Selam ahali, nevroz nedir bilir misiniz? Öyle lastik yakmalı
bayram olanından bahsetmiyorum, psikiyatrideki nevrozu konuşacağız. Nevroz en
özet tanımla kişinin düşüncelerine uygun yaşayamamasının oluşturduğu
rahatsızlık hissidir. Yani, teori ile pratik birbirini tutmadığında ortaya
çıkan huzursuzluk ve sonrasında gelişen davranış bozuklukları. Bunun temel
kaynağı insanın kendi içinde ister istemez tutarlı olmaya meyil etmesidir.
Hatta insanın bu tutarlılık arzusundan faydalanmak adına bazı manipülasyon
teknikleri de geliştirilmiştir. Mesela bunlardan biri Benjamin Franklin tekniğidir.
Benjamin Franklin etkisine göre kişi, birine iyilik yaptığı zaman bilinçaltında
iyilik yaptığı kişi için ‘’ben bu kişiyi sevmeseydim bunu yapmazdım’’, ‘’ben bu
iyilikleri yapıyorsam bu kişiyi seviyorumdur’’ düşünceleri oluşmaya başlıyor.
Bunun sebebi de zihnin, yapılan eylemi tutarlı kılma, mantıklı bir zemine
oturtma çabasıdır. Bu teknik halk arasında ‘’kız tavlama taktiği’’ olarak da
anlatılır hehehe. Şimdi işin makarasını bir kenara bırakalım sonda
söyleyeceğimi başta söylemek gibi bir aptallık yapayım müsaadenizle; tasavvuf
öğretileri de pratikte uygulanamayacak saçmalıklardan oluştuğu için Türk
toplumunda nevrotik bazı bozukluklara yol açmıştır.
Daha önce blogda tasavvufun hep Müslümanlar açısından,
Müslümanları ilgilendiren sonuçlarından bahsetmiştim. Şimdi biraz, inanmayanları
da ilgilendiren, tüm insanlığı etkileyen sonuçlarından bahsedeceğim. Öncelikle
tasavvuf nedir ne değildir tekrar bi’ hatırlayalım. Tasavvuf tarihin bazı
dönemlerinde panteizm(Vahdet-i Vücud) bazı dönemlerinde de panenteizm(Vahdet-i
Şühud) olarak karşımıza çıkmaktadır. Panteizm ile panenteizm arasında da
esasında öyle ahım şahım bir fark yoktur. Panteizm(Vahdet-i Vücud) tüm
varlıkların bir olduğunu ayrı ayrı bir varlıklarının bulunmadığını, her şeyin
tanrı olduğunu söyler, panenteizm(Vahdet-i Şühud) ise panteizmde olduğu gibi
Evren'in kendisinin tanrı olduğunu kabul etmenin yanında tanrıya ayrı bir
varlık daha verip evrenleri bu tanrının bir parçası olarak yorumlar.
Matematikte kümeler diye bir konu vardı ya hani, panenteizmde(Vahdet-i Şühud)
evrenler bir kümeyken tanrı da bu kümeyi kapsayan evrensel kümedir. Yani bu iki
anlayışın birbirinden farkı yalnızca aynı rengin tonları kadardır. İslam’da ise
Allah zamandan ve mekandan münezzeh olduğu için evrenlerle mukayese edilemez.
Bu iki anlayış(panteizm ve panenteizm) da Allah’ı maddeye indirgediği için
İslam tüm bu bakış açılarını toptan reddetmektedir.
Peki, her şeyin tanrı olması neden kötüdür? Eğer her şey
tanrı olursa iyi ve kötü kavramları var olamaz. Çünkü herkes tanrı ise her şey
‘’olması gereken’ ’dir, hiçbir şey iyi veya kötü değildir. Çünkü tanrıları
sorgulamak kimin ne haddine ki? Peki ya kötülük yapan tanrı olabilir mi? İyi ve
kötü kavramlarının olmadığı bir dünyanın nasıl bir kaosa sürüklenebileceğini
tahayyül edelim biraz. Hırsızlıklar, adam öldürmeler, tecavüzler… Bunların
hepsi meşrulaşacaktır. Zira kötülük diye bir şey yok ki. Ceza mı? Tanrıları kim
nasıl cezalandırabilir ki? New Age denen zımbırtı tam olarak budur. Küresel
elitin Mevlana seviciliği de New Age ruhçu ve Sufi akımları finanse etmesi de tam
olarak bu yüzdendir. Yeni dünya düzeninin dini bu olacaktır. Çünkü tanrılar(!)
böyle istemektedir.
Tasavvuf ve İslam’ın taban tabana zıt öğretiler olduklarını
gördük. Tasavvufun İslami bir şeymiş gibi servis edilmesinin sonuçlarını ise
günümüz toplumunda net bir şekilde görmekteyiz. Celaleddin Rumi ‘’Tanrı dedi
ki; bu veliler benim çocuklarımdır’’ [1] derken Allah Kur’an’da ‘’Rahman, çocuk
edindi dediler. And olsun ki pek çirkin bir söz söylediniz’’ der. [2] Teoriyle
pratiğin çelişmesini geçtim daha teoriler kendi aralarında çelişiyor. Doktrini bu olan bir toplumun sağlıklı olmasını beklemek saçma olur
zaten.
Ruhçu felsefenin en önemli öğretilerinden biri de asketizm
yani çileciliktir. Hıristiyan çileciliği de aynı şekilde spiritüalizm
kaynaklıdır. Bildiğiniz üzere günümüz Hıristiyanlığını sistematize eden kişi
Pavlus’tur. Roma vatandaşı olan Pavlus, Roma’nın pagan dinine mensup bir kişi
değildi, Yahudi’ydi. Ancak bu pagan öğretilerden oldukça etkilendiğini
görüyoruz. Zira Pavlus’un tezi tam anlamıyla Yahudilikten kopuştu. İsa
peygamberin mirasını paganizmle yoğurup ortaya bir melez çıkarmıştı, tıpkı
Mevlanaların, Yunus Emrelerin İslam’a yaptığı gibi. Pavlus’un dini günah temeli
üzerine inşa edilmiştir. Şayet insanları doğuştan günahkâr olduklarına
inandırabilirse kendisinin bulmuş olduğu kilise kurumunu ilelebet payidar
kılabilecekti. Bu sebeple meşhur ilk günah teorisini geliştirmiştir. Rahmetli Aytunç Altındal bu mevzuyu çok güzel
ifade eder; [3]
Özellikle altı çizili yerleri dikkatle okuyun. Acı çekmek
Pavlus’un sistematize ettiği Hıristiyanlık için önemli bir gerekliliktir. Çünkü
Pavlus Yahudi olmayan herkesten vaftizle arınmasını ve çarmıha gerilen İsa gibi
acı çekerek doğuştan sahip olduğu günahlarını affettirmesini istiyordu.
Pavlus’a göre vicdanın temizliği yani Kur’an’da tevbe olarak tanımlanan derin
pişmanlık hissiyle birlikte verilen sözler insanı masum kılmaya yetmezdi ve bir
‘’arınma’’ mutlaka gerekliydi. Hatırlarsanız Amerikan Emperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny başlıklı yazıda Protestan kolonilerin Yeni Kıta’da
terör estirmelerinden, katliamlar yapmalarından ve bu eylemlerinin dini
temellerinden bahsetmiştim. Okumayanlar mutlaka okusunlar, bu kolonilerin
oradaki yerlileri çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmeleri de Pavlus
Hıristiyanlığının oluşturduğu nevrotik travmanın ürünüdür. Çünkü şayet acı
çekmek insanı masum kılmanın tek ve kaçınılmaz yoluysa insanlara işkence etmek aslında
onlara kötülük yapmak değil aksine iyilik yapmaktır. Böylelikle iyi ve kötü
kavramları ıskartaya çıkar. Böylelikle her türlü kötülüğü, iğrençlikleri,
sapıklıkları, katliamları ve tecavüzleri din adına meşrulaştırabilirsiniz.
Heyoo kötülük diye bir şey yok ki ben sana aslında iyilik yapıyorum bu yolla tekâmül
edecek, benliğinden kurtulacak ve tanrı olacaksın(!) Gelin farazi değil
tarihten konuşalım. Meşhur engizisyon mahkemelerinin verdiği insan yakmalı, kazığa
oturtmalı, kesmeli biçmeli cezalar Kilise tarafından esasında bir ‘’arınma’’
olarak nitelendirilmiştir. Batının tarihi bu tür şeylerle doludur. Pavlus’un
Hıristiyanlık içerisine soktuğu pagan öğretiler en nihayetinde sırf çeyrek
yüzyılda iki kanlı dünya savaşıyla 60 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Bertrand
Russel İspanyolların Meksika ve Peru’da bebekleri önce vaftiz edip ardından da
beyinlerini dağıttıklarını ve böylece bu bebeklerin cennete gidişlerini
garantilediklerini aktarır. [4] Bakın yine ‘’ben aslında sana kötülük değil
iyilik yapıyorum’’ martavalı, olum bunlar cidden psikolojisi sağlam birinin
yapacağı işler değil ya. Tarihten nesiller boyu aktarılarak gelen nevrotik bir
travma! Haybeye acı çekmeye çok ulvi
anlamlar yüklemek oldukça sakat bir bakış açısıdır. Hayır, güzel kardeşim, acı
çekince hayatta level atlamıyorsun. Üzerinden ders çıkarılmamış her acı boşuna
çekilmiştir. Acı çekmek insana ille de bir şey katmak zorunda değildir.
Bu işkenceci çileci anlayışın tasavvuf ve İslam soslarıyla
bezenmiş hali ise çilehanelerdir. Az yiyerek, az uyuyarak ve çeşitli bazı
rahatsız koşullarda yaşamını idame ettirerek kurtuluşa ereceğine inanır bizim
Sufiler de. Yoldan rastgele bir Müslüman çevirin, size bu çilehanelerde
ömürlerini çürüten insanlığa zerre faydası olmamış, ‘’iyi amelden’’ fersah
fersah uzak olan bu pasifist, uyuşuk, faydasız denyoları örnek gösterecektir ve
şöyle de ekleyecektir; ‘’biz imanımızda onlar kadar samimi olamıyoruz, onların
yaptığını yapamıyoruz.’’ E yapamazsın tabi, çünkü bunları yapmak
saçma, mantıksız, akıl dışı. Tasavvufta fenafillaha ulaşmak için yapılması
gereken üç şey vardır; terk-i yar, terk-i diyar, terk-i terk. Yalnız sonuncusu
çok iyi ya, onu da terk ediyorum, bunu da terk ediyorum, seni de terk ediyorum,
terk etmeyi de terk ediyorum ulan. T*rk you!
Durun lan dağıtmayın hemen konuyu, ne diyorduk hah, bu
öğretilerin uygulanamazlığı kişide içten içe bir huzursuzluk ortaya çıkarır.
Zira hem buna inandığını iddia edeceksin hem de yaşamınla bu iddianın fersah
fersah uzağında olacaksın, nevroz için en müsait zemin. Böylelikle namaz kılan
ancak yalan söyleyen, oruç tutan ancak türlü türlü ahlaksızlıktan geri
kalmayan, domuz eti yemeyen ancak çatır çatır faiz ve kul hakkı yiyen insanlar
ve bu insanlardan oluşan bir toplum elde edersiniz.
Peki, ne yapmalı? Hani son zamanlarda konuşuluyor ya
‘’İslam’da reform’’ diye, reform değil format atmak lazım format! İslam
medeniyetinin 13. yy’da tasavvuf tarafından kaydırılan paradigması tekrar özgül
eksenine oturtulmalıdır. Hatırlarsanız
İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf başlıklı yazıda başta Biruni olmak üzere
İslam medeniyetinin altın çağını yaşatan akılcı hareketin temsilcilerinden
örnekler vermiş, 8-13. yüzyıllar arasını domine eden bu geleneğin tasavvufun
benimsenmesiyle yerle bir oluşundan bahsetmiştim. Akılcılığın terk edilmesinden
sonra insanlara oksijensiz ortamlarda hababam zikir çekmeyi, çilehanelerde
vakit geçirmeyi ve miskinliği öğütleyen tasavvuf bu coğrafyanın hakimi olmuştur
buradan sonrasını ise ben değil İbn-i Haldun söylesin; ‘’akletmek Müslümanlar
tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler.’’ [5]
Lütfen ‘’tasavvufu kim okuyor ki ya’’ diye düşünmeyin. 13.
yüzyıldan günümüze çok uzun bir zaman var, bu kadar sürede bu öğreti insanların
DNA’sına bile işler. Ki işlemiştir de zaten, Müslümanların son yüzyıllarda
dünyaya ne katkısı oldu? Buluşların, bilimsel gelişmelerin hangi bölümünde
varlar? Miskinliği öğütleyen tasavvuf öncesinde bilimde müthiş işler başaran
medeniyet şimdilerde olduğu yere çöküp kalmıştır. Hatta şarkısı bile var,
bakınız;
Adımız miskindir bizim diye şarkı söyleyen insanlar pek tabi
ki üretimin, bilimsel gelişmenin hiçbir safhasında var olamazlar. Bu sadece
dini bir mesele değil başlı başlına bir zihniyet problemidir. Format lazım
derken kastım budur ahali, toplum olarak bir silkelenme şarttır. Üretmenin
karşısında duran, pasifliği, miskinliği öğütleyen ne kadar öğreti, ideoloji,
fikir akımı, kurum, kuruluş varsa topunun Allah belasını versin. Bize uyutan
bir meltem değil, taş üstünde taş bırakmayacak bir kasırga lazımdır ahali.
Bugüne kadar bildiklerimizi, bize anlatılagelenleri,
kültürü, gelenekleri her bir şeyi bir kenara bırakarak ve yalnızca önümüzdeki
metne odaklanarak Kur’an’ı okumak ile başlanabilir. Gerçi bu yalnızca var olanı
geriye kalan şeylerden bağımsız bir şekilde ele alabilmek de ayrı bir zihniyet
meselesidir.
Yalnızca karşındakini okumak, dinlemek tahayyül etmek ve
başka herhangi bir parametre gözetmeksizin yalnızca ‘’onu’’ değerlendirmek,
bize lazım olan şey budur ahali.
Selam ahali, AKP iktidar partisi olduğu için en çok onlara
sallıyorum ama diğerlerini de kesinlikle göz ardı etmemek gerekir. Malumunuz,
küresel güçler işlerini Hegel diyalektiği ile yürütür. Normal şartlar altında
kabul ettiremeyeceğiniz bir talebi bu yolla çok daha kolay bir şekilde kabul
ettirebilirsiniz. Ortaya önce bir tez atar ardından karşısına bir anti-tez
koyarsınız ve bunların çarpışmasından elde edeceğiniz sentez ile yolunuza
bakarsınız. Kapitalizm v Komünizm ve sağ v sol bunun en net örnekleridir.
Günümüzde ise İslamcı ve seküler kesim kutuplaşmasıyla yaşıyoruz bu süreci.
Benimse hiç topu buralarda dolaştırasım yok ahali.
2002’de internet pek yaygın değildi, bilgiye ulaşmak şimdiki
gibi kolay değildi. AKP 2002’de tıpkı ABD’de Reagan’ın 1980’de yaptığı gibi[1]
tam aksini beyan ederek ülkeyi küresel güçlere teslim etmiştir. Üstelik bunu
yaparken de onlarla savaşır göründüler. Ancak şu an 2018 yılındayız ve artık
bilgisizliğin de cahilliğinde affı yok. Bu yüzden şu anda küreselcilerin fink
attığı bir diğer partiden daha bahsedeceğim. Lütfen sandalcıya teslim olmayın.
Kevser Selda Tandoğan Demirel ismini duydunuz mu? Brezilyalı
sol açık gibi ismi olan bu ablamız Meral Akşener’in danışmanlarından biridir.
Hatta bu olay epey de ses getirmişti. Peki neden? Selda Tandoğan Demirel daha
önce 2011 yılında AKP’den aday adayı olmuştu. [2] Bunlar dönemin AKP Adıyaman ili temayül yoklaması listeleri;
AKP’den aday olunca bu güncelleme de otomatik yükleniyor
herhalde hehehe
Neyse şimdi işin magazin kısmını bir kenara bırakalım. Asıl
üzerinde durulması gereken konu şu ki Selda Tandoğan, Denge ve Denetleme Ağı
isimli bir STK’nın sözcüsüdür. [3] Bu STK, Amerikan NDI(National Democratic
Institute) desteğiyle kurulmuştur. [4] CIA, İran’da Musaddık rejiminin
devrilmesinde resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in(meşhur Franklin
Roosevelt’in de akrabasıdır) kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı
ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi eliyle çalışma işine son
vermiş ve kendini gizleme yoluna gitmiştir.Bu amaçla NSA bünyesinde MAIN isimli özel şirket ekonomik manipülasyonlar
için kurulmuştur. [5] Bunun yanı sıra Amerikalıların NGO(Non-govermental
Organizations) dediği STK’ları habire fonlayan ve organize eden NED(National
Endowment Democracy), NDI(National Democratic Instute), IRI(International
Republician Instute) gibi think-tank’ler mantar gibi türemiştir. Türkiye’de
faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları işte böyle karmaşık bir ilişkiler
yumağı içerisinde işlemektedir. Bugün bu sivil toplum kuruluşları TÜSİAD’da,
TESEV’de, iş dünyasının çeşitli kollarında, siyasi partilerin içerisinde ve en
çok da hayır kurumlarının içerisinde varlıklarını sürdürmektedir. NED, NDI ve
IRI’nın Türkiye’de kurmuş oldukları örümcek ağını andıran ilişki yumaklarını
Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında isimli kitabında çarşaf çarşaf ortaya
sermiştir. Blogda çoğu zaman hatta her fırsatta ‘’sivil toplum kuruluşlarının
esasında ‘’sivillik’’ ile uzaktan yakından alakaları yoktur’’ dememin sebebi
işte tam olarak budur ahali. Unutmayın Mustafa Yıldırım – Sivil Örümceğin
Ağında bu kitabı mutlaka edinin.
Reklamların ardından devam ediyorum. Ben açıkçası bu tarz
ilişkiler içerisinde olan insanların ülke yönetiminde bulunmalarını
istemiyorum. Tamamen takiyye yapıyor olsalar bile bu durum yine de bağımsızlığı
töhmet altında bırakır. Kişi, savunmak zorunda kalacağı şeyleri yapmamalıdır.
Eğer bir şeyi söylemeye utanıyorsanız o şeyi yapmamalısınız hatta
yapmamalısınız değil yapmayacaksınız! Söylemeye utandığınız gibi yapmaya da
utanacaksınız. Ha bunun tersi de geliştirilebilir tabi. Bir şeyi yapmaya
utanmıyorsanız söylemeye utanmayacaksınız. Göt olmayın net olun.
Meral Akşener’in iletişim ve teknolojiden sorumlu yardımcısı
Taylan Yıldız’a gelelim şimdi de. Stanford üniversitesi, Google’da pazarlama
müdürlüğü vs. müthiş bir kariyer. 2018 yılında Google’daki işinden ayrılıp İYİ
partiye katıldı. Google’ın yalnızca bir arama motoru olmadığını iyi biliyoruz.
Toplumsal hafızayı yoklamakta ve analiz etmede oldukça etkili bir araçtır.
Amerika’da devletle sıkı bir iş birliğinde bulundukları da bir gerçektir,
Google’ın kurucusu Sergey Brin’in John Hepkins University ve CIA iştirakiyle
oluşturulmuş olan CTY(Center for Talented Youth)’de yetiştiği de yine bilinen
bir gerçektir e zaten Rusya da Google’ın karşısına Yandex’i boşu boşuna
çıkarmadı. İstihbari anlamda önemli bir nokta burası. Ancak yine de elimde
Taylan Yıldız ile ilgili ‘’aha’’ diyeceğim bir veri olmadığı için net
konuşamıyorum. Kimseyi de bir şey ile itham etmek istemiyorum. Zaten adamı da bazı
çevreler linç etti. Ancak Banu Avar’a da bi’ kulak verelim;
‘’Google’ın pazarlama müdürleri eğer dolaşıyorsa bir yerde, dikkat etsin birileri’’ benim de sizlere söyleyebileceğim yegâne şey budur
ahali, dikkatli olmakta fayda var. Zaten hâlihazırda Selda Tandoğan Demirel’e
parti içerisinde görev veriliyorsa Taylan Yıldız’ın manipülatif bir Google
personeli olup olmaması çok da bir şeyi değiştirmez. İYİ Partinin gelişi
2002’de AKP’nin gelişiyle ciddi benzerlikler taşıyor aslında. O dönemde de
bıkkınlık havası hakimdi şimdi de, 2002’nin AKP kadrosunda da Abdullah Gül, Ali
Babacan, Kemal Derviş, Mehmet Şimşek gibi küreselciler fink atıyordu 2018’in İYİ Parti
kadrosunda da. Peki, 2002’de kadrosunda küreselciler bulunan AKP artık bu
kadroları tasfiye etti AKP’yi desteklemeliyiz diye mi düşünmeli? Bu oldukça
denyoca bir tavır olur hatta AKP’nin meşhur IMF argümanına benzer. ‘’IMF’ye
borcu kapattık hamdolsun ekonomimiz çok iyi’’ IMF’ye borcu sıfırlamış
olabilirsin ancak bugün itibariyle Türkiye’nin dış borcu 1 triyon lirayı aşmış
durumdadır. Hazine müsteşarlığın sitesi halka açık gir kontrol et. Türkçe 29
harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26. IMF’den borç
almazsın gider ‘’ya ya ya ye ye ye koko jambo’’ kuruluşundan borç alırsın.
Mesele IMF tipi politikalardan kurtulabilmektedir. 2002’deki kadro bugün var
olmayabilir ancak parti aynı parti anasını satayım. Ayrıca küresel güçlerin
AKP’yi boşladığını veya aralarındaki ilişkinin bittiğini falan da düşünmesin
kimse. İbrahim Kalın diye bir adam var, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü. Göreve ilk
geldiği zamanlarda televizyonda denk gelmiştim bir keresinde. Bana AKP’nin
genel yapısından epey farklı gelmişti. Gerek İngilizcesi gerek Türkçe
konuşurken kullandığı üslup ve beden dili ‘’oha olum AKP’de böyle bir model de
mi var?’’ dedirtmişti. Kendisini biraz araştırayım dedim. İstanbul Üniversitesi
tarih bölümünden mezun olduktan sonra doktorasını George Washington Üniversitesi'nde
beşeri bilimler ve karşılaştırmalı felsefe alanında yapmış ve College of the
Holy Cross’da da dersler vermiş. Kitaplar makaleler falan epey sağlam bir
kariyer, hakkında da garip bir şey bulamamıştım. Today’s Zaman’da falan yazmış bildiğin normal AKP’li. Ancak yakın zamanda Banu Avar’ın katıldığı bir
programı izlerken konu birden İbrahim Kalın’a geldi. Banu Avar da tıpkı benim
gibi kendisini araştırma ihtiyacı hissetmiş ve o da hiçbir şey bulamamış
sonrasını ise kendisinden dinleyelim;
‘’Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye
kalır 26’’ demiştim oradan devam ediyorum. Tıpkı IMF gibi üç harfli olan iki
kuruluş, AJC ve ADL’den madalya alan da, Abraham Foxman ile el sıkışan da sayın reis-i cumhurumuzdu.
Bu fotoğrafları unutmayın, unutturmayın. Ortamlarda ‘’yerli ve
milli’’ diyenlerin Siyonist kuruluşlardan ödül aldıklarını unutmayın. Bu nasıl
siyaset Allah aşkına? Dik durun lan azıcık! Daha ne kadar uyuyacaksın? Yol ver
gitsin hepsine. Unutmayın her zaman bir seçim hakkınız ve bir şeyleri
değiştirmek adına iradeniz vardır, kullanın o iradenizi, pabuç bırakmayın artık
bu tiplere. Çok zor bir şey değil ahali kimse mutlak hakim değil. Lütfen sandalcıya teslim olmayın. Daha önce yapılan
hataları tekrar etmeyelim lütfen.
O değil de 2002’de AK, 2018’de İYİ ulan hep mi olumlu
çağrışımlı kelimeler be. İyi mi böyle?
Hadi selametle…
--------------------------------------------
[1] Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler II;
Hanedanlar
Selam ahali, vatan gibi aidiyetleri bulunmayan bankerlerin,
uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde bağımsızlık diye
bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise çok çok
uzaklardadır, ütopik bir kavramdır. ‘’İktidar’’ olabilmek için hükümet olmak
yetmez, hükümet iktidar ortaklarından yalnızca bir tanesidir. Kuvvetler
ayrılığının olduğu bir ülkede; ordu, yargı, medya, sivil toplum kuruluşları –ki
esasında sivillik ile uzaktan yakından alakaları yoktur-, holdingler ve
tröstler birer baskı unsurudur. Seçime gitmek ciddi bir maliyet gerektirir, hal
böyleyken tüm bu süreci finanse edecek ‘’birileri’’ ve o birilerinin de bazı
talepleri olacaktır. Ya da niye yumuşatarak ifade ediyorsam, talepleri değil
dayatmaları olacaktır.
Sömürgecilik tarih boyunca bazı evrelerden geçmiştir. Merak
etmeyin bu faslı fazla uzun tutmayacağım. Orta Afrika 15. yüzyılın sonlarına
doğru başlayan coğrafi keşiflerle birlikte Avrupalılar tarafından sömürülmeye
başlanmıştır. İlk yıllarda köle ticareti ve değerli eşyaların Avrupa’ya
taşınması şeklinde başlayan sömürgecilik sonraki süreçte iyice arsızlaşarak
koloniciliğe evrilmiş, tarih sahnesinde birçok iç savaş, katliam ve vahşet
yaşanmıştır.
Fransa, Cezayir’i sömüreceği vakit ‘’bu işi nasıl yapsak
ki?’’ deyu düşünürken, tarihçi ve aynı zamanda bir sosyolog olan Alexis de
Tocqueville’i Cezayir’e göndermeye karar verirler. Zira Tocqueville gözlem
yeteneği epey yüksek bir heriftir. Cezayir’e gidip, oradaki halkı analiz edecek
ve Fransa da bölgedeki oyun planını Tocqueville’in verileri üzerine kuracaktır.
Velhasıl kelam Cezayir’e giden Tocqueville Fransızlara doğrudan sonuca
gidecekleri taktiği verir; ‘’Dinlerine dokunmadığınız sürece onlara
istediğinizi yaptırabilirsiniz!’’[1] Tocqueville’in dediği gibi de olur, Fransa
Cezayir’i çatır çutur sömürmüştür ve bugün Cezayirlilerin büyük çoğunluğu da
Fransa’ya gönülden bağlıdır.
Tabii bu durum epey eskide kalmıştır. Bugünün küresel
güçleri zamanın Fransa’sı kadar aciz değildir. Her çeşit halk hakkında her
türlü veriyi toplayıp, analiz edecek ve elde edilen sonuçlara uygun yöntemleri
uygulayacak kudrete, uzmanlığa ve kansızlığa sahiplerdir. Toplumsal Çürüme ve Okyanus Ötesinden Gelen Tipolojiler başlıklı yazıda hatırlarsanız Tocqueville’in
zamanında Cezayir için yaptığının bir benzerini de Amerikalıların Türkiye
üzerinde yaptıklarını anlatmıştım. Daniel Lerner’in çalışmasını okumayanlar
mutlaka okusunlar. [2] Reklamların ardından devam ediyorum. Yani demem odur ki
artık ‘’dinlerine karışmayın da istediğinizi yapın’’ diye bir yaklaşım yoktur,
dininden tut yediğine içtiğine kadar müdahale ederler. Mesela bugün kendini
Müslüman olarak tanımlayan cemaatler gayet de pagan öğretilerle(Tasavvuf)
işlemektedirler.
II. Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte dünyada artan
milliyetçilik akımları ve gelişen bağımsızlık bilinci sebebiyle artık
sömürgecilik veya mandacılık imkânsız hale gelmiştir. Bu noktadan itibaren de
emperyalizm yeni bir taktik geliştirmiş ve orta sahayı kalabalıklaştırmayı
tercih etmiştir. İstediklerini elde etmedeki yeni yöntemleri ikili
anlaşmalardır!
Yazının başında ‘’vatan gibi aidiyetleri bulunmayan
bankerlerin, uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde
bağımsızlık diye bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise
çok çok uzaklardadır, ütopik bir kavramdır’’ demiştim oradan devam ediyorum.
Bu bir renk kartelasıdır. Bağımsızlığı size bunun üzerinden
anlatacağım. Beyaz tam bağımsızlık, siyah ise kölelik olsun. Büyük devletlerin
bağımsızlıkları beyaza yakın bir gri iken Afrika’daki ülkelerde siyaha ramak
kalmıştır. Türkiye’de ise her ne kadar her gün kötüye gidiyor olsa da hala bir
umut vardır. Bizimkisi ortalarda bir yerde gridir.
Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir’deki I. İktisat Kongresini
açış konuşmasında şöyle demiştir;
‘’Siyasî, askerî
zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa
meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en
kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği
yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin
sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir. Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli
olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel
temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun
hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır.
Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve
başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin,
millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri,
iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.’’ [3]
Özellikle koyu yazdıklarımı dikkatle okuyun, Atatürk yine
nokta atışı yapmıştır. Biz, Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da
kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile bir bir kaybettik. Aslında
cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış
yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm
dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi
söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline
almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda
başlamaktadır. II. Dünya Savaşının 1945’te bittiğini hatırlatmak isterim ahali.
İngilizcede ‘’first of many’’ deyu çok güzel bir kalıp
vardır, ‘’ardı arkası daha gelecek olan birçok şeyin başı’’ demektir. Türkiye’nin ABD ile
yaptığı ikili anlaşmaları ‘’ardı arkası daha gelecek’’ bir süreç olarak
nitelersek bu sürecin ‘’first of many’’si 23 Şubat 1945’tir.
23 Şubat 1945 Tarihli TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında
İmzalanan, 11 Mart 1941 Tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunundan Yararlanmak
İçin Yapılan Anlaşma[4]
1. ve 2. maddeleri lütfen okuyunuz. ‘’20. YY'ın Mimarı WallStreet; Komünizm, SSCB, Nazizm ve Hitlerin Yükselişi’’ yazısını okumuş olanlar,
orada ABD ve Rusya arasındaki resmi belgelerdeki ayrıntılı metinleri bi’
gözünüzün önüne getirin, sonra bir de buna bakın. 1. maddeden ABD’nin tam
olarak nasıl bir görev üstleneceğine ya da yükümlülüklerine dair net bir şey
çıkarabilen var mı? Verecekleri ‘’müdafaa maddeleri’’nin(o da ne demekse artık)
neler olduğu, özellikleri, eski mi yeni mi olacakları, ne kadar oldukları veya
nerede ve ne zaman verilecekleri hakkında herhangi bir şey bulabilen var mı? Bu
nasıl anlaşma metni olum? Bisiklet isteyen çocuğunu ‘’bakarız’’ diye geçiştiren
baba gibi, çakal mısınız lan siz?
Hadi art niyet aramamak için olağanüstü bir çaba gösterip
ikinci maddeye geçelim. İkinci maddede ilk maddenin aksine Türkiye’nin
yükümlülükleri, gayet geniş çaplı olmak üzere, açıklanmıştır. Hatta bilmem
dikkatinizi çekti mi ama yükümlülüklerimiz sıralanırken bunları ne amaçla
bizden talep ettiklerini belirtmemişlerdir. İlk maddedeki gibi bir ‘’Müdafaa’’
ibaresi bulunmamaktadır. Ayrıca yine bu maddede geçen ‘’kolaylık’’ kelimesi ucu
alabildiğince açık bir ifadedir. Yani ABD bu maddeye dayanarak Türkiye'nin
havaalanlarıyla, limanları ve yollarının Amerikalılar tarafından
kullanılmasından, Türkiye'de Amerikalıların üs ve tesisler kurmalarına
varıncaya kadar birçok şeyi talep edebilecektir ve etmiştir de. Nerede başlayıp
nerede biteceği belli olmayan tavizlerden ilki budur, yüzleşin! Bu anlaşmanın
tam metnini kaynakçaya ekledim isteyenler oradan takip edebilirler. Ben şimdi
biraz da 5. maddeyi konuşmak istiyorum.
‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri
Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet
bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa
maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika
Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya
Garp yarımkürresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik
Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları
Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’ [5]
Ben bu anlaşmayı ilk okuduğum zaman bu maddeye geldiğimde
birkaç saniye kalakalmış başa dönüp tekrar tekrar okumuştum. Gerçek olduğuna
inanmak istememiştim, ulan siz bu anlaşmayı nasıl imzaladınız? Türkiye de ABD
de iki ayrı bağımsız ülke değil mi? Eşit statüdeki ülkeler arasındaki anlaşmada
böyle madde olur mu? Sanki İngiltere, kolonileriyle anlaşma imzalıyor, RE-ZA-LET! Anlaşmadaki ‘’hâlihazırdaki fevkalade hal’’ ne zaman son bulacaktır
orasını da Allah bilir zira burada bununla ilgili tek bir hüküm dahi yoktur.
ABD kendi şartlarını açıkça ortaya koyarken Türkiye’nin hiçbir karşı şart
sunmaksızın ABD’nin şartlarını aynen kabul etmesi nasıl bir ezikliktir. Çok
daha zor şartlar altında Sevr anlaşmasını elinin tersiyle iten Mustafa Kemal
nerede bu anlaşmayı imzalayan dönemin dış işleri bakanı Hasan Saka nerede?
Böyle bir şey olabilir mi ya?
Şimdi ise ekonomi alanında büyük bir iş bilmezlik ve
basiretsizlik örneğini göstereceğim sizlere. II. Dünya Savaşı sonunda
Türkiye'nin döviz stoku 245 milyon dolardır. [6] Ancak Sovyetler Birliği ile
olası bir savaş ihtimali düşünülerek bu stoka dokunulmamış ve ABD’den kredi
almaya karar verilmiştir.
27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul Edilen 10
Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması
Hesapta ABD Türkiye’ye 10 milyon dolarlık kredi vermektedir.
Ancak gerçekte 10 milyon dolar değerinde(!) kullanılmış, savaş artığı, çürük
çarık silahlar daha doğrusu hurdalar vermiştir. Bu anlaşmaları tarihte ‘’yardım
anlaşması’’ gibi göstermek isteyenler de yıllık %2.3/8 faiz
ödeneceğini görsünler. Ayrıca ABD eğer isterse bu ödemeyi dolarla değil Türk
Lirası olarak da tahsil edebilecektir. Peki, ABD neden böyle bir şey
istemiştir? Türkiye döviz aramakla uğraşmasın diye mi? Tabi ki hayır ABD bu
sayede ülkesinden bir kuruş dahi çıkarmadan Türkiye'deki Amerikan memurlarının
ücretlerini ve diğer masraflarını Türk parasıyla ödeyebilecektir. Hayırlı
işler. Gelelim silahlara, bu silahlar da genel itibariyle hurda oldukları ve
üretimi durdurulmuş ya da üretimi yapmış olan fabrikalar hepten kapatılmış
olduğu için yedek parçaları da bulunmamaktaydı. Bu yüzden bu silahların bir
kısmı alınıp hurda bir vaziyette Türkiye’de bekletilmiş bir kısmı için de, yine
ABD’ye acayip paralar ödenerek, özel yedek parça siparişi verilmiştir.
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama anlaşmanın ikinci bölümünde şöyle bir madde
var;
‘’Türk Hükümeti tarafından seçilen malzeme Türk Hükümeti
tarafından «mahallinde ve olduğu gibi»
mülkiyeti müstesna olmak üzere, teminatsız satın alınacak ve Türk Hükümetine
aşağıda müştereken tesbit edildiği üzere şu tarihte veya şu tarihlerde teslim
edilecektir;’’ [7]
‘’Mahallinde olduğu gibi’’ arkeolojide buna ‘’insitu’’
derler ‘’nasıl bulunduysa o şekilde’’ anlamına gelmektedir. Gerçi bizimkilerin
alacakları silahlar da arkeolojik buluntulardan hallicedir. Anlaşmada açıkça Türk
Hükümeti'nin satın almak için seçeceği malzeme mahallinde olduğu gibi yani
artık olduğu yerde hangi vaziyetteyse o şekilde verileceği yazılıdır. ABD
‘’artık bozuk mudur kırık mıdır hurda mıdır orasına ben karışmam’’ demektedir.
Ayrıca verilen bu silahların mülkiyet hakları da ABD’de
olacaktır. Hatırlayın olum bir önceki anlaşmanın 5. maddesi ne diyordu?
‘’Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği
veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya
tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya
istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru
tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımkürresi müdafaasına
elverişli olduğu veya Amerika Birleşik
Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları
Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’
Görün bunları beyler! Adamlar ellerindeki hurdaları bile
verirken, hatta ne vermesi lan satarken, bin bir şart koşarken bizimkiler ‘’şu
makineleri bi’ tamir ettirip öyle verin’’ diyememiştir. Paranla rezil olmak tam
olarak budur. Hatta paran ile dilenci durumuna düşmektir bu. 27 Şubat 1946
tarihli 10 milyon dolarlık kredi anlaşmasının 3. bölümünde ise yine
dikkatlerden kaçmaması gerek bir ayrıntı daha vardır;
‘’Eğer Birleşik Devletler, gerek Türkiye'de gerek Türkiye
dışındaki malzeme fazlasından bir kısmını bir veya birkaç gayrimenkul
mukabilinde trampa etmek arzusunda bulunursa - böyle bir veya birkaç
gayrimenkulün Türk Hükümeti tarafından satılmak üzere gösterilmesi ve bunlar
Türk Hükümeti ve Birleşik Devletler tarafından müştereken muvafık görülmesi
kaydiyle - Türk Hükümeti bu trampayı yapabilecek bir müesseseyi göstermeyi
taahhüt eder.’’ [8]
Türkiye neyi taahhüt edermiş? Amerikan Hükümetinin istediği
takdirde Türkiye dışında veya içinde bulunan ıskartaya çıkmış hurda silahların bir
kısmını, Türkiye'de satın almak istediği gayrimenkullerle takas etme imkânını
taahhüt ediyormuşuz! Vatan toprağını satanları çok gördüm ama vatan toprağını
üç beş hurdayla takas edeni ilk defa görüyorum. Bir de işin şöyle bir boyutu
var ki binaların takas edileceği malzemenin, malzeme dediğim de malum hurdalar,
mülkiyeti Türkiye’ye ait olmayacak ama vatan toprağı üzerindeki gayrimenkulün
mülkiyeti ABD’nin olacaktır.
Şimdi tüm bunların anlamı üzerinde biraz konuşalım. ABD’nin
sattığı silahların mülkiyetini vermemiş olması çok önemli bir meseledir,
Türkiye üzerinde her an kullanabileceği bir baskı unsurudur. Şöyle ki,
uluslararası arenada ABD’nin çıkarına aykırı bir işe giriştiğiniz an bu
silahları geri alma hakları bulunmaktadır. Yine aynı şekilde siz bu silahları
ABD’nin istemediği bir işte kullanamazsınız. Bu mesele Türkiye’nin
bağımsızlığını beyazdan griye hatta siyaha doğru bir yolculuğa çıkaran bir
unsurdur başlı başına rezilliktir, kabul edilemezdir. ‘’Biz, Çanakkale’de,
Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile
bir bir kaybettik’’ dememin yegâne sebebi işte budur ve bu anlaşmalar hala
yürürlüktedir.
ABD yeni tip sömürgecilik olarak tanımladığım ikili
anlaşmaların kaşarı olmuş bir devlettir. Uç uca ekleme yöntemiyle karşı tarafı
çaresiz bırakmak konusunda epey hünerlidirler. 27 Şubat 1946 tarihli 10 milyon
dolarlık kredi anlaşmasının 3. Bölümünde ‘’eğer istersek bizim takaları verip
Türkiye’den arazi çevirebiliriz’’ diyerek zemin yapan ABD, araladığı kapıdan
aynı yılın sonunda 6 Aralık 1946’da içeriye bodoslama dalmıştır.
6 Aralık 1946 Tarihli, TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında
Kahire'de İmzalanan Anlaşmaya Ek Anlaşma[9]
Öncelikle şunu söylemekte fayda var zira kimsenin aklında
yanlış bir intiba oluşmasın. O dönemde dahi ABD’nin Türkiye’deki mevcut elçilik
ve konsolosluk binaları oldukça sağlam yapılardır. Yani demem odur ki ABD’nin
Türkiye’de ekstra bir yapılaşmaya gitmesini gerektirecek bir durum yoktur. O
halde bu yapılar, ABD’nin Türkiye’de gideceği yeni yapılanmalar için
yaptırılacaktır. İnşaat ve yapım, onarım masraflarının da daha vadesi gelmemiş
borçlarına karşılık Türkiye’ye ödetilmesini de nasıl değerlendirmek gerekir? ‘’Müttefikliğe’’,
‘’stratejik ortaklığa’’ sığar mı ulan bu? Gerçi o tarihlerde müttefik veya
stratejik ortaklıktan ziyade Türkiye’nin sıfatı ‘’ABD’nin ileri karakolu’’ idi
ve Türkiye de 60’lara dek bu sıfat ile övünmekteydi. Zaten Türkiye’de solu da
bu şekilde azdırdılar, terörize ettiler. Terörize olan solu finanse ettiler
sonra buna anti-tez olan sağı finanse ettiler. Kontrgerilla diye bir şey çıktı
ortaya. Daha sonra sizin ülkenizde terör var deyip iç işlerimize karıştılar,
katliamlar yaşandı, darbeler yapıldı. Olayların nasıl zincirleme bir şekilde gerçekleştiğini
görüyor musunuz? Özellikle Ortadoğu gibi coğrafyalarda infial yaratmak için bir
kıvılcım yetiyor zira ahmağın çok olduğu yerde kurşunlar havada uçuşur.
ABD her kabul ettirdiği şart ile bir sonraki için kapı
aralıyor ve önceden elde etmiş olduğu hak ve tavizleri genişletmek için
yararlanmada kullanıyor. Zaman ilerledikçe karşı tarafın elini kolunu iyice
bağlamış oluyordu. Bu süreç bizim ülkemizde de aynen böyle işlemiştir.
Ülkemizde Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle
seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran’da Türkiye’nin önünde
iki seçenek vardır; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki
Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi? Hâlihazırda ABD’deki
Cumhuriyetçiler ile Demokratlar’ın aynı bokun laciverti olduklarını Noam
Chomsky gibi Texe Marrs gibi isimlerden öğreniyoruz. Peki, durumun bizde farklı
olduğunu falan mı düşünüyorsunuz? Sahiden ya lacivertin kaç tonu vardı?
Şimdi ben Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan ikili
anlaşmaların askeri ve ekonomik olanlarına bir son vermek istiyorum zira burada
hepsini tek tek yorumlamaya kalkmak gereksiz bir çaba olacaktır. İlk
örneklerini burada görüntülü analize tabi tuttuk üzerinde yorumlarımızı yaptık
bu kadarı yeterlidir. Tamamına ulaşmak isteyenler hepsine tek tek TBMM’nin
sitesinden ulaşabilirsiniz. Zira konuyu farklı bir alana taşımak istiyorum.
Başlık at evladım şöyle tam ortaya; ‘’Eğitim Alanındaki
İkili Anlaşmalar’’
Eğitim bir ülkenin bağımsızlığı için müthiş önemli bir
meseledir. Çünkü bağımsızlık zihinlerde başlar. Şayet siz zihinlerden
bağımsızlık düşüncesini silmeyi başarabilirseniz bağımsızlığın her türlüsünün
de önünü kesmiş olursunuz, düşünce olmadan fiil de olmaz. Bağımsızlık
düşüncesinin savunulması gereken ilk kalesi eğitimdir. Amerikalılar da bunu çok
iyi bildiklerinden dolayı bu alanı da boş bırakmamışlardır. İnsanların daha çok
meşhur Fulbirght anlaşması olarak bildiği, ‘’27 Aralık 1949 Türkiye ve ABD
Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’’’yı
inceleyeceğiz.
27 Aralık 1949 Tarihli Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında
Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma[10]
Amerikancılık, Amerikaperestlik, kültür emperyalizmini,
popüler kültür adını her ne koyarsanız koyun onun inşası için ABD ilk tavizleri
işte bu anlaşmayla elde etmiştir. Bu anlaşma ile Türkiye'de Birleşik Devletler
Eğitim Komisyonu adında bir teşkilat kuruluyor ve bu komisyonun sekiz üyesinden
dördü Amerikalı dördü de Türklerden oluşmaktadır. Türkiye'deki Amerikan
büyükelçisi de bu komisyonun fahri başkanıdır. Şayet bir konuda yapılan
oylamada eşitlik bozulamazsa bu ABD büyükelçisi de oy kullanma hakkına
sahiptir. Anlaşmazlıklar bu şekilde çözülecektir. ABD Türkiye’ye zarar verecek
bir karar almak ister ve bizimkilerin hepsi hayır oyu verirse bu büyükelçinin
de oyuyla Amerikalılar yine sayısal üstünlüğü sağlayacak ve istediklerini çatır
çatır uygulayacaklardır. Böyle bir şey olabilir mi? Ayrıca bu komisyon her
türlü hareketinden ABD Dışişleri Bakanı'na karşı sorumlu olacak, bütçeyi onlar
belirleyecek ve eğer isterlerse, komisyonun almış olduğu tüm kararlarını
istisnasız gözden geçirebilecek ve değiştirebileceklerdir. Amerika Dışişleri
Bakanı'nın, Türkiye’deki Amerikan büyükelçisi ve elçilikte görevli iki memurun
kontrol ve denetiminde olacak ve yine Amerikalı müdür ve yardımcıları da
anlaşmaya göre Amerika Dışişleri Bakanı tayin edecektir. Amerikan kanunlarına
göre işleyecek olan bu komisyonun ve orada görev alacak Amerikalıların neler
yapacaklarını, amaçlarını, anlaşmada belirtildiği gibi, belirtilmeyen alanlarda
da Amerikalılar bilecek veya yeni bir durum karsısında Dışişleri’nden yeni ve
bambaşka talimatlar alabileceklerdir. Komisyondaki 4 Türk üye ile ilgili ise
‘’kim s***r Çağlar Çorumlu’yu’’ diyerek en ufak bir hüküm dahi
belirtilmemiştir. Zira buna gerek yoktur, komisyon içerisinde zaten
Amerikalılar çoğunluktadır, onu da geçtim ABD Dışişleri eğer isterse tüm
kararları kökten değiştirme hakkına da sahiptir. Yani en nihayetinde bir
anlaşma neticesinde Türkiye’de tüm imkânları Türkiye tarafından sağlanan, Türk
parasıyla iş gören ancak Türkiye’nin hiçbir şekilde üzerinde denetim hakkı
olmayan bir komisyon kuruluyor ve bu komisyonun görevi de ‘’milli’’ eğitim
müfredatını hazırlamak. Amerika böylelikle Türkiye’de, tıpkı futbol
takımlarının yaptığı gibi, bir scouting ağı kurmuştur. Türk öğrenci, öğretmen
ve akademisyenlerinin kendi işlerine yarayıp yaramayacak olanlarını tespit
etmek adına iki grupta sınıflandırmışlardır. Bunlar Amerika hayranı olan tayfa
ve bunlara katılmayan tayfa şeklindedir. Amerika’ya götürülüp oradaki sunumdan
etkilenip öyle dönen Amerikancı tayfaya bol maaş ve yüksek mevkilerde görevler
verilmiş Amerikancılığa mesafeli duranlar ise tehlikeli görülerek tasfiye
edilmiştir. ABD böylelikle hem Türk eğitim sisteminin anasını bellemiş hem de
lokal işbirlikçiler elde etmiştir. Hem de tüm bunları yasal yollardan
yapmıştır. İşin acı yanı bu anlaşma hala yürüklüktedir ve anlaşma için bir son
bulma tarihi belirlenmemiştir. ‘’Eğitim ve sınav sistemimiz neden sürekli
değişiyor?’’ ya da ‘’ÖSS mi yoksa YGS mi daha iyiydi?’’ gibi sorulardan ziyade
asıl sorulması gereken sorular ‘’Bu melanet anlaşmayı hangi kafayla
imzaladınız?’’, ‘’Siz, sonra gelenler, neden bunu değiştirmek adına en ufak bir
adım atmadınız?’’ ve ‘’Bu anlaşma ne zaman bitecek ulan?’’ gibi sorulardır.
Ancak bu sorulara net ve açık yüreklilikle cevap verebilecek bir babayiğit
yoktur. İsmet Bey sağ olsun Türk eğitim sistemini Amerikalılara peşkeş
çekmiştir.
Sinir katsayımın iyice yükseldiği şu dakikalarda kendimi
iyice kaybetmemek adına bu bahsi de burada noktalıyorum. Ancak yine bu
anlaşmaların da yalnızca buzdağının görünen yüzü olduğunu hatırlatayım. Yeni
konu başlığımız tarım olacak ahali.
ABD ile olan ilişkiler konusunda Adnan Bey de İsmet
efendiden aşağı kalmamıştır. Tarım ile ilgili olan saçma sapan anlaşmaların
geneli de yine kendisinin döneminde imzalanmıştır. İkinci Dünya Savaşı ve
sonraki süreçte de Kore Savaşının sonuna kadar Türkiye dünyada önemli bir tahıl
ihracatçısıdır. Zira dünyada bir savaş ve bu savaş neticesinde de normalde
olandan çok daha fazla tahıl ihtiyacı vardır. Türkiye de bu savaşta yer
almadığı için en büyük tahıl satıcılarından biri olmuştur. Ancak savaşın
bitimiyle beraber tahıl ihtiyacı azalınca Türkiye’de dış ticaret açığı artmış
ekonomi tepe taklak olmuştur. Bu noktada ise canımız ciğerimiz Amerika’mız
yardım elini uzatmıştır. Kısa bir süre önce dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı
olan Türkiye 1955’ten sonra ABD’den tarım ürünleri ithal edebilmek için ağır
anlaşmalar imzalama noktasına gelmiştir.
12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin
Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı
Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai
Emtia Anlaşması[11]
ABD kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır,
dondurulmuş et, konserve, sığır eti, donyağı ve soya yağı gibi ürünleri,
Amerikan gemileriyle, Türkiye'ye taşıma ücretiyle birlikte 43.6 milyon dolar
karşılığında verecektir. Bunlara da hala ‘’yardım anlaşması’’ falan diyen varsa
derhal burayı terketsin. Yorumlara kısa bir ara veriyorum. Bu anlaşmaya ek olarak bir
anlaşma daha imzalanmıştır, onu da verdikten sonra öyle devam edelim yorumlara.
25 Ocak 1957 Tarihli ve 12 Kasım 1956 Tarihli Anlaşmaya Ek
Anlaşma[12]
ABD verdiği, daha doğrusu sattığı, tarım ürünleriyle ilgili
çok ağır şartlar sunmuştur;
Anlaşmaya göre alınan
ürünler ABD’nin satış yaptığı ülkeler ve ABD’nin düşman ilan ettiği
ülkelere satılamayacak yalnızca Türkiye’nin iç tüketiminde
kullanılabilecektir.
Türkiye'ye satılacak malların
dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası
üzerinden fiyat tespit edilecektir. ABD vergi kaçırmak için çalışanın
sigortasını asgariden yatıran küçük esnafın yaptığı ahlaksızlığın büyük
çaplısını yapmıştır.
Türkiye'nin yetiştirdiği
ve anlaşmada bulunan veya benzeri ürünlerin Türkiye'den yapılacak
ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir. Bağımsızlığı ipotek
ettirmenin en net örneklerinden biri budur ahali. Türkiye, ABD’nin
‘’yetiştirme’’ dediğini yetiştirmeyecek, ‘’satma’’ dediğini satmayacaktır.
Amerikan tarım ürünleri
fazlası Türk lirasıyla satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez
Bankası'na yatırılacak olan bu paralar ABD tarafından kullanılacaktır.
Hani şu gayrimenkuller vardı ya, işte orada kullanılmış olabilir mesela.
ABD’nin uç uca ekleme yöntemiyle ilerlediğinden
bahsetmiştim. Yukarıda verdiğim bu anlaşmamalarla elde ettiklerini bir adım
öteye taşıdıkları tarih ise 20 Ocak 1958’dir.
20 Ocak 1958 Tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması[13]
Bu anlaşma ile ABD, Türkiye’ye 46.8 milyon dolara buğday, yem,
soya fasulyesi, pamukyağı, tereyağı, süttozu ve peynir gibi şeyler satmıştır.
Ancak asıl mesele yine aynı gün anlaşmaya eklenen notadır.
20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak 1958
Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası[14]
Neyi taahhüt etmektedir? ‘’1957 mahsulünden yumuşak buğday
veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi yumuşak buğdayı ihraç
etmekten kaçınmayı ve ‘’1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar
sert buğday ihracatını asgarî bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku
bulacak her sert buğday ihracatım Türkiye'nin kendi kaynaklarından finanse
edilecek muadil miktardaki buğday mübalatayı ile telafi eylemeyi’’ taahhüt
edermişiz. Durun mealini vereyim, bu nota ile Türkiye Cumhuriyeti dış
ticaretinin bir yabancı devlet tarafından kontrolü resmen ilan edilmiş, Türkiye
tarımının bitirilmesi adına ilk somut adım atılmıştır. Bizimkilerin bu notaya
cevabı ise ‘’tamam abi’’ şeklinde olmuştur. [15]
Gelin biraz hafızalarımızı zorlayalım. 2003’te Irak’ta
Amerikan askerleri, askerlerimizin başına çuval geçirmiş ve bu olay o dönem
epey gündem yaratmıştı. 2006’da Kurtlar Vadisi Irak çekildi hatta. Ancak sinema
perdesinin dışında yani gerçek dünyada ise olaylar biraz daha farklı
gelişmişti. ‘’ABD’ye nota verilecek mi?’’ şeklinde tartışmalar dönerken o dönem
başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan ‘’ne notası veriyorsun kardeşim müzik notası
mı bu?’’ demişti.
Gördüğünüz üzere ‘’eloğlu’’ nota vererek neler neler kabul
ettirebilmişken bizimkiler bu denli büyük bir saygısızlık karşısında dahi ses
çıkar(a)mamıştır. 50’li yıllardaki dış politika ne idiyse 2000’lerdeki dış
politika da odur. Makyajlı kasa dış politika! Omurgasızlık bu topraklarda bir
gelenektir ahali! Ben bu yazıda yalnızca en kritik gördüğüm dört mesele olan
askeri, ekonomik, tarım ve eğitim alanındaki üç beş ikili anlaşmayı konu
mankeni olarak teşhir ettim. Meclis zabıtlarında bunlardan yüzlerce vardır
ahali yüzlerce! Bunun daha kredi anlaşmaları boyutu vardır, siyasi anlaşmalar
boyutu vardır, sanayi alanındaki ikili anlaşmalar boyutu vardır, NATO
anlaşmaları boyutu vardır, vardır oğlu vardır. İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit,
Özal, Çiller, Erdoğan aklınıza kim geliyorsa artık, hepsi aynı politikaları
devam ettirmişlerdir. Bunlar her zaman ısrarla söylediğim gibi lacivertin
tonlarıdır. Sizlerden ricam lütfen bu anlaşmaları göz ucuyla olsa dahi
okuyunuz. TBMM kayıtları ve Resmi Gazete arşivleri halka açık lan her şey
elinizin altında oğlum ne olur üşenmeyin. Tek tek bu anlaşmaları bulup okumak
zor mu geliyor Haydar Tunçkanat’ın ‘’İkili Anlaşmaların İç Yüzü’’ diye tuğla
gibi bir kitabı var alın onu okuyun yine aynı konuları işleyen Mehmet Emin
Değer’in ‘’Oltadaki Balık Türkiye’’ isimli kitabı var alın onu okuyun. Her
nereden okursanız okuyun ama okuyun. Lütfen! Facebook’da, Instagram’da biraz
daha az zaman geçir. Selin’e 1 gün mesaj atmazsan bir şey kaybetmezsin ancak
biz ülke olarak bu anlaşmalar ile çok şey kaybettik. Eğer sen uyumaya devam
edersen daha da çok şey kaybedeceğiz. Oyuyorlar ulan ülkenin altını oyuyorlar! Bir
insan evladı da çıkıp ‘’yahu siz ne yapıyorsunuz?’’ demiyor. Çünkü iktidarı da
muhalefeti de sivil toplum kuruluşlarını da aynı yerler finanse ediyor.
Mesela Türkiye tarihindeki en büyük kitlesel hareketlerden
biri olan Gezi Parkı olaylarını ele alalım. 2013 yazında daha önce görmediğimiz
ölçüde büyük bir halk hareketi yaşandı. Orada tepkilerin odağında Ak Parti
iktidarının totaliter politikaları, artan hukuksuzluk vb. sosyal meseleler
vardı. Ancak aynı tarihlerde TBMM’den öyle bir kanun geçirildi ki ne Gezi Parkı
eylemcileri ne de başka cenahlardan en ufak herhangi bir tepki dahi gelmedi. 11
Haziran 2013’te 6491 numaralı Türk petrol kanunu değiştirildi.
TÜRK PETROL KANUNU, Kanun No. 6491 [16]
Kanunun tamamını, diğerlerinde de olduğu gibi, yazının
sonundaki kaynakçaya ekledim lütfen okuyunuz. Bu kanun değişikliği ile yabancı
şirketler Türkiye toprakları üzerinde petrol arama hakkı elde ettiler. Eski
kanunda bulunan “Devlet adına arama ve işletme ruhsatı alma hakkı TPAO’na
aittir” ibaresi kanundan çıkarıldı. Evet, bu bir ikili anlaşma değildir. Bu
topraklarımızı çoklu tecavüzlere açmaktır. Türkiye gündemi o dönem alkol yasası
ve gezi parkı gibi meseleler ile meşgul edilirken altımız oyulmuştur. Bu zamana
kadar bu kelimeyi mecaz olarak kullanmıştım ancak burada kelimenin tam
anlamıyla altımız oyulmuştur.
Yazıyı bu noktada bitiriyorum. Ancak dediğim gibi bu
meseleye biraz daha hassasiyet göstermek, okumak, araştırmak, sığır gibi
yaşamamak gerek. Bir sonraki yazıyla ilgili olarak da kafamda iki plan var. Ya
tasavvuf zihniyetinin Türk toplumunun alışkanlıkları üzerine yazacağım ya da
malum geçen yazıda da söylediğim üzere 24 Haziran seçimlerinde oyunuzu dahi
etkileyebilecek dediğim yazıyı yazarım henüz karar vermiş değilim. Tamamen
anlık psikolojik durumuma göre değişebilir, bakarız deyip geçiştireyim.
[11] 12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin
Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı
Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai
Emtia Anlaşması – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d11/c009/tbmm11009076ss0273.pdf
[14] 20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak
1958 Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası – Resmi Gazete - http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10228.pdf
Selam ahali, son yazılarda hafiften bi’ felsefe yaptık ancak
herhangi bir eksen kayması yaşamıyoruz. Felsefe benim için yalnızca kavramların
daha net anlaşılabilmesi için bir araç olabilir. Ara ara bu tarz şeyler yapacak
olsam da merak etmeyin çizgimizi bozmuyoruz. Şimdi bol fotoğraflı, epey
cafcaflı dallı budaklı bir yazı okuyacaksın.
‘’Dünyayı kanunlar ve sözler değil, semboller
ve işaretler yönetir’’ der Konfüçyüs. Bilenler bilir, ben öyle pek sevmem doğu
felsefelerini, mistisizmi falan ancak yiğidin hakkını da teslim etmesini
biliriz. Konfüçyüs çok doğru bir tespit yapmıştır bu noktada.
Bugün zafer işareti dendiğinde herkesin kafasında aynı şey canlanır.
Şu;
Bu işaretin doğrusu benim verdiğim görseldeki gibi
parmakların hafif yatık pozisyonda tutulmasıdır. Öyle PKK’lıların yaptığı gibi değil.
Aşağıdaki fotoğraf, İzmir Selçuk’ta bulunan Efes antik kentinden bir kabartmaya
ait.
Bu ablamız, duruş pozisyonundan da çıkarabileceğiniz üzere,
Yunan mitolojisinde zafer tanrıçasıdır ve adı Nike’dir. Yunan’ın zafer
tanrıçası hem ismiyle hem de duruş pozisyonu itibariyle malum spor malzemeleri
firmasına ilham kaynağı olmuştur. Karşınızda Nike;
Nike, bu ‘’zafer’’ muhabbetini epey sevmiş olacak ki
yalnızca isminde ve logosunda yer vermekle yetinmemiştir. Bunlar Nike’ın
victory isimli forma kalıplarıdır.
Bu kalıplar ile birçok futbol takımına formalar ürettiler.
Mesela Meksika milli takımının 2006 Dünya Kupası forması;
Manchester United 2009;
Bizim Trabzonspor’a da bu formalardan yaptılar. Hatta Burcu
Esmersoy’a da giydirdiler hehehehe
Bunlar ise 2015-2016 sezonu için modernize edilen victory
kalıpları;
Görüldüğü üzere Nike victory sevdasından vazgeçmek niyetinde
değildir. Ne diyelim Allah mesut etsin.
Hala var mı bilmiyorum ama eskiden gazetelerde ‘’sarı
sayfalar’’ diye bir bölüm vardı. İş ilanları, satılık, kiralık mal mülk
ilanları komple burada yer alırdı. Hatta öyle ki insanların zihninde ilan
kelimesi ile sarı renk bağdaşmaya başladı. Bugün ise bu ilan işlerinin en yoğun
döndüğü platform olan sahibinden.com’un sarı rengi kullanması tesadüf değildir.
Nike’ın da sahibinden.com’un da yaptığı başarılı birer toplum hafızasına hitap
yöntemidir. Tabi Nike’ın durumunda eski Mısır’dan antik Yunan’a oradan Roma’ya,
Roma’dan da günümüz Avrupa medeniyetine doğru yaşanan kültür aktarımının da
etkisi vardır. Ancak bu durum hiçbir şeyi değiştirmez. Bunlar gayet başarılı
toplumsal hafızaya hitap yöntemleridir. Şimdi gelelim Konfüçyüs’ün söylediği ‘’dünyayı
yöneten’’ sembollere.
Antik Mısır’dan başlatıp günümüz Avrupa’sında bitirdiğim(ki
oradan da Amerika’ya devam etmiştir) kültür aktarımının en güçlü gözlendiği yer
hiç şüphesiz Avrupa Birliği’dir. 1957’de Roma Anlaşması ile resmen kurulmuş
olan[1] AB(eski adı ile AET) için sık sık ‘’yeni Roma İmparatorluğu’’ ifadeleri
kullanılır. Google’a ‘’European Union’’ ve ‘’Roman Empire’’ kelimelerini
beraber yazıp aratın karşınıza farklı farklı tarihlere ait yığınla şey
çıkacaktır. Hıristiyanlar –özellikle de Evanjelikler- İncil’de yer alan ‘’Gördüğün
canavar bir zamanlar vardı, ama şimdi yok. Biraz sonra dipsiz derinliklerden
çıkacak ve yıkıma gidecek. Yeryüzünde yaşayan ve dünya kurulalı beri adları
yaşam kitabına yazılmamış olanlar canavarı görünce şaşacaklar. Çünkü o bir
zamanlar vardı, şimdi yok, ama yine gelecek’’[2] ifadelerini Roma’nın geri
döneceğine yormaktadır.
AB birçok farklı yerde kullandığı sembollerle bu meseleye
atıflar yapmıştır. 2 Euro’nun üzerinde boğanın üzerinde oturmuş bir kadın
tasvir edilir;
Bu sembol de yine İncil kaynaklıdır. ‘’Ve beni Ruhta çöle
götürdü; ve yedi başı ve on boynuzu olan küfür isimlerile dolu kırmızı
canavarın üzerine binmiş bir kadın gördüm.’’[3] Bu tasvir ‘’Babil’deki fahişe kadın(Whore of Babylon)’’ olarak isimlendirilmiştir. Yani şu;
Bu tasvir yalnızca paranın üzerinde değil daha başka birçok
yerde daha karşımıza çıkmaktadır, bakınız;
Babil kulesinin temsili tasviri şu şekilde yapılmaktadır;
Aha bu da Fransa’nın Strasbourg kentinde yer alan Avrupa
Birliği Parlamento binası;
Hıristiyan Avrupa neden tüm kutsal metinlerde lanetle anılan
Babil’in ezoterik sembollerini kullanmış ve yeni bir Babil Kulesi inşa
etmiştir? Bunun yalnızca tek kelimelik bir cevabı vardır ahali; Evanjelizm! ‘’AmerikanEmperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny!’’ başlıklı yazıda bu
meseleyi epey bir ayrıntısı ile anlatmıştım, tekrar oralarda top çevirmek
istemiyorum ancak özet olarak Evanjelizm’in Tanrı’ya kafa tutmak üzere bir
doktrini olduğunu ve bekledikleri İsa Mesih’in gelişi için dünyadaki
kötülükleri desteklediklerini hatırlatmış olayım. Yani demem odur ki Fransa’nın
orta yerine Babil kulesi dikmekle Nike’ın victory desenli forma yapması aynı
şeyler değildir. İşte ben bu noktada art niyet ararım. Zaten Konfüçyüs de dünyayı
semboller yönetir derken böyle olayları kast etmektedir.
Şu fotoğrafa bir bakınız. Yıl 2004 yer Roma, Recep Tayyip
Erdoğan Türkiye’nin AB üyelik süreci çerçevesinde AB anayasasını imzalıyor.
Ancak siz eğer tarih bilmezseniz, sembolizmin günümüz
dünyasındaki önemini bilmezseniz, size Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak
tarihin en büyük Türk ve Müslüman düşmanlarından biri olan Papa III. Innocent’in
heykeli önünde imza attırırlar. Gerçi ben bilmediklerini de zannetmiyorum ya
neyse. Ben öyle pek de milliyetçi bir insan değilimdir, tarih tarihte kalmalı
der ve tarihten yeni yeni husumetler çıkarılmasını yanlış bulurum ancak bu
olay çok bariz, o kadar da değil ya. Hani şu fotoğraf hakikaten rezillik, ayin
sahnesi gibi ortam. Bizimkiler anlaşma imzaladıklarını zannededursun
Avrupalılar orada bir ritüeli yerine getirdi ve resmen bizimkileri t*ş*k
oğlanına çevirdiler. Hani diplomatik bir toplantıda biri gelip yanağınızdan
makas alsa nasıl aşağılanmış olursunuz bir düşünün hah işte bu olay ondan bile
daha büyük bir aşağılanmadır.
1538’de Babaros Hayrettin Paşa komutasındaki donanma Preveze’de,
Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasına ağır bir yenilgi yaşatmıştı. 2011’de
ise Kaddafi’nin Libya’sına NATO müdahalesi gündeme gelmiş ve hatta dönemin
Fransa içişleri bakanı Claude Gueant bu müdahale için ‘’Haçlı Seferi’’ demişti
açık açık. [4] Türkiye’nin de iki gemi ile katıldığı bu ‘’Haçlı Seferi’’ Andrea
Doria isimli bir gemi tarafından komuta edilmişti. Gerçi artık buna da
sembolizm denir mi orasından emin olamıyorum zira kör göze parmak sokarcasına
alenen yapılmış bir eylem bu.
Roma’da imzalanan AB anayasasını anlatırken, ‘’Gerçi ben
bilmediklerini de zannetmiyorum ya neyse’’ diye bir ifade kullanmıştım. ‘’Neyse’’
değil, bakın şimdi bunların sembolizmi gayet de iyi bildiklerine ve hatta
uyguladıklarına dair bir şey anlatacağım. Kadıköy’deki GATA’yı bilmeyen yoktur.
Askeri hastanelerin Sağlık Bakanlığı’na bağlanmasının ardından oranın yeni hali
şu olmuştur;
Bu öyle rastgele verilmiş bir padişah ismi değildir. Sultan II.
Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart olayında yer alan
subayların büyük çoğunluğu tıbbiyelidir. Türkiye’deki siyasal İslam’ın askere
karşı olan hoşnutsuzluğunun temelleri de bence bu olaydır. Velhasıl kelam bu
isim değişikliği ile sembolik anlamda 31 Mart olayının rövanşı alınmıştır. Peki,
şimdi sizlere sorarım böyle bir şeyi düşünüp başarıyla uygulayanların, Papa
III. Innocent’in heykeli önünde imza atmasını nereye koyacağız? Cehalet mi
diyeceğiz? Biraz fazla iyi niyetli bir yaklaşım sanki…
Çok da uzun bir yazı yazma niyetinde olmadığım için
örnekleri bu kadarla sınırlıyorum. En nihayetinde Konfüçyüs’ün de dediği gibi
dünyayı harbiden de semboller yönetir. Çünkü sermaye de politik güç de bugün
Siyonizm ve Evanjelizm gibi iki ruh hastası ideolojinin elindedir. Sembollerin
yönettiği bu dünyada da ezoterizmi, sembolizmi ve en önemlisi de tarihi
bilmemenin affı yok ahali. Temel seviyede dahi olsa bu konularda bilgi sahibi
olmak gerekir. Öğrenin olum bunlar okuması keyifli konular.
Artık klasikleşen nutuklarımızı da çektikten sonra biraz da,
daha sonraki yazılar hakkında üç beş kelam etmek istiyorum. Planlarım arasında
Mayıs ayı içerisinde, Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan ikili
anlaşmaları konu edeceğim bir yazı yayınlamak var. Bir de inşallah seçimlerden
evvel yayınlarım dediğim bir yazı var ki onun konusu sürpriz olsun, vereceğiniz
oyu dahi etkileyebilir. Tekrar söylüyorum inşallah seçimlerden önce bitirebilirim.