26 Kasım 2019 Salı

Tarihten Silinen ABD İşgali


Selam ahali, gerçek şu ki; bu coğrafyada çok yoğun bir Amerikan propagandası yapılıyor. Bunu size örnekleriyle ispatlamayı hedefliyorum. Bugün Türkiye’de Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran 2018 seçimlerinde Türkiye’nin önünde iki seçenek vardı; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi?

Biz bu noktaya nasıl geldik? Bu dönüşüm AKP iktidarıyla mı başladı?

Yoo

1980 darbesiyle mi?

Yine hayır

ABD’nin bu coğrafyadaki propaganda faaliyetleri çok daha eskiye dayanmaktadır. “Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar!” başlıklı yazımda “Aslında cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda başlamaktadır” şeklinde bir ifade kullanmıştım. Küçük bir hata yapmışım ahali bu tarih çok daha gerilere gidiyor. Aslında ABD o “sazı” hiçbir zaman elinden düşürmemiş bu coğrafyayı da hiç öyle boşlamamış...

Milli mücadele döneminde, mücadelenin sembol isimlerinden Halide Edip ABD Generali Harbord ile İstanbul’da görüşmüş ve bu görüşmenin sonrasında 10 Ağustos 1919 tarihinde o sıra Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndermiştir;[1]
’Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine;
Muhterem efendim,
Memleketin, siyasi durumu en son döneme girdi. Kendimize bir yön belirlemek için Türk milletinin zararına atıp olumlu bir tavır almak zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.
Dış durum İstanbul’dan şöyle görünüyor;
Fransa, İtalya İngiltere; Türkiye’de mandaterlik konusunu Amerikan senatosuna resmen teklif etmiş olmakla beraber kabul edilmemesi için bütün kuvvetlerini harcıyorlar. Bölünmeden pay alamamak işlerine gelmiyor.
Suriyede hüsrana uğrayan Fransa, zararını Türkiyeden kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolunun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngilterenin oyunu biraz daha incedir.

İngiltere, Türk’ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. İngiltere Türkiyeyi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat Türkiyeyi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson gibi ünlü kimseler Amerikanın Türkiyede manda kurmasını istiyorlar.
Başka bir çözüm yolu da, Türkiyeyi Trakyadan, İzmirden, Adana’dan, belki de Trabzondan ve hele İstanbuldan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla baş başa bırakmak.

Biz İstanbulda, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır;

1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hıristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz.

Güçlü bir hükümet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır.

2 - Biri birini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükümet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükümet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var. Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz.

Bugünkü hükümet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükümeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiyeyi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiyeyi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.

3 - Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupadan daha güçlü bir elde bulabiliriz.

4 - Bugünkü oldubittileri ortadan kaldırmak ve davamızı süratle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupanın başvurduğu bin bir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerikayı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesini de Türk Meselesini de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız.
Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika’nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerikası, Amerikanın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerikanın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.

Amerika, Doğuda mandaterlik yapmak Avrupada başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıkları şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupadan daha üstün bir millet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupaya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler.

Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbula Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.
Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur: Türkiyeyi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerikayı istemiştir. Suriyenin bu isteği Amerikada çok iyi karşılanmıştır.

Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evlâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım.
Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak -özellikle İngiltere- Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi, hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor.

Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadoludaki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler, bunun Hıristiyanları öldürmek, İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerikaya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar.

Her an bu Millî Mücadeleyi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele süratle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hıristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerikada hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar.
Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz.
İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerikaya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.

Türkiyeyi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir. Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var. Biz Türkiyenin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.

Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile sizinle birlikte olduğumu ifade ederim.’’

Amerikan propagandasının gücünü gördünüz mü? Sanki konuşan Halide Edip değil de Wall Street’ten kredi dilenen Amerikancı bir holding patronu!

Ancak burada Mustafa Kemal Paşa’nın da hakkını teslim etmek gerekir. Umudunu kaybetmiş bir aydını öyle güzel ikna etmiştir ki şu satırları yazmış olan Halide Edip sonraki süreçte ‘’Milli Mücadele Mitingleri’’ düzenleyecek ve ‘’Gece, karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp, parlak bir sabah yaratacağız!" diyecekti.

Defteri kitabı kaldırın sözlü yapıyorum.

1919’da Anadolu’yu işgal eden itilaf devletlerini sayın lan.

                             İngiltere
                             Fransa
                             Daha sonradan geri çekilen İtalya
                             Yunanistan

Eksik var ahali.

·       Ermenistan’ın öncülü olan Taşnak ve Hınçak Partileri

Hayır, kardeşim ABD’den bahsediyorum.

Ama nasıl olur? Hani Wilson ilkeleri vardı? Hani uluslar kendi kaderlerini kendi tayin etmeliydi?

Ancak size okullarda anlatılan ile gerçekler çoğu zaman örtüşmez. Sizin sevgi pıtırcığı ABD başkanı Woodrow Wilson’un Türkiye’ye yönelik tavrı aha da budur[2];



Aynı Wilson 1912’de göreve gelişinden kısa bir süre sonra, yeni elçilerin atanma sürecinde, Albay Edward House tarafından Morgenthau’nun Türkiye’ye büyükelçi atanması önerilince House’a ‘’Türkiye yok ki, elçi göndereyim’’ demiştir.[3]

Burada kimseyi Wilson’u böyle bildiği için suçlayacak halim yok zira Türkiye’nin en önemli siyasi tarih profesörlerinden Prof. Dr. Fahir Armaoğlu bile ‘’Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri’’ isimli kitabında ABD’den Osmanlı’ya savaş ilan etmediği için övgüyle söz eder.

Ancak anlatılar yine gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira Çanakkale cephesinde ABD gemileri baya baya itilaf devletleri savaş gemilerine lojistik destek sağlıyordu ve savaş boyunca da bu ‘’örtülü’’ desteği gözlemek mümkündür. Sözü yeniden sizin Wilson’a verelim mi?

‘’ABD, Türkiye ile savaşa girmemişse bile Türkiye’nin başlıca müttefikleriyle savaşmıştır. Bunların yenilmesinde katkısı ve bunun sonucunda Türkiye’nin yenilgisinde de payı vardır.’’[4]

ABD’nin önemli ideologlarından Evans Laurence de ABD’nin bu örtülü savaş stratejisini ABD’nin Türkiye’deki misyoner kuruluşlarının ve okullarının faaliyetlerini sekteye uğratmama nedenine bağlamaktadır.[5] Bugünleri ne kadar da andırıyor değil mi? Bir taraftan Türkiye’yi stratejik müttefik addedip diğer taraftan Ortadoğu’da YPG’yi desteklemek de sevdaya dahil mi? Sahi ya tarih hep böyle tekerrür mü edecek?




Bakın ABD’nin Gulflight isimli gemisi 1 Mayıs 1915’de itilaf devletlerine getirdiği savaş malzemelerini teslim ediyor.[6]


Peki sadece lojistik destek sağlayan gemiler mi?

Yoo





Buyurun bu da Boğaz’daki bir Amerikan destroyeri![7]





Bu da yine Kabataş açıklarında fotoğraflanmış bir başka ABD savaş gemisi USS Bainbridge![8]





Bunlar da denizlerimizde bulunmuş tüm ABD gemilerinin listesi![9] ABD’nin işgali alenen yönettiği ortada değil mi? ABD, Mondros sonrası süreçte İstanbul ve Anadolu’da Henry Morgenthau, Mark Lambert Bristol ve James G. Harbord gibi önemli askeri kurmaylarıyla işgali bilfiil yönetmiş diğer taraftan da çeşitli propagandalarla Türk halkına şirin görünmeye uğraşmıştır. Bu isimleri de veriyorum ki referans olsun gidin araştırın. Bir Harbord raporunu bulup okuyun. Bir taraftan milli mücadele sürdürülürken diğer yandan Kazım Karabekir Paşa’nın, Halide Edip’in, Kılıç Ali’nin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Ermeni tehciri hakkındaki gerçekleri ABD’li bir generale açıklamaya nasıl uğraştıklarını görün. Ve hatta bunu başardıklarını… ABD’li generalin Ermeni soykırımının gerçekleşmediğini kabul edişini görün!

Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Masalsı dünyalarda yaşamak kolaydır ahali asıl önemli olan bunaltıcı gerçeklerle yüzleşebilmektir. Ancak benim bu noktada dikkatleri çekmek istediğim bir başka konu daha var. Bu ‘’birilerinin’’ tarihimizden silip attığı ‘’gizli ABD işgalini’’ bunca tarihçimiz akademisyenimiz dururken neden bir gazeteci ve televizyon programı yapımcısı olan Hulki Cevizoğlu ortaya çıkarır? Ha yanlış anlaşılmasın Hulki Cevizoğlu çok büyük araştırmacıdır benim burada isyan ettiğim nokta akademinin böyle durumlarda zayıf kalışınadır. Gerçi bu durum geçmişte de böyleydi. Kazım Karabekir Paşa, Kars’ı düşman işgalinden kurtardıktan sonra İstanbul’a gelip dönemin Harbiye Nazır’ı Abdullah Paşa’ya çıkıp, ‘’Paşam, ben sana doğuda Ermeni mezalimini içeren vesikalar gönderdim niye bastırmadın? İleride Ermeniler bunun tersiyle Türkleri suçlayacaklar’’[10] diyerek 100 yıl öncesinden önemli bir uyarı yapmıştır ancak Türkiye bugün bile Ermeni tehciri ile ilgili tezlerini uluslararası kamuoyunda başarılı bir şekilde sunamamaktadır.  




Bu da Kazım Karabekir’in Ermeni çetelerinin Türkleri işkence ederek öldürmelerine ilişkin arşivlediği fotoğraflardan biri. Bahariye Starbucks’da oturacağınıza az ötede Erenköy’de Kazım Karabekir Müzesi var gidin yerinde görün!

Türkiye’de insanların bilgiye yaklaşım şekilleri toptan yanlıştır ahali. Bilgi ‘’edinilen’’ bir şeyden ziyade ‘’keşfedilen’’ bir şeydir. Bilgiyi bir hap gibi tüketemezsiniz! Her ne kadar ABD tekeline terk ettiğimiz eğitim sistemimizde öyle araştırmak ve sorgulamak gibi kavramlara yer olmasa da siz böyle şeylere pek takılmayın ve ne olur okuyun ya.

Lütfen…

Hadi selametle…

-------------------------------------------------------------------------------

[1] Cemal Kutay – Türk Milli Mücadelesinde Amerika – 1979
[2] Microfilm Publication T1193 RECORDS OF THE DEPARTMENT OF STATE RELATING TO POLITICAL RELATIONS BETWEEN ARMENIA AND OTHER STATES, 1910-1929 Roll 2 760J.6715/60 - 760J.90C/7 THE NATIONAL ARCHIVES NATIONAL ARCHIVES AND RECORDS SERVICE GENERAL SERVICES ADMINISTRATION. WASHINGTON: 1975
[3] Evans Laurence - Türkiye’nin Paylaşılması – 1972’den aktaran Hulki Cevizoğlu - 1919’un Şifresi – 2007
[4] Dr. Mine Erol – Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Amerika’nın Türkiye’ye Karşı Tutumu - 1976’dan aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[5] Evans Laurence – age’den aktaran Hulki Cevizoğlu – age
[6] Hulki Cevizoğlu – age
[7] Hulki Cevizoğlu – age
[8] Hulki Cevizoğlu – age
[9] Hulki Cevizoğlu – age
[10] Berk Sayar – Kazım Karabekir’i Kızından Dinledim – 2018

30 Eylül 2019 Pazartesi

Dedikodu

Selam ahali,

Yazıya da bu şekilde girmeyi özlemişim lan. Uzun zamandır Sapak.Org’da pek de alışık olmadığım bir formatta yazıyorum. İşler de orada baya iyi gidiyor aslında. Ancak hem hayat temposu içinde olup hem de bu proje ile uğraşıyor olunca buralara pek uğrayamaz olduk. Süreç içerisinde biraz yalnız da kaldık. İşin başında “yaparız, ederiz” diyenlerin bir bir ortadan kaybolduklarına da şahit olduk. Ancak bu tarz şeyleri çok da problem etmemek lazım. Kimsenin verdiği söze güvenerek bu işe girmedim en nihayetinde.

İnsanlar böyledir ahali buna alışmak gerek. Bu yazıda anlatacağım şeyler aslında yaptığım bu girizgahla alakalı şeyler değil, tüm bunları “bu kadar zamandır neredeydin?” sorusuna bir cevap olarak kabul ediniz.

Ama benim “alışamadığım” bazı insan davranışları da var bunlardan bahsetmek istiyorum. Aslında planlarım arasında hiç böyle bir yazı yoktu. Planlarım arasında eğitim sistemi vardı, jeostrateji vardı, neo-liberalizm vardı, Marshall yardımları vardı ama gelin görün ki canımı sıkan şeyler var.

Dedikodu, dünyanın en verimsiz eylemlerinden biri olabilir. Çözüm odaklı bir insanın kesinlikle başvurmayacağı bir yöntemdir dedikodu.
Benim “a” kişisi ile bir problemim varsa bunun muhattabı “a” kişisidir. Kalkıp da bunu üçüncü bir şahısla “b” kişisi ile paylaşmam. Çünkü bunun ortada var olan meselenin çözümüne zerre katkısı olmayacaktır.

Gerçi ben ne anlatıyorum ya, insanların arkasından atıp tutan biri bir şeyleri çözmek veya iyileştirmek gibi “iyi” bir şeyi amaçlayabilir mi? “Bizim insanımız şöyle temizdir, saftır, ahlaklıdır” nutuklarına zerre katılmıyorum. Dünya üzerinde hiçbir toplumda “elin ağzı torba değil ki büzesin” diyerek dedikoduyu normalleştiren, “devletin malı deniz yemeyen keriz” diyerek, “bal tutan parmağını yalar” diyerek de hırsızlığı, yolsuzluğu teşvik eden atasözleri bulunmuyordur buna emin olabilirsiniz. Zira insanlar ne kadar kötülük ve ahlaksızlıklar yapıyorlarsa da bunu aleni biçimde ifade etmekten çekinir yaptığının tam tersini öğütler. Bizde ise artık böyle bir çekince kalmamıştır, atasözlerinde bile türlü ahlaksızlıklara cevaz verilir.

Siyasetçiler; omurgasız, hırsız ve yalancı olarak eleştirilir ancak kimse şunu düşünmez, bu insanlar uzaydan gelmediler ki. Bu toplumun içerisinden çıktılar. İçerisinde yaşadıkları toplumun değerlerine gösterdikleri uyumla yine içerisinde yaşadıkları toplumda “çoğunluğun” güvenini ve övgüsünü kazanarak bulundukları makamlara geldiler. Kendi değerlerinize, düşünce dünyanıza ters birini destekler misiniz?

Neyse, konuyu biraz saptırmaya başladığımı farkettim.

Toparlıyorum

Velhasıl kelam, insanların arkasından konuşulması epey ciddi bir konu. Hatta öyle ki buna şiddetle maruz kalan insanlarda delüzyonel bozukluklara dahi sebep olabiliyor. Delüzyonel bozukluktan muzdarip hastalarda aşırı duyarlı ve sürekli tetikte olma hali hakim olur. “Bu benim arkamdan mı konuştu?” “Ben şu ortamı terkettiğimde acaba arkamdan ne diyecekler?” gibi sürekli bir paranoya halinde olduğunuzu düşünün. Olum insanlara bunu yapmaya ne hakkınız var lan?

Hea ben “arkadan konuşulma” işini bu ölçülerde ciddiye almıyorum tabi ki. Hatta ne kadar ciddiye aldığımı şöyle ifade edeyim, şu an bu satırları yazarken arka planda Nesrin Sipahi’den “Keçi vurdum çayıra”yı dinliyorum hehehe

Ancak bu “arkadan konuşulma” işi kesinlikle yavana atılmaması gereken bir mevzudur. Bilinçli ve manipülatif bir şekilde yapılıyorsa büyük ahlaksızlık çözüm(!) amaçlanıyorsa da büyük bir gerizekalılıktır.

Gerizekalılık demişken Rusların yayınladığı yeni haritaları gördünüz mü?




Bakın Türkiye’nin üzerinde ne yazıyor; “Batı Sufi Birliği”


Bir saniye


HAHAHAHAHA


Tamam sakinim


Ruslar oturup düşünmüşler; Orta Doğu’daki ABD hegemonyasını nasıl kırarız diye. Sonuç olarak da tasavvuf düşünceleriyle anti-Amerikancı fakat uslu bir manevi ittifak sağlayabileceklerini Yunus Emre ve Mevlana’yla işi götürebileceklerini öngörmüşler.
Eee Putin boşu boşuna Üçlü Suriye Zirvesinde ayet okumadı. Bizim Kanal 7 ve Yenişafak gibi muhafazakar medya da elinde tuzlukla koştu yine uzatılan bu hıyara. Zamanında Obama da müslüman ilan edilmişti. Yok Alman kayzeri gizli müslüman, yok Kraliçe Elizabeth peygamber soyundan geliyormuş, Napolyon sonradan müslümanlığı kabul etmiş de bunu gizlemiş gibi “aşağılık kompleksi” ürünü anlatılar her daim alıcı bulmuştur müslüman cenahta.
Haritada bir şey daha dikkatinizi çekti mi? Misak-ı milli sınırları ödül olarak geri verilmiş Türkiye’ye ya la. Amerikan emperyalizminden Rus emperyalizmine transferin bonservis ücreti olsa gerek.
Gerçi zamanında Amerikalılar da bu tarz haritaları çok yayınladılar. Graham Fuller’in Türkiye’yi bölgesel güç ilan etmesi mi dersin, Yeni Osmanlıcılık mı dersin gırla teraneler geldi geçti.
Ancak baki olan bir şey var ki biz bu tarz “dedikoduları” çok seviyoruz.
Ne diyelim; coğrafya kaderdir.


Hadi selametle...

31 Mart 2019 Pazar

Cepheyi Genişletiyoruz!


Selam ahali, sosyal anlamda güçlü bir insan olmak istiyorsanız sosyal bilimlerin alayına, belli bir düzeyde dahi olsa, hâkim olmanız gerekmektedir. Tarih, politika, sosyoloji, psikoloji, felsefe ve hatta rakamlardan ayırarak düşünülecek olursa ekonomi...


Bunları temel düzeyde dahi olsa bileceksiniz.


“Politika Yapabilmek için Bilinmesi Gerekenler” serisini boşuna yazmadık ahali. Ayrıca bu seri epey de ilgi görmüş var olun. Bugüne dek bu blogda disiplinler arası geçişler yapmamın, daldan dala atlamamın sebebi işte budur ahali. Bugünün dünyasında var olabilmek için bilinmesi gerekenler elbette ki bunlarla da sınırlı değil. İngilizceyi de mutlaka literatür takip edebilecek seviyede bilmek gerekir. Maalesef, İngilizceniz yoksa yoksunuz acı ama gerçek. Zira Türkçe kaynaklarla bir yere kadar gidebilirsiniz. Google’da araştırdığınız konu üzerine bir Türkçe bir de İngilizce arama yapın ne demek istediğimi anlayacaksınız. O yüzden bu meseleyi boşlamayın.


Bir de işin doğru bilgiye ulaşabilme boyutu var tabi. Jay Rockefeller’in “İnternet belki de hiç icat olmamalıydı” sözünü[1] illa ki duymuşsunuzdur. Evet, bilgiye ulaşmanın bu denli kolaylaşması “birilerini” rahatsız ediyor. Ancak bu hususta yaptıkları şey yalnızca “rahatsız olmak” değil zira baktığınız zaman bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça cehalet de ilginç bir şekilde artıyor. Peki, aritmetiğini siktiğimin dünyasında bu nasıl mümkün olabiliyor?


MANİPÜLASYON


Apollo Robins diye bir herif var. “Yanlış yönlendirme sanatçısı” olarak geçiyor. Bildiğin illüzyonist, değişik bir adam. Seni konuşmasıyla hareketleriyle falan oyalıyor dikkatinin iyice dağıldığı anda da cebinde ne var ne yok anında, kaşla göz arasında, boşaltıveriyor. Tabi bunu kör göze parmak sokarcasına yapıyor, “şimdi seni oyalayacağım ve ne olduğunu bile anlamayacaksın” diyor ve dediğini de yapıyor. İnternetten araştırırsınız izlemesi keyiflidir, TED konuşması da vardır hatta. Gerçi bu aralar TED’e çıkmayanı da dövüyorlar ya neyse. Bir de pek tabi ki bu işin bu denli naif olmayan versiyonları var. CIA başta olmak üzere istihbarat örgütleri, büyük medya kuruluşları bu yöntemleri kullanır.


Doğruyu yanlıştan ayırmanın git gide zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz ahali. Bugün Türkiye’nin gelmiş olduğu nokta ortadadır. Savaş dönemlerinde yapılan manipülatif propagandalarla yarışır düzeyde yalanın, dolanın, çarpıtmanın, iftiranın yer aldığı ana akım medyayı düzenli olarak takip eden bir insanın sağlıklı düşünebilme imkanı yoktur ahali. Geçtiğimiz günlerde hatırlarsınız CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Devlet Bahçeli’yi Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’e benzetmişti.[2] Bu haber de, medyanın genel tutumunu onaylayacak şekilde, ana akım medyada pek kendine yer bulamadı haliyle. Google’da bu haberi arattığınızda internetten yayın yapan muhalif medya organları dışında herhangi bir bağlantıya ulaşamıyorsunuz.


Ancak bu ‘’muhalif medyanın’’ çizgisi ana akım medyanınkinden çok da farklı değil aslında. Zira üslup aynı üslup, sığlık aynı sığlık... Bugün, iktidar yanlısı bir vatandaş nasıl A-haber ağzıyla konuşuyorsa, muhalif tayfanın tüm entelektüel birikimi ve olayları değerlendiriş biçimi Sözcü gazetesi kadar, Yılmaz Özdil o gün köşesinde ne yazdıysa o kadar oluyor. E bu iki cenahı mutlak değer parantezine soksan dışarıya aynı şey olarak çıkacaklar, bu ne yaman çelişki anne? Ben bunu istemiyorum ahali, reddediyorum!


Tüm bunları üst üste koyduğumuzda geldiğimiz nokta ortadadır. Gördüğüm lüzum üzere medyaya, internet haberciliğine bodoslama dalmaya karar verdim. www.sapak.org isimli bir haber-analiz sitesi kurdum. 1 Nisan Pazartesi itibariyle yayındayız. Bu sitenin konsepti cayır cayır son dakika haberi vermekten ziyade olayların aslını astarını ortaya çıkarmak, küresel güçlerin ipliğini pazara dökmek üzerine olacak ahali. Zaten o son dakika işine yetişmek gibi bir durumumuz da yok şimdilik. Zira imkanlar dar, ekip dar, şartlar müsait değil.


Velhasıl kelam bu ayki yazı takvimimi aksatmama sebep olan gelişme budur. Onların RAND’ı, Stratfor’u, think-tank kuruluşları, televizyonları, gazeteleri varsa bizim de artık Sapak.Org’umuz var!


Desteklerinizi beklerim.


Hadi selametle.


NOT; Ciddi editör açığım var, ilgilenen olursa bana mail atsın görüşelim; 1alpererdogan@gmail.com
NOT2; Yakında Youtube üzerinden yayın işlerine de girişeceğiz. Zaman ve imkan meselesi...


--------------------------------------------


11 Şubat 2019 Pazartesi

Anti-Emperyalizm Tekeli

Selam ahali, piyasa ideolojilerinin paket programcı bir mantıkla işlediğini burada defalarca anlattım. Bu aralar galat-ı meşhurlara kafayı fena halde takmış olduğumu son yazıların konularından da anlayabildiğinizi düşünüyorum. Bu sefer ise kendini “anti-emperyalist” olarak tanımlayan cephenin tutarsızlıklarından bahsedeceğiz. Gittiği yere kadar bütün yanlışları düzelteceğiz.


‪Evet, insanımız çoğunlukla, bir şeyin eğrisini doğrusunu araştırarak gerçeği bulma konusunda kendisini pek yormaz. Bu yüzden paket programcı ideolojilerin müşterisi çoktur bu memlekette. Çoğu insan, bir kişiyi, akımı ya da grubu kendine otorite edinip tüm konularda onun buyruklarına koşulsuz şartsız bağlılık gösterir, hayatı o bakış açısıyla algılar. Bu oldukça dingilce bir tavırdır ahali. Anti-emperyalizm kavramı da bu deli saçması konjonktür içerisinde bir anlam erozyonuna maruz kalmaktadır. Aslında erozyon doğru bir kelime mi ondan pek de emin değilim zira anti-emperyalizme yamanan bazı özelliklerin olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Anti-emperyalizmi karşılamayan ama onunla aynı pakette yer alan ek özellikler...


Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı oldukça önemlidir ahali. Bugün “tam bağımsızlık” olarak adlandırılan şey budur. Bağımsızlığın yarımı çeyreği olmaz. Şayet ki bir topluluk herhangi bir konuda dahi olsa kendi kararlarını alamıyor “birilerine” bağımlı kalıyorsa orada bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Şayet anti-emperyalizm iddianız var ise, ister ABD, ister Rusya olsun her türlü dış mihrakın egemenliğine karşı durmanız gerekir. Anti-emperyalizm, ‘’uluslar kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidir’’ demektir. Ancak günümüzün at ağızlı sosyalistleri kendi içlerinde büyük bir kavram karmaşası yaşamaktadır ahali. Anti-emperyalizmle Rusçuluğu, Sosyalizmi, Komünizmi bir gören oldukça sakat bir algı toplum üzerinde paradigmalaşmıştır. Anti-emperyalizmi, sosyalizm ile bir gören bu güruh kuvvetle muhtemel ‘’Sosyalist emperyalizm’’ kavramından bihaberdir. Bunun sebebi ise tarih bilmemek, konuyla ilgili doğru düzgün araştırma yapmaksızın her uzatılan hıyara elinde tuzlukla koşmak ve militan gibi boyuna Lenin, Marx okuyup ahkam kesmeye kalkamk olarak saptanabilir. Zira Lenin’in de emperyalizm ile ilgili görüşleri bu yöndedir. Şöyle der Lenin; ‘’Kapitalistlerin, diğer ulusları ezmesi, sömürmesi bir tercih sonucu değildir, onlar bunu yapmaya mecburdurlar.’’ [1] Lenin bu satırların devamında Marx’tan ‘’kapitalist ekonomilerde karın zamanla azalmasının önüne geçilemez’’ alıntısını yapıp Sosyalizmin yapısında onu sömürgeciliğe iten bir şeyin olmadığı[2] sonucuna varır. Ancak Lenin’in vardığı sonuç bile aslında bir iddiadır. Hatta çürütülmeye oldukça müsait bir iddia ve nitekim Üçüncü Dalga isimli kitabında Alvin Toffler da ortaya attığı ‘’Sosyalist Emperyalizm’’ kavramıyla Lenin’i çok güzel tokatlamıştır. Mutlaka okuyun diyebileceğim Alvin Toffler’ın ismi geçen kitabının Türkiye’de şu an için baskısı yok, gerçi yıllardır yok da orası ayrı bir mesele. Böyle faydalı kitaplar pek rağbet görmez güzel ülkemde. Bende de kitabın 1981 yılına ait bir baskısı var, zaten kitabı da görseniz iyice pörsümüş ayakta zor durur bir vaziyette.


Neyse sonuç olarak bu kitabı şu an için edinme imkânınız yok. Bu yüzden geçen sene yazmış olduğum ‘’Komünizm Mitleri’’ başlıklı yazıda Alvin Toffler’ın, SSCB’nin Gine, Malezya, Finlandiya gibi ülkeleri Sosyalizm adına sömürüşünü anlattığı kısımları aktarmıştım oradan takip edersiniz. Bu arada kendime not; bi’ ara bir okunacak kitaplar listesi hazırlayayım buraya.


Velhasıl kelam devrim bilekliği takıp orak-çekiç baskılı t-shirtünü de Che Guavera şapkasıyla ‘’kombinleyen’’ romantik solcular için üzücü bir haberim var. Sosyalist veya Komünist olmak sizi emperyal uygulamalardan geri tutmuyor malesef. Anti-emperyalizm bunlara bağlı bir kavram olmadığı gibi zaman zaman tam karşısında da yer alabilir.  Evet, ezberinizin hayli bozulduğunun farkındayım ancak gerçek budur yüzleşin.


Güncel bir mesele olan Venezuela da bu konuya iyi bir şekilde örneklik teşkil edebilir aslında. Zira şöyle ki, orada da başını ABD’nin çektiği bloğun desteklediği Juan Guaido ve başını Rusya’nın çektiği bloğun desteklediği Maduro olmak üzere iki devlet başkanı var. Bir tarafta dünya petrol rezervlerinin çok büyük bir kısmını elinde bulunduran[3], ya da bulundurmaya çalışan, Venezuela diğer tarafta ise iki farklı koldan gelen emperyalizm…




Bu grafiği doğrudan OPEC’den aldım. Grafiği şöyle bir analiz edelim istiyorum, en çok petrol rezervine sahip ülkelerden;

  • ·         Venezuela; Emperyalizmin en yeni hedefi konumunda, hiper-enflasyon hâkim, ekonomi bitik özetle millet aç aç!
  • ·         Suudi Arabistan; Amerikan Emperyalizminin ileri karakolu durumunda, ruhunu ABD emperyalizmine satmış ulusal onur ve haysiyet bilincinin olmadığı, ABD;’nin fahişesi değil geyşası olmuş etkisiz eleman hükmünde
  • ·         İran; ABD emperyalizminin kurduğu sistemin yeminli düşmanı, İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanya’sına, Soğuk Savaşta ise SSCB’ye ait olan ‘’şeytan’’ unvanının yeni sahibi, Emperyalizmin nefesini her daim ensesinde hisseden ambargolarla mücadele eden bir ülke
  • ·         Irak ve Kuveyt; ABD emperyalizmi eliyle Saddam Hüseyin isimli bir diktatör yaratıldı ve Irak’ın başına geçirildi. Saddam’ın Kuveyt’e saldırmasına yine ABD tarafından göz yumuldu ancak aynı ABD, Saddam Kuveyt’e saldırınca da bunu ve hiçbir zaman var olmamış kimyasal silahları bahane etmiş ve 20.03.2003’de Irak’ı işgal etmişti. Irak ve Kuveyt savaş yoluyla ‘’halledilmiş’’ demokrasi gelmiş, petrol ve refah bir daha geri gelmemek üzere gitmişti. Ha unutmadan hakkını verelim ABD ‘’burada kimyasal silah yokmuş CIA bizi yanlış yönlendirdi’’ diyerek Irak’tan özür de dilemişti. [5]
  • ·         Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar; Tıpkı Suudi Arabistan gibi ruhunu satılığa çıkarmış, ulus bilincini inşa edememiş ve hiçbir zaman bağımsızlık gibi bir davaları olmamış ülkeler
  • ·         Libya; Muammer Kaddafi’nin, dönemin Fransa içişleri bakanı Claude Gueant tarafından ‘’Haçlı Seferi’’ olarak tanımlanan ve Türkiye’nin de katılmış olduğu, 2011 yılında gerçekleşen NATO müdahalesiyle[4] indirilmesiyle ‘’halledilmiş’’ emperyalizmin arzuladığı zemin hazırlanmış ve Libya halkı da refahına bir daha geri gelmemek üzere veda etmiştir.
  • ·         Nijerya; ABD’li politikacı Zbigniew Brzezinski tarafından oluşturulan İslami terör gruplarından[6] Boko Haram’ın terör estirdiği, halkın refahtan fersah fersah uzak olduğu bir başka talihsiz ülke konumundadır.


Evet ahali, gerçekler ortadadır. İkinci Dünya Savaşıyla ABD’nin İngiltere’den ‘’dünya jandarmalığını’’ törenle devralmasından önce İngiltere, coğrafi keşifler esnasından İspanya ve Portekiz, keşifler sonrasından Hollanda ve Fransa, soğuk savaş döneminde SSCB, iki dünya savaşı sonunda gerçekleşen devir teslim sonrasında ABD, elinde kaynağı olan ulusları çatır çatır sömürmüştür. Şu tabloda dünyada yalnızca 22 ülkenin Britanya tarafından sömürülemediğini göstermektedir[7];




Benimsenen politikanın, kapitalizm, liberalizm, komünizm veya sosyalizm olması emperyalizmi önleyici bir faktör değildir. Anti-emperyalizm kavramını sosyalizm tekelinde tutmaya çalışan at ağızlı ve sürekli cahilce retorik kasmaya çalışan militan sosyalistler bu yazıda ortaya koyduğum verileri dürüp üzerine oturabilirler. Sizlerden ricam, lütfen anti-Amerikancı retorik kasıp Amerikan emperyalizmine karşı militanca çığırtkanlık yaparken sosyalist veya daha başka maskeli emperyalizmlerin önünde domalanlardan olmayın. Sizlerden bir ricam daha var aslında,


Lütfen…


Lütfen okuyun ya.


Hadi selametle


------------------------------------------------------

[1] Lenin, V.İ, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, 1. Baskı, 1969, ISBN 975-7399-14-0

[2] age
[3] OPEC Share of World Crude Oil Reserves, https://www.opec.org/opec_web/en/data_graphs/330.htm








 

7 Ocak 2019 Pazartesi

Retorik

Selam ahali, bakmayın böyle afilli bir başlık attığıma ne hitabet ne ikna teknikleri ne de psikoloji anlatmaya niyetim var. Dan dun konuşacağım canı isteyen de dinleyecek.

Anlaşılmak, insanın en önemli ihtiyaçlarından biridir ahali. Ancak bu dünya öyle bir dünyadır ki insanların ne söyledikleri genellikle ölümlerinden sonra anlaşılır, o da birkaç satır bir şey yazdıysa ya da söylediklerini “dinleyen” 3-5 kişi bulabilmişse...

İnsan denen varlık “dinleme” işini hakkıyla yerine getirebiliyor olsaydı ne retorik bu kadar üstünde durulan bir şey olurdu ne Cicero bu kadar büyük bir adam olabilirdi ne “ikna teknikleri” diye bir saha bu denli gelişirdi ne de CIA insan beynini manipüle etmek için bu kadar milyon dolarlar harcama gereği duyardı. Dinlemiyoruz baba. Hele de karşındaki herif senin kafanda çoktan sessize almış olduğun şeylerden bahsediyorsa...

Kimisi de sırf kendi konuşacağı şeye sıra gelsin diye karşısındakini “dinler”. Oysa dinlemek değildir o, olsa olsa beklemektir.

Arkana her dönüp baktığında seni takip eden birinin varolduğunu düşün. Onun varlığını daha ne kadar gözardı edeceksin? Daha ne kadar arkana bakmadan yürüyebilirsin? Bu durum bir yere kadar sürdürülebilirdir ahali. Bir noktadan sonra arkanı döner ve “ne var ulan neyin peşindesin” diye haykırırsın. Ben hep haykırdım ahali. Bu blog da zaten bunun en net karinelerinden biridir. Bir an bile arkamdakinin varlığını gözardı edecek şekilde bir illüzyona kapılmadım, mutluluk hayalleri kurmadım, kuramadım, beceremedim, olduramadım. Arkamı döndüğümde göz göze geldiğim o ürkütücü tablo bu blogda anlattığım meselelerdir ahali. İnsanlar bu mevzuları kafalarında çoktan sessize almıştır ancak ben yapamadım, olmadı.

Kadın, para, sevgi, aşk, çocuk edinmek, güç gibi şeyler tabi ki çok güzel şeylerdir. Kalkıp bunu inkar edecek değilim ki zaten Ego,Bencillik, Kibir, Önyargı’da anlattık bunları. Bunları arzulayan, bunlar için mücadele eden insanları da suçlayamam ancak bunlar beni hayatta tutabilmek için yeterli motivasyonlar değil anlatabiliyor muyum? Doyumsuz bir orospu çocuğu olarak yaftalayabilirsin beni bu zerre umurumda olmaz ancak yazının başında da söyledim anlaşılmak çok çok önemli bir ihtiyaç. Tüm bu metalar, elde etmek için ederinden kat kat fazla mücadele edilip acı çekilmesi gereken şeyler. Mesela parayı mı kendime hedef edindim diyelim. Benim üretime dönük çok projem var, hadi diyelim ki gecemi gündüzüme kattım uğraştım didindim bunlardan birini hayata geçirdim iyi de para kazandım. Bankalar benim kazandığım parayı zaten havadan üretebiliyorken benim paramın değeri durup dururken düşebilir. KısmiRezerv Sistemi diye bir şey var lan neo-liberal ekonomik sistemde!

Bu çok çok basit bir örnekti ancak benim için tüm süreçler aynen böyle işliyor ahali. Önüme bir hedef koyayım diyorum, aynen böyle, üzerine birkaç dakika düşündükten sonra o şeyi ‘’ne gerek var’’a çıkarabiliyorum. Motive olamıyorum. Herhangi bir şey uğruna ömrün boyunca ödemeye devam edeceğin bir borç altına girmek bana mantıklı gelmiyor oğlum. Mantığıma ve ekonomi bilgime, öyle veya böyle, güvenirim bu nasıl ticaret? O değil de ben en çok da 300 lira daha fazla kazanmak uğruna iş yerindeki mesai arkadaşının ayağını kaydıranları, 3-5 altın için aile içerisinde entrika çevirenleri, çok çok ufak kazançlar uğruna yüz yüze baktığı insanların emeklerine el uzatanları anlayamıyorum. Memleketimin günahkârı bile vizyonsuz. Değer mi gerçekten ortalama 60-65 sene yaşayacağın şu dünya hayatı için bu kadar rezil kepaze durumlara düşmeye? “Birilerinin” yapmaktan hicap duymadığı şeyler hakkında “acaba nasıl böyle bir şey yapabildi?” diye biz hayıflanıyoruz. Alın size önünüze koyabileceğiniz gerçekçi bir hedef; ucunda ölümün olduğu şu dünya hayatını ahlaken fazla yozlaşmadan noktalayabilmek… 


Benim 2019’dan da herhangi bir beklentim yok. Yeni yılınızı tebrik ederim.



Hadi selametle…

27 Aralık 2018 Perşembe

Bir Medeniyetin Çöküşü; Anadolu Selçuklularında Akılcılık ve Tasavvuf Mücadelesi

Selam ahali, bu blogda tasavvufla ilgili çok yazı yazdım. Bu zamana dek anlattıklarım genel itibariyle;
  •          Tasavvufun İslam inancıyla taban tabana zıt olduğu
  •          İslam’da tanrının tasavvufta ise varlığın tek olduğu
  •          Tasavvufun İslam’a Doğu’dan yani Hint ve İran kültürlerinin torna tezgâhlarından geçerek geldiği
  •          En nihayetinde ‘’İslam’ın altın çağı’’ olarak tanımlanan 8 ve 13. yüzyıllar arası hüküm sürmüş olan üretken, bilimsel faaliyetler yürüten akılcı geleneği yok ettiği


gibi şeylerdi. Ancak bu ‘’altın çağın’’ nasıl bittiğini anlatmamıştım. Şimdi işin detayına ineceğiz. Topumla tüfeğimle geliyorum.


İslam, Arap coğrafyasında daha önce sağlanamamış ‘’siyasi birliği’’ sağladığı için Araplar, İslam’la beraber bir çıkış yakalamışlardır ancak esas ‘’altın çağ’’ olarak tanımlanan dönem 8. yy’da akılcı Mutezile akımının İslam medeniyetinde güç kazanmasıyla başlar. Mutezile öncesi İslam döneminde de birçok fetih olmuştur ancak yeni kazanılan topraklarda karşılaşılan kültürlere mesafeli bir tutum sergilenmiş, kitaplar da ‘’siz Kur’an’a alternatif mi çıkarıyorsunuz lan’’ diyerek yakılmıştır. [1] Arapların yeni coğrafyalardaki temel stratejileri Kur’an’ı benimsetmek üzerineydi. Bu çalışmalar esnasında Hıristiyanların, İsa peygamberin tanrı ya da tanrı oğlu olmadığı, Meryem’in de tanrısal özellikler barındırmayan yalnızca saygıdeğer inançlı bir kadın olduğu gibi görüşlere sahip oldukları için ötekileştirdikleri Nesturiler ile karşılaşılmış ve bazı ortak noktalarda buluşulduğu için de en baştaki katı tutum yumuşamaya başlamıştır. Bu yumuşama beraberinde bilgi alışverişi ve kültür etkileşimini getirmiş dolayısıyla bilimsel gelişmeler için iklim ve zemin müsait hale gelmiştir. Nesturiler, Bizans’tan dışlandıkça Müslümanlarla yakınlaşmış ve gruplar halinde Müslüman olmalar başlamıştı ancak bu geçişler Sabetaycıların yaptıkları gibi yüzeysel geçişlerdi. Araplar da bu ‘’tam Müslüman olmamış’’ Nesturilerin durumundan rahatsızlık duymuşlar ve Nesturilerle giriştikleri tartışmalarda üstünlük elde edebilmek için Aristo mantığından başlayarak Yunan literatürünü öğrenmeye girişmişlerdir. İslam’da akılcı Mutezile hareketi işte bu şekilde ortaya çıkmıştır ahali. Bu hareketin öncüsü de Vasıl bin Ata’dır, kendisi yenilikçi ve isyankar bir kişiliktir hakkında okumalar yapmanızı tavsiye ederim. Ben yazının konu bütünlüğü gereği oraya giremeyeceğim.


Ortaokul tarih bilgilerinizi hatırlayın, Emeviler Arap milliyetçisi baskıcı bir yönetim sergilemiş, onlardan sonra gelen Abbasiler ise hoşgörülü bir politika benimsemişti hani. İşte o baskıcı Emevi dönemi politikalarının sonucu olarak İslam dünyasında iki önemli akım ortaya çıkmıştır ahali, birincisi boyun eğen, silik, pasif Sufi(Tasavvuf) akımı diğeri ise akılcı ve isyankâr Mutezile akımı. Emeviler, Mutezile’yi ezmeye yönelmiş ve sürekli baskı uygulamıştı daha sonra Abbasilerin hâkimiyetinde ise Mutezile’nin akılcı yöntemlerinin Hıristiyanlarla girişilen tartışmalarda etkili bir teknik olduğu anlaşıldığı için Mutezile akımı güç kazanmaya başlar. 7. Abbasi Halifesi Me’mun döneminde akılcı Mutezile’nin devletin resmi ideolojisi olarak benimsenmesi İslam medeniyetinde 400-500 yıl sürecek önemli bir akılcı, bilimsel üretim geleneği ortaya çıkarmıştır.[2]


Paki nükleer fizikçi Pervez Hoodbhoy bu süreci şöyle anlatır;

‘’Araplar, fetihler sonucu kendilerini antik uygarlıkların muhteşem entelektüel hazinelerine sahip olmuş bir durumda buldular. ‘’Ulum-el-avail’’(İslam öncesi bilimler) olarak isimlendirdikleri bilimleri dini tartışmalarda kullanmaya başladılar. Basra ve Bağdat sokaklarında özgür iradecilerle kaderciler arasındaki kanlı çatışmalardan Mutezile diye bilinen akılcı bir akım ortaya çıktı. Bu felsefenin Müslüman düşünce ve toplumu üzerindeki etkisi yüzyıllar boyu yankılanacaktı. Halifelerden Me’mun ve Mutaasım bunu bir devlet ideolojisi haline getirdi. Mutezile inançla akılı bağdaştırmayı amaçlıyordu. Müslüman teolojisi ile Yunan mantığı ile oluşturulan sentez İmparatorluk aracılığıyla İspanya’ya ve oradan da Endülüs’e yayıldı. Akılcılık cami ve medreselerde vaaz edildi. Toplumun nüfuzlu sınıfları(şehzadeler, saray mensupları, kadılar…) Mutezile’yi kendi inançları olarak kabul ettiler. Pozitif bilimlerde olağanüstü ilerlemeler Mutezileci yöneticiler zamanında gerçekleşirken, büyük İslam hocalarının ve bilim adamlarının çoğu ya akılcılığa olan bağlılıklarını açıkça ilan ettiler ya da büyük ölçüde bu akımın etkisi altında kaldılar. Mutezileciliğin İslam’ın dışında veya karşısında değil içinde gerçekleştirilen büyük bir devrimci hareket olduğunu anlamak önemlidir. [3]


Hatırlarsanız ben de ‘’İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf’’ başlıklı yazıda başta Biruni olmak üzere İslam medeniyetinin altın çağını yaşatan akılcı hareketin temsilcilerinden örnekler vermiştim. Ancak Selçuklu dönemi Anadolu’sunun da herkesin huzur içerisinde bilim ile uğraştığı bir ‘’yitirilmiş cennet’’ ortamı olmadığını söylemek gerekir. Anadolu’da akılcı hareket ile tasavvuf hareketi bir savaş halindeydi, akılcılığın başını Ahi Evren, tasavvufun başını ise Celaleddin Rumi çekmekteydi.

Son yazdığım yazılardan ‘’Ego,Bencillik, Kibir, Önyargı’’da ‘’egonun yüksek olanı makbuldür’’ gibi bir laf etmiştim hatırlarsanız. Ahi Evren de esasında hemen hemen bu çizgide olan özgüveni ve benlik duygusu yüksek olan bir kişiliktir. Şöyle ki, Letaif-i Giyasiyye isimli eserinde maddenin başlangıcı olmayan(ezeli) bir şey olmadığından bahsederken; ‘’Eski ilim adamlarından hiç kimse bu delile muttali olamamışlardır.’’ [4] Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubad’a sunduğu Yezdan Şinaht isimli eserinde ise yine; ‘’İlahi ve tabii ilimlerin meselelerinden hikmet sırlarını bu eserde derç ettim. Yunanlılardan bugüne dek muhakkik hükema ve ilimlerde rasih olanlardan hiç kimse bu sırları böylesine ifşa etmeği reva görmemişler ve bunu tehlikeli bulmuşlardır. Aristoteles bu yüksek sırların ancak isti’dad sahibi olanlara açılabileceğini söylemiştir. Cahillere, kabiliyetsizlere fitnecilere ve ehil olmayanlara açmak caiz değildir. Fakat ben Sultan Alâeddin’de isti’dad gördüğümden bu özlü risaleyi tasnif edip bu yüksek hediyeyi huzura göndermeyi vacip gördüm. … Vasiyetim şudur ki, bu eserin nüshasını kabiliyetsizlere vermesin.’’ [5] gibi ifadeler kullanmıştır. Celaleddin Rumi ise Hoca Ahi Evren’in bu özelliğinden dolayı kendisine ‘’iblis’’ demiştir. [6] Ayrıca Selçuklulara en parlak dönemini yaşatan Alâeddin Keykubad da Ahi Evren’i desteklediği için Celaleddin Rumi ve Şems tarafından topa tutulmuştur; ‘’O hiçbir işe yaramaz, cimrinin biriydi. İki hüneri vardı. İyi ok atar ve satranç oynardı.’’ [7]

Ahi Evren’in bilgiye ulaşma metodu yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzerine bol bol okuma, araştırma, deney ve gözlem yapmaktır. Ancak Rumi’nin tasavvufunda bilgiye ulaşmanın tek yolu doğrudan Allah’tan vahiy almak ya da durun Sufi jargonuyla söyleyelim; ‘’ilham ve keşiftir’’. Rumi, Mesnevisinin ön sözünde gayet de vahiy aldığını iddia etmektedir; ‘’Bu Mesnevi kitabıdır. O Allah’a kavuşma ve onun hakkında kesin bilgiye ulaşma sırlarını açan dinin aslının aslının aslıdır. O yüce Allah’a dair bilgi veren ve Allah’ın yolunu aydınlatan ve onun varlığının en açık belgesidir. Mesnevinin nuru içinde kandil bulunan bir oyuktan yayılan ışığa benzer. Sabah aydınlıklarından daha aydınlatıcıdır. Bu kitap, yeşillikleri ve pınarları bulunan cennetlerin cennetidir. … Bu Kitap Mısır’daki Nil nehri gibidir. … Cenab-ı Allah’ın Kuran-ı Kerim hakkında buyurduğu gibi Mesnevi ile niceleri sapıklığa sapar, niceleri hidayete erer. Çünkü o kalplere şifa, üzüntülere cila, Kur’an’ı açıklayan, rızkı bollaştıran, ahlakı güzelleştirendir. Melekler ona yalnızca temiz olanların dokunmasını sağlar. Âlemlerin rabbinden indirilmiştir. Önünden ve arkasından batıl ona yaklaşamaz. Çünkü Allah tarafından korunmaya alınmıştır.’’ [8]

Bu önsözde yer alan ‘’ içinde kandil bulunan bir oyuktan yayılan ışığa benzer’’ cümlesi Nur suresinden, ‘’Âlemlerin rabbinden indirilmiştir’’ cümlesi Vakıa suresinden, ‘’Allah tarafından korunmaya alınmıştır’’ kısmı ise Fussilet suresinden Kur’an’ı tanımlayan ayetlerdir. Rumi’nin oğlu olan Sultan Veled’in aktardığı bir olaya göre ise bir gün Rumi’nin bir dostunun Rumi’ye gelerek neden Mesnevi’ye Kur’an dediğini sormuş ve Rumi’den ‘’Ey köpek neye Kur’an olmasın? Ey eşek neye Kur’an olmasın? Ey bacısı kahpe neye Kur’an olmasın? Söz ve mana olarak peygamberlerin ve evliyanın ilahi sırlarının nurlarını ihtiva etmiyor mu?’’ cevabını almıştır. [9]

Celaleddin Rumi’nin akılcılık düşmanlığını en iyi yansıtan örneklerden biri de Mesnevi’deki ‘’Kel Papağan Hikayesi’’dir. [10] Rumi akılcılara şu beyitlerle yüklenir;




Dönemin ünlü tasavvufçularından Sadreddin Konevi, Ahi Evren’in de ilginç bir şekilde saygı duyduğu bir kişiliktir ahali. Sadreddin Konevi bir gün Tacüd-din Şehristani isimli bir Sufi’nin ‘’el Musaraa’’ adlı eserinde İbn-i Sina’ya salladığını ifade eden bir mektup yazar. El Musaraa, ‘’güreş tutmak’’ anlamına gelir ahali. Hoca Ahi Evren de bunun üzerine ‘’güreşenle güreş tutan’’ anlamına gelecek şekilde ‘’El Musaraatü’l-musaari’’ eser yazarak İbn-i Sina’ya sahip çıkmış ve Şehristani’ye de reddiye çekmiş olur.[11] Bu tartışmanın konusu ise en özet tabirle ilmi meselelerde aşkın yeridir ahali. Konu aşk olur da Rumi olaya müdahil olmaz mı sizce? Rumi de yine her zamanki gibi Hoca Ahi Evren’e giydirmiştir; ‘’Ey Hace sen şaşkına döndün. Âşıkları alaya aldın. Kendi sersemliğinle Allah’la güreşmeye kalktın.’’ [12] Mevlana yine bildiğimiz gibi ahali. 100 metre engelli şirk koşma dalında altın madalyaya uzanıyor, kendisini tebrik ediyoruz. Hazır Rumi’nin Divan-ı Kebirine el atmışken oradan devam etmek istiyorum. Rumi, Ahi Evren’in yanında yer alan kendi oğlu Alaeddin Çelebi’ye eşek, Hoca Ahi Evren’e ise öküz demektedir [13];









‘’Eşeğim öldü’’ kısmından zaten çıkarmış olabileceğiniz gibi bu beyitler A. Çelebi’nin ölümünden sonra yazılmıştır. A. Çelebi ve Hoca Ahi Evren’in öldürülmelerine, eğer unutmazsam geri döneceğiz ahali. O kısım işin siyasi boyutuna kaçıyor biraz. Önce şu soğuk savaş ortamını bi’ halledelim istiyorum. Ardından kronolojiye uygun bir biçimde oraya kadar geleceğiz.

Rumi’nin oğlu A. Çelebi, Şems ve Rumi arasında geçen ve önemli gördüğüm bir mesele de Kimya Hatun meselesidir ahali. Şems-i Tebrizi 1244’de Konya’ya gelince Celaleddin Rumi henüz 15 yaşında olan cariyesi Kimya Hatun’u Şems’e nikâhlar. Şems bu esnada 65 yaşındadır! Öte yandan Rumi’nin oğlu A. Çelebi ve Kimya Hatun da birbirlerini sevmekte ve hatta evlenmeyi düşünmekteydi. Aşiret dizisi senaryosu gibi gelişen bu olaylar elbette birçok probleme de sebep olmuştu. Şems ve Kimya Hatun Mevlana medreselerinin bir hücresinde kalmaktaydı. A. Çelebi de babasını görme bahanesiyle buraya sık sık gelip Kimya Hatun ile görüşmekte, Şems de bu durumdan rahatsızlık duymaktaydı. Şems’in bir gün A. Çelebi’nin önünü kesip ‘’Hey delikanlı bir daha buradan geçersen ayağını kırarım’’ dediği nakledilir. [14] Şems, Kimya Hatun’a çok düşkünken Kimya Hatun doğal olarak dedesi yaşındaki bu adamla beraber olmaktan mutlu değildi ve sık sık yanından kaçmaktaydı. Ancak Rumi, adamları vasıtasıyla her seferinde kızı bulup geri getirmeyi başarmıştı. [15] Ancak bu kaçışların sonuncusunun ardından Şems bu küçük kızı boynunu kırarak öldürmüş ve olayın ardından Konya’yı terk etmiştir. [16] Ancak Mevlana daha sonrasında diğer oğlu Sultan Veled’i, Şems’in ardından gönderip onu geri getirmesini istemiş ve Şems’in geri dönüşüyle de şu beyitleri yazmıştır;






Evet ahali, Celaleddin Rumi gerçekten çok çok iyi bir şairdir ancak ne insanlık anlamında ne de teolojik olarak onaylanacak bir kişilik değildir. Yaptıkları yenilir yutulur şeyler değildir. Hele bazılarının anlattığı gibi ‘’hazreti’’ hiç değildir. Hele ki Mevlana hiç hiç değildir. Hem ‘’Vağfu annâ, vağfir lenâ, verhamnâ. Ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn’’ diye ayet okuyacaksın [17], ki Türkçesi ‘’Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" demektir, sonra da Allah’ın yarattığına ‘’Mevlana’’ diyeceksin! Siz şaka mısınız Allah aşkına? Böyle bir şey olabilir mi ya? Çıldırdım yine. Ne diyorduk lan? Heh Şems tekrar Konya’ya dönmüştü en son.

Şems-i Tebrizi, Konya’ya bu ikinci gelişinden bir yıl sonra öldürülür ahali. Önemli bir Sufi olan Eflaki’nin anlatımına göre Alaeddin Çelebi, Kimya Hatun meselesinden dolayı bazı kötü niyetli kişilere uyarak ve onlarla ittifak ederek Şems’i katletmiş ve evlatlıktan reddedilmiştir. [18] Zaten Hoca Ahi Evren’in yanına, yani Kırşehir’e, geçişi de böyle olmuştur.

Bu arada, hani Nasreddin Hoca diye bir fıkra karakterimiz vardır ya. İşte o kişi aslında Ahi Evren’dir ahali. Ahi Evren’in kullandığı anlatım tekniklerinden biri de mizahtır. Ancak Rumi ve taraftarlarının Anadolu topraklarında ve İslam âleminde gücü eline geçirmeleriyle yürüttükleri algı ve itibarsızlaştırma operasyonları neticesinde Nasreddin Hoca gülünç ve saçma sapan bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaten Ahi Evren’in tam adı Hace Nasirüd-din Mahmud’dur. [19] Hace zaten bildiğin Hocadır, Nasirüd-din Selçuklular döneminde isimlerin önüne alınan lakaplardan biridir ve ‘’dine yardımı dokunan’’ anlamına gelir. Selçuklu dönemi lakaplarının mantığını anlamak adına Nizamülmülk’ün Siyasetname’sini okumanızı tavsiye edebilirim ahali. Oldukça eğlenceli bir kitaptır. Reklamların ardından devam ediyorum. Yani adamın adı bildiğin Mahmut’tur ahali. Ahi ve Evren de aslında ayrı ayrı lakaplardır. Ahi lakabı esnaflığına ve deri ustalığına, yılan anlamına gelen Evren kelimesi de doktorluğuna atıf yapmak için verilmiştir. [20] Bu kadar çok yönlü bir kişilik ne yazık ki ‘’birileri’’ tarafından sansürlenmiş ve itibarsızlaştırılmıştır. Aslında bu bilge kişiliğe itibarını geri kazandırmak hepimizin boynunun borcudur. Bu iade-i itibar işine girişen Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi kitabının(şiddetle tavsiyedir) yazarı sayın Prof. Dr. Mikail Bayram’ı da kutlarım. Şimdi gelin bu itibarsızlaştırma sürecini oluşturan siyasi konjonktürün nasıl geliştiğine göz atalım.


Son yayınladığım yazı olan ‘’Politika Yapabilmek İçinBilinmesi Gerekenler III; Ekonomi’’de Gazali’den bahsetmiş ve tasavvufçudur ancak bazı konulara yaklaşımıyla büyük felsefecidir demiştim. Esasında o Gazali, İslam’da akılcılığı bitiren adamlardan biridir ve bunu yapmak için devlet tarafından görevlendirilmiştir! Sonda söyleyeceğimi başta söylemiş oldum ancak şimdi işin siyasi kısmını ele alıyoruz ahali.

Öncelikle Gazali’nin zihin yapısını anlayabilmeniz için şu alıntıyı koyuyorum buraya[21];






Gazali’nin bu fikirlerinin Anadolu’da ve İslam medeniyetinde kabul görmesine sebep olan iki önemli gelişme vardır ahali;
  •          Haçlı Seferleri
  •          Moğol İşgali


Hatırlayın, Nevrotik Bir Vaka Olarak Türk Toplumu; Tasavvuf ve Çilecilik başlıklı yazımda tasavvufun toplumumuzda travmatik bazı alışkanlıklara yol açtığını söylemiştim. İşte Gazali’nin de felsefeci kimliğini, akılcılığı bırakıp Sufiliğe geçişi de İslam toplumlarında tasavvufun akılcılığa baskın gelmeye başlaması da aynı ölçüde travmatik olmuştur ahali. Şöyle ki, bu dönüşümün yaşandığı 1100’lü yıllar Haçlı ordularının Gazali’nin yaşadığı yer olan Bağdat’ın yakınlarına kadar geldikleri dönemdir (bknz. 1096 I. Haçlı Seferi). Gazali’nin kendi hatıratında yaptığı anlatı[22] dönemin psikolojisini anlamak için önemli ahali, göz ucuyla da olsa lütfen okuyunuz;  






Şimdi süreci neden travmatik olarak tanımladığımı daha iyi anlamış olduğunuzu düşünüyorum. Ya aslında bu, duygusal anlamda kötü hissettiğinde MFÖ’nün depresif şarkılarını dinlemek gibidir. Hatta MFÖ’nün de ‘’Adımız Miskindir Bizim’’ ve ‘’Allah Allah’’ gibi pantesit-tasavvufi şarkıları da vardır. İnsanlar karşılaştıkları güçlükler karşısında teselliyi arabeskte bulma eğilimi gösterebilirler ve hâlihazırda tasavvuf da zaten çileci-arabesk bir kültürdür. Bunun bir örneği de aslında yakın Cumhuriyet tarihinde de görülmüştür. Türkiye 1961-1979 arası birçok atılım yapmış ve her anlamda üretken bir gelenek edinmişti, Devrim otomobilleri, Kıbrıs barış harekâtı ve ASELSAN da bu dönemde gerçekleşen hadiselerdi. O dönemin müzik kültürü bile bir başkadır aslında. Anadolu Rock olarak tanımlanan bu tarz, hem müzikal anlamda çok kaliteli işlere imza atmış hem de şarkıları genel olarak toplumsal meseleleri konu edinen sözler içermekteydi. Ancak 1980 darbesiyle bu üretim bir anda ‘’pat’’ diye kesilmiştir. 80 darbesinin ardından arabesk kültürü toplum üzerinde daha baskın hale gelmiştir. Yani demem odur ki 1980 darbesinin Türkiye’den ne çok şey götürdüğünü sırf 70’lerin Anadolu Rock şarkılarını dinleyerek bile anlayabilirsiniz. Hatta adres de vereyim youtube’da Anatolian Rock Revival Project isimli bir kanal var takip etmenizi tavsiye ederim deyip bir Presidente Kültür&Sanat’ın daha sonuna gelmiş olalım. Neyse fazla kaynatmayın nerede kalmıştık?

Gazali’nin akılcılığı terk edip daha soyut bir inanç olan tasavvufa yönelmesi işte bu ortamda gerçekleşmiştir. Haçlılar Bağdat’ın kapılarına dayanmış, Suriye’de, Filistin’de, Kudüs’te Haçlı flamaları dalgalanıyor, Müslümanlar ise Haçlı ordusuna karşı bir ordu toplayamıyordu. Peki, dünyada bilimsel faaliyetlerin öncüsü olan, her anlamda Batı’dan üstün Müslümanlar nasıl oluyor da bu gerici yobaz bilim ve akıl düşmanı Haçlılara karşı koyamıyordu? Bunun aslında çok basit bir cevabı vardır ahali. Papazlar kafası çalışmayan yobaz Hıristiyanları iki tane dini nutukla kolaylıkla savaş meydanlarına sürebilirken öte tarafta Aristo mantığını hatmetmiş Müslümanlar savaşmak için kendilerini motive edemiyorlardı. Bir tarafta ölümü bir kurtuluş olarak gören oldukça güçlü körlemesine bir iman diğer tarafta ise erişilmiş entelektüelite ve refah düzeyinin gözü kapalı ölüme koşmaktan alı koyduğu Müslümanlar…

İhtiyaç çok açıktır ahali; Haçlı askerleri gibi coşkuyla savaş alanına koşacak gözü kapalı ölüme gidecek, sorgulamayan Müslüman askerler… Haçlı askerleri, Töton şövalyeleri gibi tarikatlarla beyinleri yıkanarak savaş alanlarına akın etmekteydi, bu durumda Müslümanlık içinde de ‘’beyin yıkayan’’ tarikatlara ihtiyaç vardı. İşte bu ihtiyaca binaen İslam dünyasındaki iktidar sahipleri haçın karşısına hilali dikmek uğruna İslam dünyasında akılcılığa karşı gericiliği diriltmeye karar verdiler. Bu iş için de Gazali görevlendirilmiştir. Gazali ilk iş olarak ‘’İhya-i Ulum Ud Din’’ yani Dini İlimlerin İhyası(diriltilmesi) anlamına gelen kitabını yazar. Devlet desteğini de arkasına alan Gazali çeşitli muhalefetlere rağmen 300 yılda zor inşa edilen akılcı geleneği yerle bir etmeyi başarır. Gazali doktrinini Antik Yunan ve felsefe düşmanlığı üzerine inşa etmiş ve tıpkı daha sonraları Celaleddin Rumi’nin çevresinin de yapacağı gibi İbn-i Sina’ya kafir diye saldırmıştır. İşin ilginç yanı felsefe ve Aristo mantığı karşıtlığı Gazali ile Haçlıların ortak payesidir ve Haçlılar bu sebeple Gazali’yi onore de etmişlerdir. Miguel Asin Palacios’un ‘’Gazali’de Hıristiyan Tesiri’’ isimli tuğla gibi kitabı vardır. [23] Gericilik her yerde gericiliktir ahali. Bu dayanışma her ne kadar tezatmış gibi görünse de aslında gayet doğaldır.

1105’de Selçuklular da resmen Mutezileciliği terk edip Gazaliciliği devlet politikası haline getirmiştir. [24] Selçuklu devleti bu dönemde yoğun Moğol baskısı altındadır ahali. Moğolların fethettikleri ülkelerdeki genel taktikleri aslında bir kaos stratejisidir. Bu strateji, farklı etnik ve dini grupları, zayıf olanı destekleyerek, birbirine çarpıştırmak ve sürekli bir kaos ortamı yaratmak olarak özetlenebilir. Bu strateji gereği Anadolu’da da Ahileri kendilerine tehdit olarak görüp Celaleddin Rumi’nin Sufilerini desteklemişlerdir. [25] Hatta Moğollar Celaleddin Rumi’ye Pir-i Rum(Anadolu’nun Şeyhi) unvanını vermişlerdir. [26] Daha önceleri Anadolu’da Abbasi Halifeleri tarafından atanan Fütuvvet Teşkilatının ‘’Şeyhu’ş-şuyuhi’r Rum’’u (Anadolu’daki şeyhlerin şeyhi) bulunuyordu. Moğollar bu makamı da Rumi’ye teslim edip Sultandan Rumi’ye bağlanma ve Mevlevi tarikatına girme zorunluluğu getiren bir ferman da yayınlamışlardır. [27] Bu fermanla başka gruplara ait olan tekkeler, medreseler tüm mal mülk, sahiplerinin ellerinden alınıp Rumi ve çevresine veriliyordu. [28] Anadolu’da böylece farklı sesler zor kullanılarak baskıyla, hukuksuzlukla kesilmiş oluyordu. Tüm bu olaylar Moğol desteğiyle, II. İzzettin Keykavus’un yerine, iktidara gelen IV. Rükniddin Kılıç Arslan döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönem II. Keykavus ve Ahi Evren yanlılarının yoğun baskı ve katliamlara tutulduğu bir dönem olmuştur, malları ellerinden zorla alınıyor, attıkları adımlar sürekli takip ediliyor ve birçok katliam yaşanıyordu. Ahi Evren Kırşehir’de bir katliama tabi tutulmuş ve katliam öncesi de malları yağmalanmıştır. Ahi Evren bu olayları şöyle anlatır; ‘’Zamanımızın kurt tiynetli padişahları, kişilerin varisleri olsa bile mallarına el koymaktadırlar. Şeriatın hükümleri bütünüyle ortadan kalktı. İslam’dan sadece bir ad kaldı.’’ [29]

Şu son alıntıyı sırf Ahi Evren’in tüm yaşadıklarına rağmen ağzını bozmayışını göstermek için ekledim. Bir de Rumi’nin başından geçen bir miras davası var. Ona da bir göz atalım fark zaten ortada. Hatırlarsanız Rumi, oğlu A. Çelebi’yi evlatlıktan reddetmişti. Bu yüzden de yasal olarak miras talebinde bulunamazdı. Kadı Mecdüd-din-i Merendi de A. Çelebi’nin mirasından Rumi’ye pay vermemiştir. Rumi de bunun üzerine Mesnevisinin 6. beyitinde Kadıyı, Ahi Evren’in karısıyla yasak bir aşk yaşayan biriymiş gibi gösterdiği bir hikâye yazar. [30]


Rumi attığı bu iftirayla epey çirkinleşmiştir. Hani tarih nasıl bir olgu ki böyle bir adam geniş kitlelerce ‘’saygı değer’’ hazret olarak anılıyor gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum.


En nihayetinde Ahi Evren Kırşehir isyanları esnasında 90 yaşındayken katledilmiştir.[31] Hoşgörü timsali olarak pazarlanan Celaleddin Rumi bitmek tükenmek bilmeyen bir kine sahiptir. Yüzleşin. Hem Ahi Evren’i hem de kendi oğlunu öldürtmüştür. Rumi’nin Ahi Evren ve Türkmen çevrelere olan kini inanılmaz boyutlardadır. Yine Eflaki’nin anlatımına göre Sultan IV. Rükniddin Kılıç Arslan başlangıçta Rumi’ye mürid olup onu baba edinmişken daha sonra Baba Merendi isimli bir Türkmen şeyhi ile tanışmış ve Rumi’nin de bulunduğu bir toplantıda Merendi’ye övgüler yağdırınca Rumi sinirlenerek ‘’Öyle ise biz de başka birini kendimize oğul ediniriz’’ deyip toplantıyı terk etmiştir. Sonraki süreçte Rumi Moğol Noyanı Alıncak ile ittifak ederek Kılıç Arslan’ı da öldürtmüştür. [32] Yani sırf Türkmen çevrelere hafif bir meyil etmesi öldürülmesine yetmiştir. Pardon da hoşgörü bunun neresinde ya?

Bunlar gayet de toplumumuza dışarıdan pazarlanmaktadır ahali. 1970’li yıllarda American Board isimli Hıristiyan Misyoner örgütünün yayınevi olan Redhouse Yayınevi cayır cayır tasavvuf kitapları basıyordu. [33]







Peki, Beyonce’nin yeni doğan çocuğuna verdiği ismi gördünüz mü?






Sahi ya, Graham Fuller de kızının adını Ankara koymuştu değil mi? Bunlar garip şeyler olum. Ya vallahi çok bir şey istemiyorum sadece birazcık düşünün.

Lütfen sevgili kardeşim.



Hadi selametle…


----------------------------------------------

[1] Cengiz Özakıncı, Çoktanrıcılıkta Yahudilikte Hıristiyanlarda Gericilik ve Müslümanlıkta İrticanın Tarihsel Kökenleri İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü(827-1107)

[2] age
[3] Pervez Hoodbhoy, Islam and Science: Religious Orthodoxy and the Battle for Rationality
[4] Ahmed Eflaki, Menakibul Arifin, Mevlana Müzesi Kitap N.1727’den aktaran Mikail Bayram
[5] Ayasofya(Süleymaniye) Kitap N. 4819’dan aktaran Mikail Bayram
[6] Mikail Bayram, Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi s. 139
[7] Makalat-ı Şems-i Tebrizi
[8] Konya Yusufağa Kitap N. 5547 olan Mesnevi nüshasından aktaran Mikail Bayram
[9] Ahmed Eflaki, Menakibul Arifin s. 291
[10] Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi V, 916, 4144-4146. Beyitler
[11] Mikail Bayram, İbn-i Sina ve Ahi Evren, İbn-i Sina’ya Armağan
[12] Mevlana Celaleddin Rumi, Divan-ı Kebir, s. 549
[13] age
[14] Sipeh-salar, Menakıb-i Hz. Hüdavendigar, s. 176’dan aktaran Mikail Bayram
[15] Ahmed Eflaki, Menakibul Arifin, 637-638
[16] Mikail Bayram, Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi s. 176
[17] Kur’an-ı Kerim, Bakara, 285-286
[18] Mikail Bayram, age
[19] age
[20] age
[21] Pervez Hoodbhoy age’den aktaran Cengiz Özakıncı age s. 245-246
[22] Gazali, El Munkızu Mined Dalal’dan aktaran Cengiz Özakıncı age s. 247
[23] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar’dan aktaran Cengiz Özakıncı age s. 284
[24] Cengiz Özakıncı, age
[25] Mikail Bayram, age s. 172
[26] age s. 114, 159, 245, 259
[27] Ahmed Eflaki age’den aktaran Mikail Bayram age s. 115
[28] Mikail Bayram age s. 115
[29] Bursa Eski Eserler Kütüphanesi Kitap N. 1184’ten aktaran Mikail Bayram age
[30] Mesnevi VI’dan aktaran Mikail Bayram age s. 217
[31] Mikail Bayram, age
[32] Ahmed Eflaki age
[33] Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı s. 187