasyonları neticesinde Nasreddin Hoca gülünç ve saçma sapan bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaten Ahi Evren’in tam adı Hace Nasirüd-din Mahmud’dur. [19] Hace zaten bildiğin Hocadır, Nasirüd-din Selçuklular döneminde isimlerin önüne alınan lakaplardan biridir ve ‘’dine yardımı dokunan’’ anlamına gelir. Selçuklu dönemi lakaplarının mantığını anlamak adına Nizamülmülk’ün Siyasetname’sini okumanızı tavsiye edebilirim ahali. Oldukça eğlenceli bir kitaptır. Reklamların ardından devam ediyorum. Yani adamın adı bildiğin Mahmut’tur ahali. Ahi ve Evren de aslında ayrı ayrı lakaplardır. Ahi lakabı esnaflığına ve deri ustalığına, yılan anlamına gelen Evren kelimesi de doktorluğuna atıf yapmak için verilmiştir. [20] Bu kadar çok yönlü bir kişilik ne yazık ki ‘’birileri’’ tarafından sansürlenmiş ve itibarsızlaştırılmıştır. Aslında bu bilge kişiliğe itibarını geri kazandırmak hepimizin boynunun borcudur. Bu iade-i itibar işine girişen Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi kitabının(şiddetle tavsiyedir) yazarı sayın Prof. Dr. Mikail Bayram’ı da kutlarım. Şimdi gelin bu itibarsızlaştırma sürecini oluşturan siyasi konjonktürün nasıl geliştiğine göz atalım.


Son yayınladığım yazı olan ‘’Politika Yapabilmek İçinBilinmesi Gerekenler III; Ekonomi’’de Gazali’den bahsetmiş ve tasavvufçudur ancak bazı konulara yaklaşımıyla büyük felsefecidir demiştim. Esasında o Gazali, İslam’da akılcılığı bitiren adamlardan biridir ve bunu yapmak için devlet tarafından görevlendirilmiştir! Sonda söyleyeceğimi başta söylemiş oldum ancak şimdi işin siyasi kısmını ele alıyoruz ahali.

Öncelikle Gazali’nin zihin yapısını anlayabilmeniz için şu alıntıyı koyuyorum buraya[21];






Gazali’nin bu fikirlerinin Anadolu’da ve İslam medeniyetinde kabul görmesine sebep olan iki önemli gelişme vardır ahali;
  •          Haçlı Seferleri
  •          Moğol İşgali


Hatırlayın, Nevrotik Bir Vaka Olarak Türk Toplumu; Tasavvuf ve Çilecilik başlıklı yazımda tasavvufun toplumumuzda travmatik bazı alışkanlıklara yol açtığını söylemiştim. İşte Gazali’nin de felsefeci kimliğini, akılcılığı bırakıp Sufiliğe geçişi de İslam toplumlarında tasavvufun akılcılığa baskın gelmeye başlaması da aynı ölçüde travmatik olmuştur ahali. Şöyle ki, bu dönüşümün yaşandığı 1100’lü yıllar Haçlı ordularının Gazali’nin yaşadığı yer olan Bağdat’ın yakınlarına kadar geldikleri dönemdir (bknz. 1096 I. Haçlı Seferi). Gazali’nin kendi hatıratında yaptığı anlatı[22] dönemin psikolojisini anlamak için önemli ahali, göz ucuyla da olsa lütfen okuyunuz;  






Şimdi süreci neden travmatik olarak tanımladığımı daha iyi anlamış olduğunuzu düşünüyorum. Ya aslında bu, duygusal anlamda kötü hissettiğinde MFÖ’nün depresif şarkılarını dinlemek gibidir. Hatta MFÖ’nün de ‘’Adımız Miskindir Bizim’’ ve ‘’Allah Allah’’ gibi pantesit-tasavvufi şarkıları da vardır. İnsanlar karşılaştıkları güçlükler karşısında teselliyi arabeskte bulma eğilimi gösterebilirler ve hâlihazırda tasavvuf da zaten çileci-arabesk bir kültürdür. Bunun bir örneği de aslında yakın Cumhuriyet tarihinde de görülmüştür. Türkiye 1961-1979 arası birçok atılım yapmış ve her anlamda üretken bir gelenek edinmişti, Devrim otomobilleri, Kıbrıs barış harekâtı ve ASELSAN da bu dönemde gerçekleşen hadiselerdi. O dönemin müzik kültürü bile bir başkadır aslında. Anadolu Rock olarak tanımlanan bu tarz, hem müzikal anlamda çok kaliteli işlere imza atmış hem de şarkıları genel olarak toplumsal meseleleri konu edinen sözler içermekteydi. Ancak 1980 darbesiyle bu üretim bir anda ‘’pat’’ diye kesilmiştir. 80 darbesinin ardından arabesk kültürü toplum üzerinde daha baskın hale gelmiştir. Yani demem odur ki 1980 darbesinin Türkiye’den ne çok şey götürdüğünü sırf 70’lerin Anadolu Rock şarkılarını dinleyerek bile anlayabilirsiniz. Hatta adres de vereyim youtube’da Anatolian Rock Revival Project isimli bir kanal var takip etmenizi tavsiye ederim deyip bir Presidente Kültür&Sanat’ın daha sonuna gelmiş olalım. Neyse fazla kaynatmayın nerede kalmıştık?

Gazali’nin akılcılığı terk edip daha soyut bir inanç olan tasavvufa yönelmesi işte bu ortamda gerçekleşmiştir. Haçlılar Bağdat’ın kapılarına dayanmış, Suriye’de, Filistin’de, Kudüs’te Haçlı flamaları dalgalanıyor, Müslümanlar ise Haçlı ordusuna karşı bir ordu toplayamıyordu. Peki, dünyada bilimsel faaliyetlerin öncüsü olan, her anlamda Batı’dan üstün Müslümanlar nasıl oluyor da bu gerici yobaz bilim ve akıl düşmanı Haçlılara karşı koyamıyordu? Bunun aslında çok basit bir cevabı vardır ahali. Papazlar kafası çalışmayan yobaz Hıristiyanları iki tane dini nutukla kolaylıkla savaş meydanlarına sürebilirken öte tarafta Aristo mantığını hatmetmiş Müslümanlar savaşmak için kendilerini motive edemiyorlardı. Bir tarafta ölümü bir kurtuluş olarak gören oldukça güçlü körlemesine bir iman diğer tarafta ise erişilmiş entelektüelite ve refah düzeyinin gözü kapalı ölüme koşmaktan alı koyduğu Müslümanlar…

İhtiyaç çok açıktır ahali; Haçlı askerleri gibi coşkuyla savaş alanına koşacak gözü kapalı ölüme gidecek, sorgulamayan Müslüman askerler… Haçlı askerleri, Töton şövalyeleri gibi tarikatlarla beyinleri yıkanarak savaş alanlarına akın etmekteydi, bu durumda Müslümanlık içinde de ‘’beyin yıkayan’’ tarikatlara ihtiyaç vardı. İşte bu ihtiyaca binaen İslam dünyasındaki iktidar sahipleri haçın karşısına hilali dikmek uğruna İslam dünyasında akılcılığa karşı gericiliği diriltmeye karar verdiler. Bu iş için de Gazali görevlendirilmiştir. Gazali ilk iş olarak ‘’İhya-i Ulum Ud Din’’ yani Dini İlimlerin İhyası(diriltilmesi) anlamına gelen kitabını yazar. Devlet desteğini de arkasına alan Gazali çeşitli muhalefetlere rağmen 300 yılda zor inşa edilen akılcı geleneği yerle bir etmeyi başarır. Gazali doktrinini Antik Yunan ve felsefe düşmanlığı üzerine inşa etmiş ve tıpkı daha sonraları Celaleddin Rumi’nin çevresinin de yapacağı gibi İbn-i Sina’ya kafir diye saldırmıştır. İşin ilginç yanı felsefe ve Aristo mantığı karşıtlığı Gazali ile Haçlıların ortak payesidir ve Haçlılar bu sebeple Gazali’yi onore de etmişlerdir. Miguel Asin Palacios’un ‘’Gazali’de Hıristiyan Tesiri’’ isimli tuğla gibi kitabı vardır. [23] Gericilik her yerde gericiliktir ahali. Bu dayanışma her ne kadar tezatmış gibi görünse de aslında gayet doğaldır.

1105’de Selçuklular da resmen Mutezileciliği terk edip Gazaliciliği devlet politikası haline getirmiştir. [24] Selçuklu devleti bu dönemde yoğun Moğol baskısı altındadır ahali. Moğolların fethettikleri ülkelerdeki genel taktikleri aslında bir kaos stratejisidir. Bu strateji, farklı etnik ve dini grupları, zayıf olanı destekleyerek, birbirine çarpıştırmak ve sürekli bir kaos ortamı yaratmak olarak özetlenebilir. Bu strateji gereği Anadolu’da da Ahileri kendilerine tehdit olarak görüp Celaleddin Rumi’nin Sufilerini desteklemişlerdir. [25] Hatta Moğollar Celaleddin Rumi’ye Pir-i Rum(Anadolu’nun Şeyhi) unvanını vermişlerdir. [26] Daha önceleri Anadolu’da Abbasi Halifeleri tarafından atanan Fütuvvet Teşkilatının ‘’Şeyhu’ş-şuyuhi’r Rum’’u (Anadolu’daki şeyhlerin şeyhi) bulunuyordu. Moğollar bu makamı da Rumi’ye teslim edip Sultandan Rumi’ye bağlanma ve Mevlevi tarikatına girme zorunluluğu getiren bir ferman da yayınlamışlardır. [27] Bu fermanla başka gruplara ait olan tekkeler, medreseler tüm mal mülk, sahiplerinin ellerinden alınıp Rumi ve çevresine veriliyordu. [28] Anadolu’da böylece farklı sesler zor kullanılarak baskıyla, hukuksuzlukla kesilmiş oluyordu. Tüm bu olaylar Moğol desteğiyle, II. İzzettin Keykavus’un yerine, iktidara gelen IV. Rükniddin Kılıç Arslan döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönem II. Keykavus ve Ahi Evren yanlılarının yoğun baskı ve katliamlara tutulduğu bir dönem olmuştur, malları ellerinden zorla alınıyor, attıkları adımlar sürekli takip ediliyor ve birçok katliam yaşanıyordu. Ahi Evren Kırşehir’de bir katliama tabi tutulmuş ve katliam öncesi de malları yağmalanmıştır. Ahi Evren bu olayları şöyle anlatır; ‘’Zamanımızın kurt tiynetli padişahları, kişilerin varisleri olsa bile mallarına el koymaktadırlar. Şeriatın hükümleri bütünüyle ortadan kalktı. İslam’dan sadece bir ad kaldı.’’ [29]

Şu son alıntıyı sırf Ahi Evren’in tüm yaşadıklarına rağmen ağzını bozmayışını göstermek için ekledim. Bir de Rumi’nin başından geçen bir miras davası var. Ona da bir göz atalım fark zaten ortada. Hatırlarsanız Rumi, oğlu A. Çelebi’yi evlatlıktan reddetmişti. Bu yüzden de yasal olarak miras talebinde bulunamazdı. Kadı Mecdüd-din-i Merendi de A. Çelebi’nin mirasından Rumi’ye pay vermemiştir. Rumi de bunun üzerine Mesnevisinin 6. beyitinde Kadıyı, Ahi Evren’in karısıyla yasak bir aşk yaşayan biriymiş gibi gösterdiği bir hikâye yazar. [30]


Rumi attığı bu iftirayla epey çirkinleşmiştir. Hani tarih nasıl bir olgu ki böyle bir adam geniş kitlelerce ‘’saygı değer’’ hazret olarak anılıyor gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum.


En nihayetinde Ahi Evren Kırşehir isyanları esnasında 90 yaşındayken katledilmiştir.[31] Hoşgörü timsali olarak pazarlanan Celaleddin Rumi bitmek tükenmek bilmeyen bir kine sahiptir. Yüzleşin. Hem Ahi Evren’i hem de kendi oğlunu öldürtmüştür. Rumi’nin Ahi Evren ve Türkmen çevrelere olan kini inanılmaz boyutlardadır. Yine Eflaki’nin anlatımına göre Sultan IV. Rükniddin Kılıç Arslan başlangıçta Rumi’ye mürid olup onu baba edinmişken daha sonra Baba Merendi isimli bir Türkmen şeyhi ile tanışmış ve Rumi’nin de bulunduğu bir toplantıda Merendi’ye övgüler yağdırınca Rumi sinirlenerek ‘’Öyle ise biz de başka birini kendimize oğul ediniriz’’ deyip toplantıyı terk etmiştir. Sonraki süreçte Rumi Moğol Noyanı Alıncak ile ittifak ederek Kılıç Arslan’ı da öldürtmüştür. [32] Yani sırf Türkmen çevrelere hafif bir meyil etmesi öldürülmesine yetmiştir. Pardon da hoşgörü bunun neresinde ya?

Bunlar gayet de toplumumuza dışarıdan pazarlanmaktadır ahali. 1970’li yıllarda American Board isimli Hıristiyan Misyoner örgütünün yayınevi olan Redhouse Yayınevi cayır cayır tasavvuf kitapları basıyordu. [33]







Peki, Beyonce’nin yeni doğan çocuğuna verdiği ismi gördünüz mü?






Sahi ya, Graham Fuller de kızının adını Ankara koymuştu değil mi? Bunlar garip şeyler olum. Ya vallahi çok bir şey istemiyorum sadece birazcık düşünün.

Lütfen sevgili kardeşim.



Hadi selametle…


----------------------------------------------

[1] Cengiz Özakıncı, Çoktanrıcılıkta Yahudilikte Hıristiyanlarda Gericilik ve Müslümanlıkta İrticanın Tarihsel Kökenleri İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü(827-1107)

[2] age
[3] Pervez Hoodbhoy, Islam and Science: Religious Orthodoxy and the Battle for Rationality
[4] Ahmed Eflaki, Menakibul Arifin, Mevlana Müzesi Kitap N.1727’den aktaran Mikail Bayram
[5] Ayasofya(Süleymaniye) Kitap N. 4819’dan aktaran Mikail Bayram
[6] Mikail Bayram, Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi s. 139
[7] Makalat-ı Şems-i Tebrizi
[8] Konya Yusufağa Kitap N. 5547 olan Mesnevi nüshasından aktaran Mikail Bayram
[9] Ahmed Eflaki, Menakibul Arifin s. 291
[10] Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi V, 916, 4144-4146. Beyitler
[11] Mikail Bayram, İbn-i Sina ve Ahi Evren, İbn-i Sina’ya Armağan
[12] Mevlana Celaleddin Rumi, Divan-ı Kebir, s. 549
[13] age
[14] Sipeh-salar, Menakıb-i Hz. Hüdavendigar, s. 176’dan aktaran Mikail Bayram
[15] Ahmed Eflaki, Menakibul Arifin, 637-638
[16] Mikail Bayram, Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi s. 176
[17] Kur’an-ı Kerim, Bakara, 285-286
[18] Mikail Bayram, age
[19] age
[20] age
[21] Pervez Hoodbhoy age’den aktaran Cengiz Özakıncı age s. 245-246
[22] Gazali, El Munkızu Mined Dalal’dan aktaran Cengiz Özakıncı age s. 247
[23] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar’dan aktaran Cengiz Özakıncı age s. 284
[24] Cengiz Özakıncı, age
[25] Mikail Bayram, age s. 172
[26] age s. 114, 159, 245, 259
[27] Ahmed Eflaki age’den aktaran Mikail Bayram age s. 115
[28] Mikail Bayram age s. 115
[29] Bursa Eski Eserler Kütüphanesi Kitap N. 1184’ten aktaran Mikail Bayram age
[30] Mesnevi VI’dan aktaran Mikail Bayram age s. 217
[31] Mikail Bayram, age
[32] Ahmed Eflaki age
[33] Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı s. 187






















10 Temmuz 2018 Salı

Modernizmin Dayatmaları I; Feminizm ve Liyakat

Selam ahali yeni bir yazı serisine başlıyoruz, kaç tane yazarım, nereye kadar gider bilmiyorum. Modernizmin, yani 20. ve 21. yüzyıl paradigmasının, dayattığı, sorgulanmasına bile müsaade etmediği hatta bunlara karşı en ufak bir tepkiyi, hatta tepkiyi de geçtim lan ufacık bir ‘’acabayı’’ anında sindirdiği, toplumsal linç uyguladığı kavramları konuşacağız. Ezberde olan şeylere baya bi’ atıp tutacağım yani. Bu seriye de feminizmden başlamak istedim.

Önce şunu bi’ oturtalım, kadın erkek eşitliği modernizmin dayattığı en büyük palavralardan biridir. Herhangi bir insan herhangi bir başka insanla eşit olamayacağı gibi erkek ve kadın da eşit değildir. Kendini, herhangi başka biriyle tamamen aynı, yani eşit gören var mı? Erkek ve kadın, tıpkı tüm insanlar gibi, haklar itibariyle eşittir. Aslında buna eşit değil de eş değer demek daha doğru olacaktır. Bu da zaten aklı başında, eğitimli, iyi ahlak sahibi tüm insanların üzerinde anlaşacağı ve sahip çıkacağı temel bir haktır. Feminizm sanki bunları sadece kendileri dile getiriyormuş ve bu ''davaya'' yalnızca kendileri sahip çıkıyormuşçasına militarist bir tutum sergilemektedir. Esasında feminizm insanın temel duyarlılıklarına komple yabancı kalmış faşist bir ideolojidir. Nefret ideolojisidir. Bir taraf doğuştan masum, mazlum hatta üstün ırk diğer taraf ise aksi kanıtlanamadığı müddetçe potansiyel suçlu, ne güzel İstanbul be! Ya şimdi işin goygoy kısmını bir kenara bırakalım, feminizm denen ideoloji en çok da kadınlara zarar veriyor aslında. Burada konuyu başka bir yere götüreceğim, araya ufak bir reklam alacağım sonrasında tekrar aynı yere geleceğiz. Bu anlatacaklarımdan sonra kuracağımız bağlantı daha güçlü olacak.

Kadın ve erkek eşit değildir demiştim öyle değil mi? Erkek ve kadın DNA’larının farklı olduğunu biliyorsunuz. Peki, sizi bu DNA farkının yalnızca cinsel özelliklere ve dış görünüşe yansıdığını düşünmeye iten şey nedir? Böyle bir saçmalık olabilir mi? Erkek ve kadın arasındaki DNA farkı insan ile şempanze arasındaki fark ile aynı. İkisinin de farklılık oranı %1,5! [1] Şimdi yanlış anlaşılmasın bir tarafı şempanze ilan etmeye falan çalışmıyorum. Söylemeye çalıştığım şey bir şempanze ile insan ne kadar farklı ise kadın ve erkek de aynı ölçüde farklıdır. Siz bunları asla eşit tutamazsınız. Bu DNA farkının yalnızca dış görünüşe ve cinsel özelliklere yansıdığını düşünmek saçmalıktır. Bu fark pek tabi ki beyne de yönelimlere de yansır.

İnsanlık tarihi boyunca gerek bilimsel çalışmalarda olsun, sanatta olsun, gerekse diğer üretkenlik gerektiren alanlarında olsun erkeklerin kadınlara oranla ezici çoğunlukta oldukları görülür. Feministlerin bu konu üzerindeki bir numaralı argümanları, kadınların engellendiği, kadınlara fırsat verilmediği, kadınların geri plana atıldığıdır. Bu kısmen doğrudur ancak kesinlikle tüm sebep bu değildir. Zira bu fırsat eşitliğinden ziyade daha çok bir yönelim meselesidir. Bugün bilgisayarın başına geçtiğinizde kimse size ‘’şu siteye girmeyeceksin, akademik makale indirmeyeceksin, instagram’a gireceksin’’ diye baskı yapmaz ya da ‘’Oktay Sinanoğlu’nu okumayacaksın Elif Şafak okuyacaksın’’ diye de baskı yapmaz, en fazla Vikipedi’yi falan kapatıyorlar ona da VPN ile falan giriyorsun bir şekilde. Yani demem odur ki mevcut şartlar altında bilim ile politika ile felsefe ile ilgilenmenize mani olacak bir şey yok. Ancak gel gelelim, Sorgulayan Müslüman, Evrim Ağacı veya Bilimoloji gibi ciddi meselelerle uğraşan sayfaların takipçilerini, yorumlarını falan inceleyin yine erkek ağırlıklı olduğunu göreceksiniz. Hani bizim babamız bizi kenara çekip de ‘’sana 6 yaşından itibaren Latince öğreteceğiz, piyano çalacak ve akşamları da amcanlarla yaptığımız felsefe sohbetlerine katılacaksın’’ falan demedi. Türkiye’de aristokrasi mi var olum? Sen politika ile felsefe ile bilim ile ilgilenmek yerine burçlarla, fallarla ilgileniyorsan bundan erkekleri sorumlu tutamazsın ve bu durum fırsat eşitsizliği ile değil yönelim ile alakalıdır. Ha erkekler hiç boş işlerle ilgilenmiyormuş gibi bir hava oluşturmaya da çalışmıyorum. Futbol, bahis gibi şeyler de ortalama bir erkeğin en çok ilgilendiği konulardır. Hatta ben de futbolu oldukça severim. Roberto Mancini’nin doktora tezinden, futbolun 4-2-3-1’den 4-3-3’e evrilmesi ve boşa çıkan 10 numaraların nerede değerlendirilmeleri gerektiğiyle ilgili sabaha kadar konuşabilirim. Ancak tüm bunlar ‘’eğlence’’ amaçlıdır. Kadınlar da aynı şekilde genel itibariyle ‘’makyaj, kozmetik, moda’’ gibi şeylerle ilgilenirler, bunlar da eğlence amaçlıdır, bunları anlarım. Ancak hayatın anlamını astrolojide arayan ve hayatını burçlara göre yönlendiren bir zihniyete kesinlikle saygı duyamam. İnsanın karakterini doğduğu ay değil genetik faktörler, sosyal çevre, ekonomik durumu, kendi inşa ettiği etik anlayışı ve değerler bütünü belirler. Gezegenlerin dizilişinden manalar çıkarmaya çalışmak ahmaklıktır. Bu noktada yollarımız ayrılır. Yönelim farkı dediğim olay işte burada kendini net bir biçimde gösterir. Astrolojiye göre hayatını belirlemeye çalışan bir cinsle de ben eşit değilim ama ya, kimse kusura bakmasın lütfen.

Kadın-erkek eşitliği olgusu da feminizm ideolojisi de oldukça temelsiz olmalarına rağmen modernizm tarafından sürekli pompalanırlar. Mesela bu yıl Eurovision’u İsrail kazandı, şarkıları da feminizm manifestosu gibi bir şeydi. Zaten ödülü de bu yüzden aldılar.





Şarkıda bir adet ‘’geniş araç’’ çıkıp kendini ilah ilan ediyor ve erkeklere hakaretler yağdırıyor. Buna benzer bir şarkıyı bir erkek söylese sanırım üçüncü dünya savaşı falan çıkardı. Neyse gelin biraz şu şarkının sözlerine bakalım, oynat Uğurcum;


‘’Look at me, I’m a beautiful creature
I don’t care about your modern time preacher’’

Meali; ‘’Bana bak, ben güzel bir yaratığım, senin modern zaman vaizlerini takmıyorum.’’


Ablacım bu işin modern zamanlar ile bir ilgisi yok, her ne kadar Artemis gibi ana-tanrıça kültünün hüküm sürdüğü antik çağlarda doğurganlığı sembolize ettiği için etli butlu kadınlar daha çok tercih edilmişse de tarihin hiçbir döneminde geniş karoserli kamyon gibi kadınlar güzel bulunmadı. Bu aynı şekliyle erkekler için de geçerlidir. Şişmanlık hoş bir şey değildir, cinsel seçilimde eksi puandır, oyna devam.


‘’Wonder Woman don’t you ever forget
You’re divine and he’s about to regret
He’s a bucka-mhm-buck-buck-buck-mhm boy
Bucka-mhm-buck-buck-buck
I’m not your bucka-mhm-buck-mhm-buck-mhm

I’m not your toy (Not your toy)
You stupid boy (Stupid boy)
I’ll take you down now, make you watch
We’re dancing with my dolls on the motha-bucka beat
Not your toy (Cululoo, cululoo, cululoo cululoo)’’

Meali; Wonder woman, hiç unutmaz mısın sen
Sen bi ilahsın ve o da pişman oldu olacak
O bir … bucka-mhm-buck-buck-buck-mhm çocuk
Bucka-mhm-buck-buck-buck
Ben senin değilim bucka-mhm-buck-mhm-buck-mhm’n

Ben senin oyuncağın değilim
Seni aptal çocuk
Şimdi seni olduğun yerden indireceğim, izle ve gör
Kötü bir ritimde dans ediyorum oyuncaklarımla
Senin oyuncağın değilim (Cululoo, cululoo, cululoo cululoo)


Feminizmin açık açık söyleyemediklerini alenen ifade etmiştir bu şarkı. Ulan şarkı yüzünden ben de devrik cümle kurar oldum. Feminizm bir kadın hakları savunusundan ziyade doğuştan gelen ve elde etmek için herhangi bir çaba sarf edilmemiş olan doğum özellikleri üzerinden bir ayrıcalık elde etme uğraşıdır. Bu ayrıcalık talebi ilahlık mertebesine kadar yükseltilmiştir. Bunun en basit örneğini şöyle bir mizansen ile açıklayayım. Dar bir yerden yürüyorsunuz karşınızdan da bir kadın geliyor, karşılıklı tavizlerle rahat bir şekilde geçebilecekken genelde erkekler bu geçiş esnasında Matrix’deki Neo’vari hareketler yapmak ‘’zorunda kalır.’’ Kibir, ayrıcalık talebi, ilahlık kompleksi, kötü şey…


‘’(Cululoo, cululoo) Wedding bells ringing
(Cululoo, cululoo) Money men bling-bling
I don’t care about your Stefa, baby
Drum drum ah ooh, drum drum ah ooh’’

Meali; Cululoo, cululoo) düğün zilleri çalıyor
(Cululoo, cululoo) zengin herif, paralı paralı (Gerçi sadece paralı da değil daha çok ‘kıroyum emme para bende’ gibi zenginliğin yanında hanzoluk da içeren bir ifade. Nasıl çevirsem bilemedim anasını satayım).
Senin paranla ilgilenmiyorum bebeğim
Drum drum ah ooh, drum drum ah ooh


Feminizmle ilgili bir diğer önemli nokta da burasıdır aslında. Var olan şeyler sanki yokmuş gibi yapılır. ‘’Senin paranla ilgilenmiyorum’’’ sözü büyük bir palavradır. Cinsel seçilimde kadında dış görünüş, erkekte de para, güç ve statü önemli X faktörlerdir. Eee bunlar var neden inkar ediyorsunuz ki?

Yakın zamanda Burcu Esmersoy söylediği bazı şeyler sebebiyle feminist linçi yemişti hatırlarsanız.




Youtube’da Burcu Esmersoy yazınca arama önerilerinde birinci sırada ‘’Burcu Esmersoy cüzdan’’ çıkıyor bu arada hehehe. Burcu Esmersoy’un burada linç yemesi tamamen modernizmin bir dayatması olarak feminizmin eseridir. Aslında kadın burada var olmayan bir şeyden bahsetmiyor bir gerçekliği ifade ediyor, bir nevi malumun ilanını yapıyordu. Sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranmak en hafif tabirle samimiyetsizliktir.

Yukarılarda aslında feminizm en çok da kadınlara zarar verir demiş ve orada kesip araya bir reklam alacağımı söylemiştim. İşte şimdi o reklam bitti. Feminizm en çok kadınlara zarar verir demiştik oradan devam ediyorum. 2-3 hafta evvel bir cumhurbaşkanlığı seçimini geride bıraktık, adaylardan Meral Akşener partisinde %25 kadın kotası uyguladığını açıklamıştı. [2] İşin liyakat kısmına gireceğim nokta burasıdır ahali. Kendini feminist olarak tanımlayan bir kişinin kati suretle karşı çıkması gereken bir uygulamadır ‘’kadın kotası’’. Kadın, bir birey olarak liyakatiyle partiye giremeyecek bir durumda mı ki, bazı iş yerlerinde uygulanan en az bir engelli çalıştırma zorunluluğu gibi bir kotanın himayesine ihtiyaç duysun? Bu direkt olarak kadına yönelik bir aşağılama değil midir? Eğer mevzu gerçekten kadın hakları savunuculuğu ise bu meseleye karşı takınılması gereken tavır böyle olmalıdır. Ancak eğer iş daha evvel de belirttiğim gibi bir ayrıcalık talebiyse, nemalanma ise o zaman daha farklı konuşmak gerekir. Hem kadın hakları gibi söylemler kullanacaksın hem de kadınları bu denli aşağılayan bir uygulamaya sırf menfaat adına cevaz verecek, liyakatin de amına koyacaksın pardon da durun ‘’cinsiyetçi’’ bir ifade kullanarak sesleneyim, ananız güzel mi?

İster eşitlikçi, ister ayrıcalık talep eden, ister de kolektivist olsun liyakati devre dışı bırakacak her türlü yaklaşımın karşısındayım. Kolektivist hareketlerde herkes yeteneğince, güç yettirebildiğince çalışıp ihtiyacı kadarını alır ancak adalet böyle bir şey değildir. Adil olan herkesin yeteneğince ve çalıştığı kadarını almasıdır. Feminizme de komünizme de aynı felsefi temeller gereği karşıyım. Yeteneksizin, yetenekliyi sömürmesi veya çalışıp didinen ile miskinlik edenin eşit muamele görmesi zulümdür. Çünkü ‘gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur’. [3] Serinin ikinci yazısının konusu demokrasi ve insan hakları olacak, onu da Temmuz ayı içerisinde yayınlarım diye düşünüyorum.


Hadi selametle...

----------------------------------------------------------

13 Haziran 2018 Çarşamba

Nevrotik Bir Vaka Olarak Türk Toplumu; Tasavvuf ve Çilecilik

Selam ahali, nevroz nedir bilir misiniz? Öyle lastik yakmalı bayram olanından bahsetmiyorum, psikiyatrideki nevrozu konuşacağız. Nevroz en özet tanımla kişinin düşüncelerine uygun yaşayamamasının oluşturduğu rahatsızlık hissidir. Yani, teori ile pratik birbirini tutmadığında ortaya çıkan huzursuzluk ve sonrasında gelişen davranış bozuklukları. Bunun temel kaynağı insanın kendi içinde ister istemez tutarlı olmaya meyil etmesidir. Hatta insanın bu tutarlılık arzusundan faydalanmak adına bazı manipülasyon teknikleri de geliştirilmiştir. Mesela bunlardan biri Benjamin Franklin tekniğidir. Benjamin Franklin etkisine göre kişi, birine iyilik yaptığı zaman bilinçaltında iyilik yaptığı kişi için ‘’ben bu kişiyi sevmeseydim bunu yapmazdım’’, ‘’ben bu iyilikleri yapıyorsam bu kişiyi seviyorumdur’’ düşünceleri oluşmaya başlıyor. Bunun sebebi de zihnin, yapılan eylemi tutarlı kılma, mantıklı bir zemine oturtma çabasıdır. Bu teknik halk arasında ‘’kız tavlama taktiği’’ olarak da anlatılır hehehe. Şimdi işin makarasını bir kenara bırakalım sonda söyleyeceğimi başta söylemek gibi bir aptallık yapayım müsaadenizle; tasavvuf öğretileri de pratikte uygulanamayacak saçmalıklardan oluştuğu için Türk toplumunda nevrotik bazı bozukluklara yol açmıştır.

Daha önce blogda tasavvufun hep Müslümanlar açısından, Müslümanları ilgilendiren sonuçlarından bahsetmiştim. Şimdi biraz, inanmayanları da ilgilendiren, tüm insanlığı etkileyen sonuçlarından bahsedeceğim. Öncelikle tasavvuf nedir ne değildir tekrar bi’ hatırlayalım. Tasavvuf tarihin bazı dönemlerinde panteizm(Vahdet-i Vücud) bazı dönemlerinde de panenteizm(Vahdet-i Şühud) olarak karşımıza çıkmaktadır. Panteizm ile panenteizm arasında da esasında öyle ahım şahım bir fark yoktur. Panteizm(Vahdet-i Vücud) tüm varlıkların bir olduğunu ayrı ayrı bir varlıklarının bulunmadığını, her şeyin tanrı olduğunu söyler, panenteizm(Vahdet-i Şühud) ise panteizmde olduğu gibi Evren'in kendisinin tanrı olduğunu kabul etmenin yanında tanrıya ayrı bir varlık daha verip evrenleri bu tanrının bir parçası olarak yorumlar. Matematikte kümeler diye bir konu vardı ya hani, panenteizmde(Vahdet-i Şühud) evrenler bir kümeyken tanrı da bu kümeyi kapsayan evrensel kümedir. Yani bu iki anlayışın birbirinden farkı yalnızca aynı rengin tonları kadardır. İslam’da ise Allah zamandan ve mekandan münezzeh olduğu için evrenlerle mukayese edilemez. Bu iki anlayış(panteizm ve panenteizm) da Allah’ı maddeye indirgediği için İslam tüm bu bakış açılarını toptan reddetmektedir.

Peki, her şeyin tanrı olması neden kötüdür? Eğer her şey tanrı olursa iyi ve kötü kavramları var olamaz. Çünkü herkes tanrı ise her şey ‘’olması gereken’ ’dir, hiçbir şey iyi veya kötü değildir. Çünkü tanrıları sorgulamak kimin ne haddine ki? Peki ya kötülük yapan tanrı olabilir mi? İyi ve kötü kavramlarının olmadığı bir dünyanın nasıl bir kaosa sürüklenebileceğini tahayyül edelim biraz. Hırsızlıklar, adam öldürmeler, tecavüzler… Bunların hepsi meşrulaşacaktır. Zira kötülük diye bir şey yok ki. Ceza mı? Tanrıları kim nasıl cezalandırabilir ki? New Age denen zımbırtı tam olarak budur. Küresel elitin Mevlana seviciliği de New Age ruhçu ve Sufi akımları finanse etmesi de tam olarak bu yüzdendir. Yeni dünya düzeninin dini bu olacaktır. Çünkü tanrılar(!) böyle istemektedir.

Tasavvuf ve İslam’ın taban tabana zıt öğretiler olduklarını gördük. Tasavvufun İslami bir şeymiş gibi servis edilmesinin sonuçlarını ise günümüz toplumunda net bir şekilde görmekteyiz. Celaleddin Rumi ‘’Tanrı dedi ki; bu veliler benim çocuklarımdır’’ [1] derken Allah Kur’an’da ‘’Rahman, çocuk edindi dediler. And olsun ki pek çirkin bir söz söylediniz’’ der. [2] Teoriyle pratiğin çelişmesini geçtim daha teoriler kendi aralarında çelişiyor. Doktrini bu olan bir toplumun sağlıklı olmasını beklemek saçma olur zaten.

Ruhçu felsefenin en önemli öğretilerinden biri de asketizm yani çileciliktir. Hıristiyan çileciliği de aynı şekilde spiritüalizm kaynaklıdır. Bildiğiniz üzere günümüz Hıristiyanlığını sistematize eden kişi Pavlus’tur. Roma vatandaşı olan Pavlus, Roma’nın pagan dinine mensup bir kişi değildi, Yahudi’ydi. Ancak bu pagan öğretilerden oldukça etkilendiğini görüyoruz. Zira Pavlus’un tezi tam anlamıyla Yahudilikten kopuştu. İsa peygamberin mirasını paganizmle yoğurup ortaya bir melez çıkarmıştı, tıpkı Mevlanaların, Yunus Emrelerin İslam’a yaptığı gibi. Pavlus’un dini günah temeli üzerine inşa edilmiştir. Şayet insanları doğuştan günahkâr olduklarına inandırabilirse kendisinin bulmuş olduğu kilise kurumunu ilelebet payidar kılabilecekti. Bu sebeple meşhur ilk günah teorisini geliştirmiştir.  Rahmetli Aytunç Altındal bu mevzuyu çok güzel ifade eder; [3]





Özellikle altı çizili yerleri dikkatle okuyun. Acı çekmek Pavlus’un sistematize ettiği Hıristiyanlık için önemli bir gerekliliktir. Çünkü Pavlus Yahudi olmayan herkesten vaftizle arınmasını ve çarmıha gerilen İsa gibi acı çekerek doğuştan sahip olduğu günahlarını affettirmesini istiyordu. Pavlus’a göre vicdanın temizliği yani Kur’an’da tevbe olarak tanımlanan derin pişmanlık hissiyle birlikte verilen sözler insanı masum kılmaya yetmezdi ve bir ‘’arınma’’ mutlaka gerekliydi. Hatırlarsanız Amerikan Emperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny başlıklı yazıda Protestan kolonilerin Yeni Kıta’da terör estirmelerinden, katliamlar yapmalarından ve bu eylemlerinin dini temellerinden bahsetmiştim. Okumayanlar mutlaka okusunlar, bu kolonilerin oradaki yerlileri çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmeleri de Pavlus Hıristiyanlığının oluşturduğu nevrotik travmanın ürünüdür. Çünkü şayet acı çekmek insanı masum kılmanın tek ve kaçınılmaz yoluysa insanlara işkence etmek aslında onlara kötülük yapmak değil aksine iyilik yapmaktır. Böylelikle iyi ve kötü kavramları ıskartaya çıkar. Böylelikle her türlü kötülüğü, iğrençlikleri, sapıklıkları, katliamları ve tecavüzleri din adına meşrulaştırabilirsiniz. Heyoo kötülük diye bir şey yok ki ben sana aslında iyilik yapıyorum bu yolla tekâmül edecek, benliğinden kurtulacak ve tanrı olacaksın(!) Gelin farazi değil tarihten konuşalım. Meşhur engizisyon mahkemelerinin verdiği insan yakmalı, kazığa oturtmalı, kesmeli biçmeli cezalar Kilise tarafından esasında bir ‘’arınma’’ olarak nitelendirilmiştir. Batının tarihi bu tür şeylerle doludur. Pavlus’un Hıristiyanlık içerisine soktuğu pagan öğretiler en nihayetinde sırf çeyrek yüzyılda iki kanlı dünya savaşıyla 60 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Bertrand Russel İspanyolların Meksika ve Peru’da bebekleri önce vaftiz edip ardından da beyinlerini dağıttıklarını ve böylece bu bebeklerin cennete gidişlerini garantilediklerini aktarır. [4] Bakın yine ‘’ben aslında sana kötülük değil iyilik yapıyorum’’ martavalı, olum bunlar cidden psikolojisi sağlam birinin yapacağı işler değil ya. Tarihten nesiller boyu aktarılarak gelen nevrotik bir travma!  Haybeye acı çekmeye çok ulvi anlamlar yüklemek oldukça sakat bir bakış açısıdır. Hayır, güzel kardeşim, acı çekince hayatta level atlamıyorsun. Üzerinden ders çıkarılmamış her acı boşuna çekilmiştir. Acı çekmek insana ille de bir şey katmak zorunda değildir.

Bu işkenceci çileci anlayışın tasavvuf ve İslam soslarıyla bezenmiş hali ise çilehanelerdir. Az yiyerek, az uyuyarak ve çeşitli bazı rahatsız koşullarda yaşamını idame ettirerek kurtuluşa ereceğine inanır bizim Sufiler de. Yoldan rastgele bir Müslüman çevirin, size bu çilehanelerde ömürlerini çürüten insanlığa zerre faydası olmamış, ‘’iyi amelden’’ fersah fersah uzak olan bu pasifist, uyuşuk, faydasız denyoları örnek gösterecektir ve şöyle de ekleyecektir; ‘’biz imanımızda onlar kadar samimi olamıyoruz, onların yaptığını yapamıyoruz.’’ E yapamazsın tabi, çünkü bunları yapmak saçma, mantıksız, akıl dışı. Tasavvufta fenafillaha ulaşmak için yapılması gereken üç şey vardır; terk-i yar, terk-i diyar, terk-i terk. Yalnız sonuncusu çok iyi ya, onu da terk ediyorum, bunu da terk ediyorum, seni de terk ediyorum, terk etmeyi de terk ediyorum ulan. T*rk you!

Durun lan dağıtmayın hemen konuyu, ne diyorduk hah, bu öğretilerin uygulanamazlığı kişide içten içe bir huzursuzluk ortaya çıkarır. Zira hem buna inandığını iddia edeceksin hem de yaşamınla bu iddianın fersah fersah uzağında olacaksın, nevroz için en müsait zemin. Böylelikle namaz kılan ancak yalan söyleyen, oruç tutan ancak türlü türlü ahlaksızlıktan geri kalmayan, domuz eti yemeyen ancak çatır çatır faiz ve kul hakkı yiyen insanlar ve bu insanlardan oluşan bir toplum elde edersiniz.

Peki, ne yapmalı? Hani son zamanlarda konuşuluyor ya ‘’İslam’da reform’’ diye, reform değil format atmak lazım format! İslam medeniyetinin 13. yy’da tasavvuf tarafından kaydırılan paradigması tekrar özgül eksenine oturtulmalıdır.  Hatırlarsanız İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf başlıklı yazıda başta Biruni olmak üzere İslam medeniyetinin altın çağını yaşatan akılcı hareketin temsilcilerinden örnekler vermiş, 8-13. yüzyıllar arasını domine eden bu geleneğin tasavvufun benimsenmesiyle yerle bir oluşundan bahsetmiştim. Akılcılığın terk edilmesinden sonra insanlara oksijensiz ortamlarda hababam zikir çekmeyi, çilehanelerde vakit geçirmeyi ve miskinliği öğütleyen tasavvuf bu coğrafyanın hakimi olmuştur buradan sonrasını ise ben değil İbn-i Haldun söylesin; ‘’akletmek Müslümanlar tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler.’’ [5]

Lütfen ‘’tasavvufu kim okuyor ki ya’’ diye düşünmeyin. 13. yüzyıldan günümüze çok uzun bir zaman var, bu kadar sürede bu öğreti insanların DNA’sına bile işler. Ki işlemiştir de zaten, Müslümanların son yüzyıllarda dünyaya ne katkısı oldu? Buluşların, bilimsel gelişmelerin hangi bölümünde varlar? Miskinliği öğütleyen tasavvuf öncesinde bilimde müthiş işler başaran medeniyet şimdilerde olduğu yere çöküp kalmıştır. Hatta şarkısı bile var, bakınız;




Adımız miskindir bizim diye şarkı söyleyen insanlar pek tabi ki üretimin, bilimsel gelişmenin hiçbir safhasında var olamazlar. Bu sadece dini bir mesele değil başlı başlına bir zihniyet problemidir. Format lazım derken kastım budur ahali, toplum olarak bir silkelenme şarttır. Üretmenin karşısında duran, pasifliği, miskinliği öğütleyen ne kadar öğreti, ideoloji, fikir akımı, kurum, kuruluş varsa topunun Allah belasını versin. Bize uyutan bir meltem değil, taş üstünde taş bırakmayacak bir kasırga lazımdır ahali. 

Bugüne kadar bildiklerimizi, bize anlatılagelenleri, kültürü, gelenekleri her bir şeyi bir kenara bırakarak ve yalnızca önümüzdeki metne odaklanarak Kur’an’ı okumak ile başlanabilir. Gerçi bu yalnızca var olanı geriye kalan şeylerden bağımsız bir şekilde ele alabilmek de ayrı bir zihniyet meselesidir.

Yalnızca karşındakini okumak, dinlemek tahayyül etmek ve başka herhangi bir parametre gözetmeksizin yalnızca ‘’onu’’ değerlendirmek, bize lazım olan şey budur ahali.



Selametle…


-----------------------------------

[1] Mesnevi Cilt 3, 7-8. Beyitler
[2] Kur’an 19:88,89
[3] Aytunç Altındal – İsa’nın Üç Yüzü
[4] age
[5] İbn-i Haldun – Mukaddime





6 Haziran 2018 Çarşamba

Küresel Gücün Olumlu Çağrışımları; 2002'de AK 2018'de İYİ

Selam ahali, AKP iktidar partisi olduğu için en çok onlara sallıyorum ama diğerlerini de kesinlikle göz ardı etmemek gerekir. Malumunuz, küresel güçler işlerini Hegel diyalektiği ile yürütür. Normal şartlar altında kabul ettiremeyeceğiniz bir talebi bu yolla çok daha kolay bir şekilde kabul ettirebilirsiniz. Ortaya önce bir tez atar ardından karşısına bir anti-tez koyarsınız ve bunların çarpışmasından elde edeceğiniz sentez ile yolunuza bakarsınız. Kapitalizm v Komünizm ve sağ v sol bunun en net örnekleridir. Günümüzde ise İslamcı ve seküler kesim kutuplaşmasıyla yaşıyoruz bu süreci. Benimse hiç topu buralarda dolaştırasım yok ahali.

2002’de internet pek yaygın değildi, bilgiye ulaşmak şimdiki gibi kolay değildi. AKP 2002’de tıpkı ABD’de Reagan’ın 1980’de yaptığı gibi[1] tam aksini beyan ederek ülkeyi küresel güçlere teslim etmiştir. Üstelik bunu yaparken de onlarla savaşır göründüler. Ancak şu an 2018 yılındayız ve artık bilgisizliğin de cahilliğinde affı yok. Bu yüzden şu anda küreselcilerin fink attığı bir diğer partiden daha bahsedeceğim. Lütfen sandalcıya teslim olmayın.

Kevser Selda Tandoğan Demirel ismini duydunuz mu? Brezilyalı sol açık gibi ismi olan bu ablamız Meral Akşener’in danışmanlarından biridir. Hatta bu olay epey de ses getirmişti. Peki neden? Selda Tandoğan Demirel daha önce 2011 yılında AKP’den aday adayı olmuştu. [2] Bunlar dönemin AKP Adıyaman ili temayül yoklaması listeleri;






AKP’den aday olunca bu güncelleme de otomatik yükleniyor herhalde hehehe




Neyse şimdi işin magazin kısmını bir kenara bırakalım. Asıl üzerinde durulması gereken konu şu ki Selda Tandoğan, Denge ve Denetleme Ağı isimli bir STK’nın sözcüsüdür. [3] Bu STK, Amerikan NDI(National Democratic Institute) desteğiyle kurulmuştur. [4] CIA, İran’da Musaddık rejiminin devrilmesinde resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in(meşhur Franklin Roosevelt’in de akrabasıdır) kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi eliyle çalışma işine son vermiş ve kendini gizleme yoluna gitmiştir.  Bu amaçla NSA bünyesinde MAIN isimli özel şirket ekonomik manipülasyonlar için kurulmuştur. [5] Bunun yanı sıra Amerikalıların NGO(Non-govermental Organizations) dediği STK’ları habire fonlayan ve organize eden NED(National Endowment Democracy), NDI(National Democratic Instute), IRI(International Republician Instute) gibi think-tank’ler mantar gibi türemiştir. Türkiye’de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları işte böyle karmaşık bir ilişkiler yumağı içerisinde işlemektedir. Bugün bu sivil toplum kuruluşları TÜSİAD’da, TESEV’de, iş dünyasının çeşitli kollarında, siyasi partilerin içerisinde ve en çok da hayır kurumlarının içerisinde varlıklarını sürdürmektedir. NED, NDI ve IRI’nın Türkiye’de kurmuş oldukları örümcek ağını andıran ilişki yumaklarını Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında isimli kitabında çarşaf çarşaf ortaya sermiştir. Blogda çoğu zaman hatta her fırsatta ‘’sivil toplum kuruluşlarının esasında ‘’sivillik’’ ile uzaktan yakından alakaları yoktur’’ dememin sebebi işte tam olarak budur ahali. Unutmayın Mustafa Yıldırım – Sivil Örümceğin Ağında bu kitabı mutlaka edinin.

Reklamların ardından devam ediyorum. Ben açıkçası bu tarz ilişkiler içerisinde olan insanların ülke yönetiminde bulunmalarını istemiyorum. Tamamen takiyye yapıyor olsalar bile bu durum yine de bağımsızlığı töhmet altında bırakır. Kişi, savunmak zorunda kalacağı şeyleri yapmamalıdır. Eğer bir şeyi söylemeye utanıyorsanız o şeyi yapmamalısınız hatta yapmamalısınız değil yapmayacaksınız! Söylemeye utandığınız gibi yapmaya da utanacaksınız. Ha bunun tersi de geliştirilebilir tabi. Bir şeyi yapmaya utanmıyorsanız söylemeye utanmayacaksınız. Göt olmayın net olun.

Meral Akşener’in iletişim ve teknolojiden sorumlu yardımcısı Taylan Yıldız’a gelelim şimdi de. Stanford üniversitesi, Google’da pazarlama müdürlüğü vs. müthiş bir kariyer. 2018 yılında Google’daki işinden ayrılıp İYİ partiye katıldı. Google’ın yalnızca bir arama motoru olmadığını iyi biliyoruz. Toplumsal hafızayı yoklamakta ve analiz etmede oldukça etkili bir araçtır. Amerika’da devletle sıkı bir iş birliğinde bulundukları da bir gerçektir, Google’ın kurucusu Sergey Brin’in John Hepkins University ve CIA iştirakiyle oluşturulmuş olan CTY(Center for Talented Youth)’de yetiştiği de yine bilinen bir gerçektir e zaten Rusya da Google’ın karşısına Yandex’i boşu boşuna çıkarmadı. İstihbari anlamda önemli bir nokta burası. Ancak yine de elimde Taylan Yıldız ile ilgili ‘’aha’’ diyeceğim bir veri olmadığı için net konuşamıyorum. Kimseyi de bir şey ile itham etmek istemiyorum. Zaten adamı da bazı çevreler linç etti. Ancak Banu Avar’a da bi’ kulak verelim;



‘’Google’ın pazarlama müdürleri eğer dolaşıyorsa bir yerde, dikkat etsin birileri’’ benim de sizlere söyleyebileceğim yegâne şey budur ahali, dikkatli olmakta fayda var. Zaten hâlihazırda Selda Tandoğan Demirel’e parti içerisinde görev veriliyorsa Taylan Yıldız’ın manipülatif bir Google personeli olup olmaması çok da bir şeyi değiştirmez. İYİ Partinin gelişi 2002’de AKP’nin gelişiyle ciddi benzerlikler taşıyor aslında. O dönemde de bıkkınlık havası hakimdi şimdi de, 2002’nin AKP kadrosunda da Abdullah Gül, Ali Babacan, Kemal Derviş, Mehmet Şimşek gibi küreselciler fink atıyordu 2018’in İYİ Parti kadrosunda da. Peki, 2002’de kadrosunda küreselciler bulunan AKP artık bu kadroları tasfiye etti AKP’yi desteklemeliyiz diye mi düşünmeli? Bu oldukça denyoca bir tavır olur hatta AKP’nin meşhur IMF argümanına benzer. ‘’IMF’ye borcu kapattık hamdolsun ekonomimiz çok iyi’’ IMF’ye borcu sıfırlamış olabilirsin ancak bugün itibariyle Türkiye’nin dış borcu 1 triyon lirayı aşmış durumdadır. Hazine müsteşarlığın sitesi halka açık gir kontrol et. Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26. IMF’den borç almazsın gider ‘’ya ya ya ye ye ye koko jambo’’ kuruluşundan borç alırsın. Mesele IMF tipi politikalardan kurtulabilmektedir. 2002’deki kadro bugün var olmayabilir ancak parti aynı parti anasını satayım. Ayrıca küresel güçlerin AKP’yi boşladığını veya aralarındaki ilişkinin bittiğini falan da düşünmesin kimse. İbrahim Kalın diye bir adam var, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü. Göreve ilk geldiği zamanlarda televizyonda denk gelmiştim bir keresinde. Bana AKP’nin genel yapısından epey farklı gelmişti. Gerek İngilizcesi gerek Türkçe konuşurken kullandığı üslup ve beden dili ‘’oha olum AKP’de böyle bir model de mi var?’’ dedirtmişti. Kendisini biraz araştırayım dedim. İstanbul Üniversitesi tarih bölümünden mezun olduktan sonra doktorasını George Washington Üniversitesi'nde beşeri bilimler ve karşılaştırmalı felsefe alanında yapmış ve College of the Holy Cross’da da dersler vermiş. Kitaplar makaleler falan epey sağlam bir kariyer, hakkında da garip bir şey bulamamıştım. Today’s Zaman’da falan yazmış bildiğin normal AKP’li. Ancak yakın zamanda Banu Avar’ın katıldığı bir programı izlerken konu birden İbrahim Kalın’a geldi. Banu Avar da tıpkı benim gibi kendisini araştırma ihtiyacı hissetmiş ve o da hiçbir şey bulamamış sonrasını ise kendisinden dinleyelim;





Vakti zamanında Wikileaks İbrahim Kalın’ın Stratfor ile olan ilişkilerini yayınladı ancak bu linkler de malum temizlik operasyonuyla uçurulmuş durumda. Bknz. https://www.wikileaks.org/gifiles/docs/3573985_fw-extraordinary-achievement-.html

‘’Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26’’ demiştim oradan devam ediyorum. Tıpkı IMF gibi üç harfli olan iki kuruluş, AJC ve ADL’den madalya alan da, Abraham Foxman ile el sıkışan da sayın reis-i cumhurumuzdu.




 



Bu fotoğrafları unutmayın, unutturmayın. Ortamlarda ‘’yerli ve milli’’ diyenlerin Siyonist kuruluşlardan ödül aldıklarını unutmayın. Bu nasıl siyaset Allah aşkına? Dik durun lan azıcık! Daha ne kadar uyuyacaksın? Yol ver gitsin hepsine. Unutmayın her zaman bir seçim hakkınız ve bir şeyleri değiştirmek adına iradeniz vardır, kullanın o iradenizi, pabuç bırakmayın artık bu tiplere. Çok zor bir şey değil ahali kimse mutlak hakim değil. Lütfen sandalcıya teslim olmayın. Daha önce yapılan hataları tekrar etmeyelim lütfen.

O değil de 2002’de AK, 2018’de İYİ ulan hep mi olumlu çağrışımlı kelimeler be. İyi mi böyle?

Hadi selametle…

--------------------------------------------

[1] Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler II; Hanedanlar

[5] John Perkins – Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları