6 Kasım 2018 Salı

Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler III; Ekonomi

Selam ahali, hazır herkes para meselelerine bu kadar ilgiliyken ekonomiyle ilgili anlatmam gerekenleri anlatayım istiyorum. Gün o gündür ahali. Öncelikle şunu belirtmem lazım ki, konsept olarak bu ve bu yazıların devamı niteliğinde bir yazı olacak. O yüzden önce bunları okuyun ondan sonra gelin.


Daha önce de söylediğim gibi oy verme işlemi yeterliliğe, ehliyete bağlanması gereken çok büyük bir sorumluluktur. Bir Ortadoğu ülkesinde politika yapacak iseniz -hele de bu ülke Türkiye ise- bilinmesi gereken çok şey vardır. Evanjelizm’i ve Siyonizm’i iyi bilmeniz gerekir, Hegel diyalektiğini bilmeniz gerekir. ABD ve AB tarihini -özellikle de Reform hareketleri sonrasını- genel hatlarıyla bilmeniz gerekir. Almanya’da Nazizim’in Rusya’da Komünizm’in Wall Street bankerlerince kurulduğunu ve palazlandırıldığını bilmeniz gerekir. CFR’ı, Bilderberg’i, Trilateral Comission’u, Bones & Skulls’u bilmeniz gerekir. Sermaye sahibi uluslarüstü hanedanları bilmeniz gerekir. Morton Abramowitz’i, Paul Wolfowitz’i, Graham Fuller’i iyi tanımanız gerekir. RAND ve Stratfor gibi think-thank’leri çok iyi bellemeniz gerekir. Sosyoloji ve ekonomi gibi disiplinlere de temel seviyede dahi olsa hakim olmak gerekir.


Ekonomiden anlamak için rakamlarla aranızın çok iyi olmasına gerek yok, sorgulayan bir zihin yapısına sahip olmanız yeterlidir. Basit mantık kaidelerini işletebiliyorsanız anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Ortaya ‘’net’’ ve ‘’brüt’’ diye kavramlar attılar. Bugün işçilerin maaşı vergiler düşülmeden, net değil de brüt olarak verilse ve bu vergiler daha sonra talep edilse isyan çıkar isyan. Hem de bu isyan o kadar büyük olur ki, koskoca Fransız İhtilali bu isyanın yanında meslek lisesi kavgası gibi kalır. Zira bir insanı ne kadar siktiğinden ziyade nasıl siktiğin daha önemli olur bazen. Misal bugün bir de Gayri Safi Milli Hâsıla diye bir kavram var. GSMH koca bir palavradır. Bugün Koç gibi Boyner gibi büyük oluşumlardan yalnızca biri kârını arttırsın, ticari hacmini genişletsin ülke ekonomisi büyüyor, GSMH artıyor. Kişi Başına Düşen Milli Gelirmiş(!) benim cebime 1 lira daha fazla girmiyor ki, ekmeğin fiyatı düşmüyor ki, bunun vatandaşa bir faydası yok ki. GSMH züğürt tesellisidir ahali. Tiyatrodur. Bir taraftan alım gücü 15 yılda %68 düşen bir halk diğer taraftan ekonomisi büyüyen bir ülke. İki istatistik de kağıt üzerinde doğru. Ancak refah böyle bir şey değil ahali. Bir bilim olarak ekonomide bu ve bunun gibi zibilyon tane uyduruk içi boş kavram vardır. Tüm bunların amacı bir algı operasyonu yapmaktır. Şöyle ki; ‘’Siz avamsınız, sizin kafanız böyle işlere basmaz para-finansman işlerini bu işin profesyonellerine bırakın’’ Ancak, öyle bir dünya yok ahali. İnsanlar kendi kaderlerini kendileri tayin edebilmelidir. Belki ‘’birilerinin’’ tanrıcılık oynama hayallerini baltalayacağız ama herkes bu işlerden asgari düzeyde de olsa anlamak mecburiyetindedir. Arka taraf dinle burayı.


Dünyada satın alınabilecek her şeyi düşünün, işte tüm bu malı metayı 10 defa satın alabilecek kadar para bankalar tarafından BORÇ olarak üretilmiştir. Evet, tarafından. Peki, nasıl? Şöyle ki; T.C anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri maddesi altında, para basma ifadesi de yer alır.





Ancak bu yetki 1930 yılında Merkez Bankasına devredilmiştir. [1] Bu noktadan itibaren ise ekonomik sistem adım adım bozulmaya başlamıştır. Merkez Bankası Kanunu'nda 21 Nisan 1994 tarih ve 3985 sayılı değişiklikle Merkez Bankası banknot ihracı yetkisine sınırlama tamamen kaldırılmıştır. [2]





Yani, anayasada TBMM'ye verilen para basma yetkisi, kanunla süresiz olarak Merkez Bankası'na devredilmiştir. Şimdi bu noktadan sonra sorulması gereken asıl soru şudur; para basma yetkisi artık devlete ait olmayan bir kuruluşta, devlet bu paraya nasıl erişecek? Bu sorunun da, Kemal Derviş’ten önce ve Kemal Derviş’ten sonra olmak üzere iki cevabı vardır. Sömürge valisi Kemal Derviş IMF tarafından gökten zembille indirilmeden evvel Türkiye’deki sistem de tıpkı ABD ve FED arasında işleyen sistem gibiydi. Yani, devlet lüzumu hasıl olduğunda merkez bankasından borç alıyordu.


Şimdi araya bir reklam alıyorum. 1801-1809 tarihleri arasında ABD başkanlığı yapmış olan Thomas Jefferson, ‘’Eğer ABD halkı özel bankaların kendi paraları üzerinde basma haklarının kontrolüne müsaade ederse önce enflasyon gelecek, sonra para arzı düşürülecek, kamu harcamaları kısılacak, vergiler artacak, deflasyon olacak. Bu esnada şirketler büyürken halk ellerindeki mülklerden olur ve çocuklar evsiz ve barksız olarak uyanır. Ben banka kurumlarının hürriyetimiz açısından ordulardan daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum’’ demiştir.[3] Tabi ki vergilerin artması, şirketler zenginleşirken halkın fakirleşmesi falan bunlar Türkiye’de olacak şeyler değildir ahali bunlar ABD’ye özgü şeylerdir(!) ABD’de 5 Nisan 1933 tarihinde çıkan başkanlık kararnamesi tüm Amerikan vatandaşlarının ellerindeki altınları Amerikan hazinesine teslim etmeleri gerektiğini buyurmuş aksi halde davrananların da hapis cezasına çarptırılacaklarını bildirmişti. Roosevelt aynı zamanda altın ihracatını da yasaklamıştı.[4] Bugün, Türkiye’de vatandaştan ‘’enflasyonla topyekün mücadele’’ ve ‘’boz doları boz oyunu’’ diyerek altın ve dolarlarını bozdurmasını “rica edenler” yarın işler daha kötüye giderse yalnızca rica etmekle yetinmeyebilir deyip reklamların ardından devam ediyorum.


Kemal Derviş Türkiye’ye tepeden yıldırım gibi düşmüş ve 15 günde 15 ayrı yasa çıkarmıştı. Bu yasalardan biri de Merkez Bankası Yasası 56. Maddedir [5];







Yani, devlet, merkez bankası tarafından basılan paraya hiçbir şekilde erişemez. IMF’nin, Atatürk’ün devletçilik ilkesiyle taban tabana zıt, devletin piyasa üzerindeki rolünü tamamen kısıtlayan politikalarının özeti bir kanun değişikliğiyle karşı karşıyayız ahali. Özel bankaların tiranlığına hoşgeldiniz. Bankalar insanlara kafalarına göre krediler verecek, piyasada kredilerin ve faizlerinin tahsilini karşılayacak yeteri miktarda para bulunmayınca bankalar, Merkez Bankasına diyecek ki; ‘’para bas’’ Merkez Bankası para basacak, ülkede Merkez Bankasının bastığı parayı karşılayacak bir üretim, maddi bir varlık olmadığı için de aradaki fark vatandaşın sırtına yüklenecek. Enflasyon yükselecek, fakirleşeceğiz, Ne güzel İstanbul be! Anayasada TBMM'nin olan para basma yetkisini Merkez Bankasına devretmek sonra da Merkez Bankası devlete hiçbir şekilde borç veremez diye yasak çıkarmak. Affedersiniz ama böyle iş[:)] olur mu?


Bankadan kredi çekmek işte tam da bu mantıki kaideler gereği çok büyük bir ahlaksızlık, sorumsuzluk ve en nihayetinde enayilik ve hırsızlıktır hem de başkaları adına yapılmış bir hırsızlık. Taşeron hırsızlar! Kur’an’da faizin ‘’O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, "Alış-veriş de riba gibidir." demişlerdir. Oysaki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. … Yeniden ribaya dönene gelince, böyleleri ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada. … Ey iman sahipleri, Allah'tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, biliniz ki Allah'a ve Peygamberine savaş açmış olursunuz…’’ [6] gibi oldukça net ve sert ifadelerle yasaklanması da yine bu yüzdendir.


Gazali, benim teolojik açıdan onaylamadığım bir kişiliktir zira kendisi tasavvufçudur, akılcı hareketlerin karşısındadır. Ancak bu yönünün zıttı bir biçiminde bazı konulara yaklaşımıyla da büyük bir felsefecidir. Gazali, ‘’Dirhem ve dinarlar belli bir amaç için yaratılmamışlardır, kendi başlarına hiçbir işe yaramazlar; tıpkı taş gibidirler. Elden ele dolaşmak, alışverişi yönetmek ve kolaylaştırmak için yaratılmışlardır. Malların değerini ve derecesini gösteren SEMBOLLERDİR.’’ … ‘’Tam da bu yararsızlıkları sebebiyle ancak ölçüm birimi olabilirler.’’ … ‘’Bir şey ancak kendine özgü özel bir formu ya da niteliği olmadığı takdirde diğer şeylerle tam olarak ilişkilendirilebilir –örneğin yalnızca renksiz bir ayna tüm renkleri yansıtabilir aynı şey para için de geçerlidir– kendi başına bir amacı yoktur. Ama malların değiş tokuşu için aracılık hizmeti yaparlar.’’ … ‘’Başka mallarla ilişkili olan dirhemler cümledeki edatlar gibidir’’ diyerek çok doğru tespitler yapmıştır. Zira para,  bir sembol olmaktan çıkıp yatırım aracına dönüştüğü an vahşi kapitalizm başlar.

İyi bilinen farkların altında benzerlikler gizlidir ahali. Bugün birbiriyle taban tabana zıt görünen kapitalizm ile komünizmin ikiz kardeş olduğunu çok az kişi dile getirebilmektedir. Kapitalizmin temel doktrini kâr ve faizdir. Kapitalizmde küresel şirketler faiz ile insanları ezer. Komünizm ise bu ikisini, kâr ve faizi, ortadan kaldırır. Böylece komünizmde de, kâr etme imkanı olmadığı için, insanlar bu kez de devlet tarafından ezilir. Hegel diyalektiğine yerleştirelim; kapitalizm(tez)+komünizm(antitez) = ‘’ooo kardeşim eziliyorsun bugün’’(sentez) Bu durumda lazım olan şey kârın ve özel mülkiyetin olduğu ancak faizin olmadığı, paranın ise yalnızca malı, metayı sembolize eden bir kavram olarak varolduğu bir sistemdir.


Geçenlerde ‘’Trump tweet attı, dolar fırladı: borsa sert düştü’’ başlıklı bir haber metnine denk gelmiştim. Eskiden Bahçeli hapşırdı diye yükselen dolar artık Trump tweet attı diye yükseliyormuş. Şayet siz kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi inşa edemezseniz suyun üzerinde sürüklenen bir yapraktan farkınız kalmaz. Ortamlarda ‘’yerli ve milli’’ edebiyatı yapmayla olacak işler değildir bunlar. Atatürk’ün konuyla ilgili çok güzel bir sözü vardır; ‘’Siyasi ve askeri zaferler ne kadar parlak olurlarsa olsunlar iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa bu zaferler sürekli olmaz hemen sönüverir’’ [7] Mustafa Kemal Paşa burada nokta atışı yapmıştır. Biz Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı daha sonrasında ABD ile imzalanan ikili anlaşmalarla bir bir kaybettik. Kemal Derviş de zaten ölmüş bitmiş olan ekonominin üzerine 2001’de tüyü dikti. Türkiye’yi IMF ile tanıştıran Recep Peker’i Toplumsal Çürüme ve Okyanus Ötesinden Gelen Tipolojiler başlıklı yazıda anlatmıştım, önce onu daha sonra da ABD ile imzaladığımız ikili anlaşmaları çarşaf çarşaf ortaya serdiğim Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar! Başlıklı yazıyı okuyup burada anlattıklarımla birleştirin. 2018 yılı itibariyle Türkiye’nin en değerli 100 firmasının toplam değeri 27,5 Milyar dolardır, ki buna THY de dâhil, öte yandan yalnızca Toyota’nın değeri ise 44 Milyar dolardır. [8] Sosyal devlet anlayışını, gelir adaletini sağlayamadığımız gibi son vagonuna bindirildiğimiz neo-liberalizmin, kapitalizmin bile hakkını veremiyoruz. 


CIA, İran’da Musaddık rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan darbeyi organize eden ve resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in, meşhur FDR’nin de uzak akrabasıdır, kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi ismiyle çalışma işine son vermiş, kendini gizleme yoluna gitmiştir. Bu amaçla bir diğer Amerikan istihbaratı olan NSA’in bünyesinde MAIN isimli özel bir teşebbüs kurmuştur. MAIN’in amacı yabancı ülkelerdeki ekonomik manipülasyonları yürütmektir. John Perkins de burada görev almış, kendi deyimiyle, eski bir ekonomik tetikçidir.  Perkins, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere aslında halkın ihtiyacı olmayan projeler ve yatırımlar için kredi verdiklerini, verilen kredileri de yine kendi şirketler grubundan hizmet ve malzeme alımı için kullandıklarını, proje bitiminde kurulan tesisin gelirlerini de kendilerinin aldıklarını aktarır. [9] Böylece kredi faizi, mal veya hizmet satışı ve kurulan teşebbüsten elde edilen gelir olmak üzere ayrı ayrı kalemlerden milyonlarca dolar gelir elde edilir. Ülkenin bu yatırımlarla kalkınması imkansızdır. Somut konuşalım bu modelin adı; YAP-İŞLET DEVRET modelidir. Bugün Türkiye’de yapılan tüm otoyol, köprü ve inşaatlar hem borç para ile yapılmış hem de üretime katkısı olmayan yatırımlardır. Şu an Türkiye’nin dış borcu trilyonlarla ifade edilecek seviyelerdedir. 15 yılda özelleştirmelerden 60-70 milyar dolar gelir elde edildi. Ancak yine bu 15 yıllık süre zarfında faiz lobisi olarak tarif edilen güruha ödenen para; 216 milyar dolardır Yani elde edilen gelirin 3,5 katı! . Hazine müsteşarlığının sitesi halka açık girin kontrol edin. Delik o kadar büyük ki, ne vergi zamlarıyla ne de özelleştirmelerle kapanacak gibi değildir.


Türk Lirasının yaşadığı değer kaybı da bu yüzdendir. Ülkenin içi boşalıyor ahali. Bazı denyolar da çıkıp ‘’TL’ye operasyon çekiliyor, reise sahip çıkalım’’ gibi yaklaşımlar türetiyor. Ancak böyle bir tavır içine girebilmek için ülke menfaati adına çekilmiş bir rest görmek gerekir. Mesela Kıbrıs Barış Harekatı sonucunda ülke ciddi yaptırımlarla karşı karşıya bırakılmış, köşeye sıkıştırılmıştı. İnsanlar, yağ kuyruklarına Kıbrıs uğruna katlandı. Ancak bugün ise küresel sermayenin ‘’iki dediğini bir etmeyen’’ ‘’ne istedilerse veren’’ hatta o yağ kuyruklarından da ağır demagoji içeren propagandalar çıkararak iktidara gelmiş bir ekip var. Yani, ne uğruna bedel ödenecek bir dik duruş ne de sahip çıkılacak bir reis vardır ortada. Ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik durumun sebebini, ‘’dış güçlerin Erdoğan karşıtlığı’’ yahut Rahip Brunson’un tutuklanması olarak ilan etmek en hafif tabirle alıklıktır. Ülkemiz üretmiyor, üretmediği gibi de sürekli tüketiyor. Dışarıya sattığın herhangi bir şey yok. Yaptığın ihracat bir metayı iki parça halinde İTHAL edip montajını yapıp satmaktan ibaret. Yani ihracat yapmak için bile ithalat yapmak zorundasın. E dünyaya herhangi bir değer sunamayan bir ülkenin de parasını kim neden kullanmak istesin ki? Dışarıya ürün satamadığın, ülkene de ziyaretçi veya yatırımcı da çekemediğin için döviz stokların eridi. Aylık cari açığın 3 MİLYAR DOLAR!


Neyse benim yine ateşim çıkmaya başladı. Yazıyı burada bitiriyorum. Şimdi siktirin gidin azıcık kitap mitap okuyun.


Hadi selametle…


---------------------------------------------------


[3] Ralph Keyes, Rules of Misqutation – 1992
[4] James Rickards, Çöküşe Giden Yol, 2017
[6] Bakara - 275,278 ve 279
[7] Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinden Seçmeler - http://www.ata.tsk.tr/content/media/01/soylev_ve_demecleri.pdf
[8] BrandFinance Brand Value by Country 2018 Global 500 2018
[9] John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları





11 Ağustos 2018 Cumartesi

Ego, Bencillik, Kibir, Önyargı

Selam ahali, anlamları kaydırılmış bazı kavramlar üzerinde konuşacağız. “Kelimeler ve Kavramlar” başlıklı yazıyı okumamış olanlar okuyup öyle gelsin.

Bir insanın fikrini değiştirmenin, onu yeni bir şeye inandırmanın iki yolu vardır. Birincisi konu üzerine argümanlarınızı, akla mantığa hitap eden delillerinizi sunmak, karşıdakinin de bunları layığıyla dinleyip değerlendirmesi sonucunda da ikna olması ve kabul etmesi ikincisi ise bilinen kelimelere ve kavramlara farklı bazı anlamlar yükleyerek kişiyi farkında olmadan dönüştürmektir. Bu yöntemlerden ikincisi hem daha kolay olanı hem de daha çok tercih edilendir. İnsanlar kullandığı sözcüklerin değişen anlamlarını fark edemeden bir zamanlar çok sevdiği, değer verdiği şeylere sövüp sayarken öte yandan bir zamanlar nefretle baktığı şeyleri sevip bağrına basmaya başlar. Gayriahlaki midir? Evet, gayriahlakidir ancak uygulanan şey budur.

İngilizceden hiç değiştirmeden direkt olarak aldığımız “ego” diye bir kelime var. Anlamı oldukça karıştırılan bu kelime “benlik” demektir. Her insanda mutlak suretle olması gerekir ve yüksek olanı makbuldür. Bu kelime en çok, kendini beğenmişliği ifade eden “kibir” ile karıştırılır. Ancak İngilizce’de kibiri karşılayan bir sözcük zaten vardır; “arrogance”

Yani ego kavramına karşı gelişen düşmanca yaklaşımlar aslında İngilizcede “ego” ve “arrogance” Türkçede ise “benlik” ve “kibir” kelimelerinin birbirine karıştırılmasından temel bulmaktadır. Ego kavramına yani benliğe topyekün savaş açan yaklaşımlar ise çok farklı noktalara kapı açabilir. Nereye mi? “Ben aslında yoğum”, “varlık tektir” diyen Celaleddin Rumi’lerin, Yunus Emre’lerin panteizm yoluna ya da nefse zulmedip onu yok etmeye çalışan tasavvuf ve Hıristiyan çileciliğine! Kur’an’da ise nefis zulmedilmesi gereken bir şeyden ziyade memnun edilmesi gereken bir şey olarak karşımıza çıkar.[1] Ancak görüldüğü üzere kelimelerin anlamlarında yapılan ufak bir oynama bir Müslümanı, yani Kur’an’a inandığını söyleyen bir kişiyi, inandığını iddia ettiği kitabın tam zıttı yöne itip spiritüalistlerle ve Hıristiyan asketizmi ile aynı çizgide buluşturabiliyor. Görüyorsunuz ahali kimleeer kimlerle beraber yan yana geliyor kadere bak.

Ego, ben ve benlik kavramlarını oturttuğumuzu düşünüyor ve izninizle bir başka galat-ı meşhura geçiyorum; bencillik!

Ahali, bencillik kötü bir şey değildir, nötr bir kavramdır. Bencillik, iyiye veya kötüye kanalize edilebilir. Meşhur iktisatçı Adam Smith şöyle der; “Akşam yemeğimizi soframızda bulmamız kasap biracı veya fırıncının cömertliğinden değil, onların kendi menfaatlerine saygılarından ötürüdür. Biz de onların insanlığına değil, öz-sevgilerine hitap ederiz. Sermaye ve emek harcayan her birey ne kamu menfaatini destekleme niyetindedir, ne de ona ne kadar destek olduğunu bilir. Adeta görünmez bir el vasıtasıyla, kendi menfaati peşinde koşmakla, toplumun da menfaatine destek olmuş olur.” [2] Yani salt bir bencilliği iyi veya kötü olarak tanımlayabilmek mümkün değildir. Zihinlerinize kodlanan “bencillik kötüdür” algısını kırın. Bencilliği iyi veya kötü yapan şeyler vardır. Mesela bencilliğiniz sizi başarılı bir rakip karşısında “daha iyisini” yapmaya itiyorsa o iyi bir bencilliktir. Ancak bencilliğiniz sizi aynı durumda “daha iyisini” yapmak yerine rakibinizi “aşağı çekmeye” yöneltiyorsa o bencillik artık iyi bir bencillik değil kötü bir bencilliktir. Bu yaptığınız net orospu çocukluğudur. Para, iyi ve güzel eşyalar, güzel veya yakışıklı bir eş istemek, kendi çıkarını gözetmek, bunlar kötü şeyler değildir. Önemli olan bunlar için çalışırken izlediğiniz yöntemdir. Adam Smith’in bahsettiği gibi kendi öz saygıları yani bencillikleri adına yaptıkları işin en iyisini yapmaya uğraşan insanlardan oluşan bir toplum düşünün. Bu müthiş bir şey olurdu lan. Vasatlığı(yazının sonunda buraya bir parantez açacağım unutturmayın), kalitesizliği, pespayeliği bitirecek yegane doktrin bencillik olabilir aslında hehehe.

Benzer bir durum önyargı kavramı için de geçerlidir. Tıpkı bencillik gibi salt önyargı da iyi veya kötü bir şey değildir. Önyargı ile ilgili de yanlış algılarımız var. Önyargı hep düşünülenin aksine kötü değil nötrdür. Şayet yargı doğruysa önden gelmesinin bir sakıncası yoktur hatta böyle bir durumda önden gelmesi daha bile iyidir. Önyargıyı, “yargısız infaz” ile karıştırmamak gerekir. Değerlendirilecek bir şeyi ya da kişiyi direkt yargısız infaz ediyorsanız bu kötü bir şeydir. Ancak değerlendirilecek şey veya kişi hakkında önyargılara sahip olmak yargılarınızın ve tespitlerinizin isabet oranlarınca iyi veya kötü olarak değişebilir. Ancak işin başında da söylediğim gibi bir kavram olarak önyargı tek başına nötrdür.

Ben anlatacaklarımı anlattığımı düşünüyorum. Bonus olarak vasatlığa da ufak bir parantez açıp bitiriyorum artık. Vasat kelimesi sanılanın aksine bir şeyin kötü olduğunu ifade etmek için kullanılmaz. Gerçi şu an kullanılıyor ama kullanılmaması gerekir. Vasat, ortalama demektir, bir şeyin “iyi olmadığını” ifade etmek için kullanılır. Vasat, “eh işte”dir.

En başında da söylediğim üzere kelimelerin zaman içinde uğradıkları ya da uğratıldıkları anlam kaymaları dikkat edilmesi gereken bir konudur. Kullandığınız ve duyduğunuz kelimelerin anlamlarını iyi öğrenin ki yarın öbür gün farkında olmadan, aslında hiç onay vermediğiniz şeyleri savunur hale gelmeyin.


Hadi selametle...

------------------------------------------------------------


1- Kur’an 2/57, 2/87, 3/117, 3/135, 4/29, 4/64, 4/97, 7/23, 7/177 ve daha yüzlerce ayet
2- Adam Smith - Ulusların Zenginliği

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Modernizmin Dayatmaları II; Demokrasi ve İnsan Hakları

Selam ahali, her kim ki demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlardan bahsediyorsa bilin ki o kişinin amacı bu kavramların kendisi değil, bu kavramlardan yararlanmaktır. 

Günümüzde demokrasiye en ufak bir eleştiri getirmek dahi linç sebebidir. Demokrasi, günümüz paradigmasındaki bir insan için, tam olarak ikna olmamış olsa bile, asla eleştirilemeyecek, aleyhine beyanat verilemeyecek bir dogmayı ifade eder. Blogda ismi çok defa geçmiş olan Walter Lippmann’ı hatırlıyor musunuz? Walter Lippmann “stereotype” kelimesini politik literatüre sokan kişidir. CFR’ın da kurucusudur.[1] “Stereotype” basmakalıplığı ifade eden bir kavramdır. Demokrasi de modernizmin dayatmalarıyla şekillenen 20. ve 21. yüzyıl paradigması içindeki en önemli stereotype’lardan biridir. 

Bugün, “ama demokrasinin de şöyle dezavantajları var” diyerek bir cümleye başladığınız an, ne kadar nahif olursanız olun, ardını nasıl getirirseniz getirin, tezinizin altını nasıl doldurursanız doldurun, insan hakları düşmanı, cahil, yobaz ve gavat ilan edilirsiniz. O dakikadan itibaren tukakasındır, dünyanın en kötü adamısındır. 

Reddediyorum ahali, ben böyle bir gerizekalılığı reddediyorum. Düşünsel meselelerde insanların yaptığı en büyük hata hiç şüphesiz ki, araçların amaç yapılmasıdır. Toplum paradigmasının dışına çıkmayı başarabilmiş insanların üzerinde anında demokrasi kılıcını sallandıran bu kuru sıkı şövalyelerin gözden kaçırdığı en temel nokta budur. 

Her insan temel haklarının garanti altına alındığı, özgür ve müreffeh bir ortamda yaşamak ister. Ha “bazı insanlar da dünyanın yandığını görmek ister onlara asla ulaşamazsınız”[2] ama konumuz bu değil, sağlıklı bir insandan bahsediyoruz. Yani amaç adalet, özgürlük ve refah ise bunun tesis edilmesi için izlenecek yöntem demokrasi olabilir, lider iyi olduğu sürece otokrasi olabilir, teokrasi olabilir, isterseniz tirbuşon rejimi veya muz cumhuriyeti bile olabilir.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığım şey içi boş demokrasi şövalyeliği ve esas amaca ulaşmaya çalışırken detaylarda kaybolduğumuzdu. Gelelim şimdi demokrasinin kendisine. 

Ben kendimi hiçbir zaman “demokrat” olarak tanımlamam. Demokrasi bana fayda sağladığınca, işime geldiğince var olması gereken bir kavramdır. Yaklaşımı bencilce mi buldunuz? Evet, oldukça bencilce bir yaklaşımım var. Ancak esasında bencillik de kötü bir şey değildir, bencillik ile ilgili yanlış bir önyargı var. Hatta önyargının kendisi ile ilgili de yanlış algılarımız var. Ancak tüm bunları başka bir yazıda açıklayacağım. Zira bu meseleye de burada değinirsek yazı iyice dağılacak. O yüzden “coming soon” deyip hız kesmeden devam ediyoruz. 

Aysun Kayacı’nın “dağdaki çoban ile benim oyum bir mi?”[3] diye meşhur bir çıkışı vardı. Hatırladınız mı? Kadını boşu boşuna linç etmişlerdi. Neden mi? Demokrasinin en temel iddiası nedir? Tüm vatandaşların yönetimde söz sahibi olması yani insanların “kendi kendini yönetmesi” öyle değil mi? Ancak bu çoğulcu sistemde liyakate tamamen ters, büyük bir yanlışlık vardır. Çoğunluğun tercihleri her zaman doğru mudur? Unutmayın ki Hitler Almanya’da seçimle göreve gelmişti. Yani o dönemki Alman vatandaşlarının “çoğu” Hitler’i seçmişti. Hadi bırakalım Almanya’yı, “çoğunluğu” Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz öyle değil mi? Kur’an’dan bir örnek vereceğim. Bunlar Kur’an’ın çoğunluğun tercihleri üzerine ifadeleri;[4]



Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve milletvekilliği profesyonel birer meslek midir? Bu insanlar maaş aldıklarına göre gayet de öyledir. Peki, her meslek için olduğu gibi bu meslekler için de bir uzmanlık gerekmez mi? Gerekmez de de ağzının ortasına bir tane çarpayım. Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve milletvekilliği yapmak da bu makamlara gelecek kişileri seçmek de bir uzmanlık gerektirir. Oy kullanmak temel bir haktan ziyade bir liyakat meselesi olmalıdır. Aysun Kayacı’nın sözlerine bu bağlamda kesinlikle hak veriyorum. Ha insanları aşağılamak adına “çoban” kelimesini kullanmak tabi ki yanlıştır, sırf bu sebeple ise kendisini linç edebilirsiniz ancak oy kullanmak için yani ülke yönetiminde söz sahibi olmak için kesinlikle yalnızca vatandaş olmak yetmemelidir. 

Alternatif bir seçim sistemi öneriyorum. Oy pusulalarını herkese koşulsuz şartsız teslim etmek yerine sandık başına, bankalarda ve postahanelerde olduğu gibi dokunmatik ekranlı bir banko yerleştirelim. Genel politika, ekonominin temel kavramları ve yakın tarih konulu 100.000 adet soru barındıran bir havuzdan rastgele gelecek şekilde 10 soruluk mini bir test yapalım. Seçmen adayları TC kimlik numaralarıyla testi çözsün, testi başarıyla bitirenlere de banko bir oy pusulası yazdırsın. Testi geçemeyenlere de oy pusulası verilmesin hatta boş akbil sesi gibi rencide edici bir ses de çıkarsın bankomuz hehehe. 

İnsan haklarına aykırı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır güzel kardeşim, içinde bulunduğun toplum paradigmasında biraz sıyrılıp bağımsız düşünebilirsen göreceksin ki olması gereken de, adil olan da budur. Liyakati başka türlü devreye sokma imkanı yoktur. 

Düşün, bir şirket sahibisin, bir yönetim kurulu oluşturacaksın ve bu yönetim kurulu da şirketin CEO’sunu yani şirketi yönetecek adamı seçecek. Bu oluşturacağın kurula alacağın kişilerin donamımlarını sınamayacak mısın? Kaldı ki burada bir şirket değil içinde yaşadığımız koca bir ülke söz konusu. İnsan haklarını da adaleti de refahı da yalnızca bilgili, donanımlı ve konu üzerinde uzmanlığı olan kişiler tesis edebilir.

“Halka rağmen halk için” hareketleri çoğulcu demokrasilerin en büyük çıkmazıdır. Kendi iyiliği, faydası, çıkarı, refahı için yapılması gerekenleri dahi bilmekten aciz bir çoğunluğun iradesindense liyakat sahibi bir avuç insanın iradesi evladır. Bu hususta içi boş hümanistlik yapmayın, insan hakları diye bir kavrama gerçekten inanıyorsan olması gereken budur. 

Hadi selametle...

------------------------------------------------------------------
4- https://www.instagram.com/sorgulayanmusluman



10 Temmuz 2018 Salı

Modernizmin Dayatmaları I; Feminizm ve Liyakat

Selam ahali yeni bir yazı serisine başlıyoruz, kaç tane yazarım, nereye kadar gider bilmiyorum. Modernizmin, yani 20. ve 21. yüzyıl paradigmasının, dayattığı, sorgulanmasına bile müsaade etmediği hatta bunlara karşı en ufak bir tepkiyi, hatta tepkiyi de geçtim lan ufacık bir ‘’acabayı’’ anında sindirdiği, toplumsal linç uyguladığı kavramları konuşacağız. Ezberde olan şeylere baya bi’ atıp tutacağım yani. Bu seriye de feminizmden başlamak istedim.

Önce şunu bi’ oturtalım, kadın erkek eşitliği modernizmin dayattığı en büyük palavralardan biridir. Herhangi bir insan herhangi bir başka insanla eşit olamayacağı gibi erkek ve kadın da eşit değildir. Kendini, herhangi başka biriyle tamamen aynı, yani eşit gören var mı? Erkek ve kadın, tıpkı tüm insanlar gibi, haklar itibariyle eşittir. Aslında buna eşit değil de eş değer demek daha doğru olacaktır. Bu da zaten aklı başında, eğitimli, iyi ahlak sahibi tüm insanların üzerinde anlaşacağı ve sahip çıkacağı temel bir haktır. Feminizm sanki bunları sadece kendileri dile getiriyormuş ve bu ''davaya'' yalnızca kendileri sahip çıkıyormuşçasına militarist bir tutum sergilemektedir. Esasında feminizm insanın temel duyarlılıklarına komple yabancı kalmış faşist bir ideolojidir. Nefret ideolojisidir. Bir taraf doğuştan masum, mazlum hatta üstün ırk diğer taraf ise aksi kanıtlanamadığı müddetçe potansiyel suçlu, ne güzel İstanbul be! Ya şimdi işin goygoy kısmını bir kenara bırakalım, feminizm denen ideoloji en çok da kadınlara zarar veriyor aslında. Burada konuyu başka bir yere götüreceğim, araya ufak bir reklam alacağım sonrasında tekrar aynı yere geleceğiz. Bu anlatacaklarımdan sonra kuracağımız bağlantı daha güçlü olacak.

Kadın ve erkek eşit değildir demiştim öyle değil mi? Erkek ve kadın DNA’larının farklı olduğunu biliyorsunuz. Peki, sizi bu DNA farkının yalnızca cinsel özelliklere ve dış görünüşe yansıdığını düşünmeye iten şey nedir? Böyle bir saçmalık olabilir mi? Erkek ve kadın arasındaki DNA farkı insan ile şempanze arasındaki fark ile aynı. İkisinin de farklılık oranı %1,5! [1] Şimdi yanlış anlaşılmasın bir tarafı şempanze ilan etmeye falan çalışmıyorum. Söylemeye çalıştığım şey bir şempanze ile insan ne kadar farklı ise kadın ve erkek de aynı ölçüde farklıdır. Siz bunları asla eşit tutamazsınız. Bu DNA farkının yalnızca dış görünüşe ve cinsel özelliklere yansıdığını düşünmek saçmalıktır. Bu fark pek tabi ki beyne de yönelimlere de yansır.

İnsanlık tarihi boyunca gerek bilimsel çalışmalarda olsun, sanatta olsun, gerekse diğer üretkenlik gerektiren alanlarında olsun erkeklerin kadınlara oranla ezici çoğunlukta oldukları görülür. Feministlerin bu konu üzerindeki bir numaralı argümanları, kadınların engellendiği, kadınlara fırsat verilmediği, kadınların geri plana atıldığıdır. Bu kısmen doğrudur ancak kesinlikle tüm sebep bu değildir. Zira bu fırsat eşitliğinden ziyade daha çok bir yönelim meselesidir. Bugün bilgisayarın başına geçtiğinizde kimse size ‘’şu siteye girmeyeceksin, akademik makale indirmeyeceksin, instagram’a gireceksin’’ diye baskı yapmaz ya da ‘’Oktay Sinanoğlu’nu okumayacaksın Elif Şafak okuyacaksın’’ diye de baskı yapmaz, en fazla Vikipedi’yi falan kapatıyorlar ona da VPN ile falan giriyorsun bir şekilde. Yani demem odur ki mevcut şartlar altında bilim ile politika ile felsefe ile ilgilenmenize mani olacak bir şey yok. Ancak gel gelelim, Sorgulayan Müslüman, Evrim Ağacı veya Bilimoloji gibi ciddi meselelerle uğraşan sayfaların takipçilerini, yorumlarını falan inceleyin yine erkek ağırlıklı olduğunu göreceksiniz. Hani bizim babamız bizi kenara çekip de ‘’sana 6 yaşından itibaren Latince öğreteceğiz, piyano çalacak ve akşamları da amcanlarla yaptığımız felsefe sohbetlerine katılacaksın’’ falan demedi. Türkiye’de aristokrasi mi var olum? Sen politika ile felsefe ile bilim ile ilgilenmek yerine burçlarla, fallarla ilgileniyorsan bundan erkekleri sorumlu tutamazsın ve bu durum fırsat eşitsizliği ile değil yönelim ile alakalıdır. Ha erkekler hiç boş işlerle ilgilenmiyormuş gibi bir hava oluşturmaya da çalışmıyorum. Futbol, bahis gibi şeyler de ortalama bir erkeğin en çok ilgilendiği konulardır. Hatta ben de futbolu oldukça severim. Roberto Mancini’nin doktora tezinden, futbolun 4-2-3-1’den 4-3-3’e evrilmesi ve boşa çıkan 10 numaraların nerede değerlendirilmeleri gerektiğiyle ilgili sabaha kadar konuşabilirim. Ancak tüm bunlar ‘’eğlence’’ amaçlıdır. Kadınlar da aynı şekilde genel itibariyle ‘’makyaj, kozmetik, moda’’ gibi şeylerle ilgilenirler, bunlar da eğlence amaçlıdır, bunları anlarım. Ancak hayatın anlamını astrolojide arayan ve hayatını burçlara göre yönlendiren bir zihniyete kesinlikle saygı duyamam. İnsanın karakterini doğduğu ay değil genetik faktörler, sosyal çevre, ekonomik durumu, kendi inşa ettiği etik anlayışı ve değerler bütünü belirler. Gezegenlerin dizilişinden manalar çıkarmaya çalışmak ahmaklıktır. Bu noktada yollarımız ayrılır. Yönelim farkı dediğim olay işte burada kendini net bir biçimde gösterir. Astrolojiye göre hayatını belirlemeye çalışan bir cinsle de ben eşit değilim ama ya, kimse kusura bakmasın lütfen.

Kadın-erkek eşitliği olgusu da feminizm ideolojisi de oldukça temelsiz olmalarına rağmen modernizm tarafından sürekli pompalanırlar. Mesela bu yıl Eurovision’u İsrail kazandı, şarkıları da feminizm manifestosu gibi bir şeydi. Zaten ödülü de bu yüzden aldılar.





Şarkıda bir adet ‘’geniş araç’’ çıkıp kendini ilah ilan ediyor ve erkeklere hakaretler yağdırıyor. Buna benzer bir şarkıyı bir erkek söylese sanırım üçüncü dünya savaşı falan çıkardı. Neyse gelin biraz şu şarkının sözlerine bakalım, oynat Uğurcum;


‘’Look at me, I’m a beautiful creature
I don’t care about your modern time preacher’’

Meali; ‘’Bana bak, ben güzel bir yaratığım, senin modern zaman vaizlerini takmıyorum.’’


Ablacım bu işin modern zamanlar ile bir ilgisi yok, her ne kadar Artemis gibi ana-tanrıça kültünün hüküm sürdüğü antik çağlarda doğurganlığı sembolize ettiği için etli butlu kadınlar daha çok tercih edilmişse de tarihin hiçbir döneminde geniş karoserli kamyon gibi kadınlar güzel bulunmadı. Bu aynı şekliyle erkekler için de geçerlidir. Şişmanlık hoş bir şey değildir, cinsel seçilimde eksi puandır, oyna devam.


‘’Wonder Woman don’t you ever forget
You’re divine and he’s about to regret
He’s a bucka-mhm-buck-buck-buck-mhm boy
Bucka-mhm-buck-buck-buck
I’m not your bucka-mhm-buck-mhm-buck-mhm

I’m not your toy (Not your toy)
You stupid boy (Stupid boy)
I’ll take you down now, make you watch
We’re dancing with my dolls on the motha-bucka beat
Not your toy (Cululoo, cululoo, cululoo cululoo)’’

Meali; Wonder woman, hiç unutmaz mısın sen
Sen bi ilahsın ve o da pişman oldu olacak
O bir … bucka-mhm-buck-buck-buck-mhm çocuk
Bucka-mhm-buck-buck-buck
Ben senin değilim bucka-mhm-buck-mhm-buck-mhm’n

Ben senin oyuncağın değilim
Seni aptal çocuk
Şimdi seni olduğun yerden indireceğim, izle ve gör
Kötü bir ritimde dans ediyorum oyuncaklarımla
Senin oyuncağın değilim (Cululoo, cululoo, cululoo cululoo)


Feminizmin açık açık söyleyemediklerini alenen ifade etmiştir bu şarkı. Ulan şarkı yüzünden ben de devrik cümle kurar oldum. Feminizm bir kadın hakları savunusundan ziyade doğuştan gelen ve elde etmek için herhangi bir çaba sarf edilmemiş olan doğum özellikleri üzerinden bir ayrıcalık elde etme uğraşıdır. Bu ayrıcalık talebi ilahlık mertebesine kadar yükseltilmiştir. Bunun en basit örneğini şöyle bir mizansen ile açıklayayım. Dar bir yerden yürüyorsunuz karşınızdan da bir kadın geliyor, karşılıklı tavizlerle rahat bir şekilde geçebilecekken genelde erkekler bu geçiş esnasında Matrix’deki Neo’vari hareketler yapmak ‘’zorunda kalır.’’ Kibir, ayrıcalık talebi, ilahlık kompleksi, kötü şey…


‘’(Cululoo, cululoo) Wedding bells ringing
(Cululoo, cululoo) Money men bling-bling
I don’t care about your Stefa, baby
Drum drum ah ooh, drum drum ah ooh’’

Meali; Cululoo, cululoo) düğün zilleri çalıyor
(Cululoo, cululoo) zengin herif, paralı paralı (Gerçi sadece paralı da değil daha çok ‘kıroyum emme para bende’ gibi zenginliğin yanında hanzoluk da içeren bir ifade. Nasıl çevirsem bilemedim anasını satayım).
Senin paranla ilgilenmiyorum bebeğim
Drum drum ah ooh, drum drum ah ooh


Feminizmle ilgili bir diğer önemli nokta da burasıdır aslında. Var olan şeyler sanki yokmuş gibi yapılır. ‘’Senin paranla ilgilenmiyorum’’’ sözü büyük bir palavradır. Cinsel seçilimde kadında dış görünüş, erkekte de para, güç ve statü önemli X faktörlerdir. Eee bunlar var neden inkar ediyorsunuz ki?

Yakın zamanda Burcu Esmersoy söylediği bazı şeyler sebebiyle feminist linçi yemişti hatırlarsanız.




Youtube’da Burcu Esmersoy yazınca arama önerilerinde birinci sırada ‘’Burcu Esmersoy cüzdan’’ çıkıyor bu arada hehehe. Burcu Esmersoy’un burada linç yemesi tamamen modernizmin bir dayatması olarak feminizmin eseridir. Aslında kadın burada var olmayan bir şeyden bahsetmiyor bir gerçekliği ifade ediyor, bir nevi malumun ilanını yapıyordu. Sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranmak en hafif tabirle samimiyetsizliktir.

Yukarılarda aslında feminizm en çok da kadınlara zarar verir demiş ve orada kesip araya bir reklam alacağımı söylemiştim. İşte şimdi o reklam bitti. Feminizm en çok kadınlara zarar verir demiştik oradan devam ediyorum. 2-3 hafta evvel bir cumhurbaşkanlığı seçimini geride bıraktık, adaylardan Meral Akşener partisinde %25 kadın kotası uyguladığını açıklamıştı. [2] İşin liyakat kısmına gireceğim nokta burasıdır ahali. Kendini feminist olarak tanımlayan bir kişinin kati suretle karşı çıkması gereken bir uygulamadır ‘’kadın kotası’’. Kadın, bir birey olarak liyakatiyle partiye giremeyecek bir durumda mı ki, bazı iş yerlerinde uygulanan en az bir engelli çalıştırma zorunluluğu gibi bir kotanın himayesine ihtiyaç duysun? Bu direkt olarak kadına yönelik bir aşağılama değil midir? Eğer mevzu gerçekten kadın hakları savunuculuğu ise bu meseleye karşı takınılması gereken tavır böyle olmalıdır. Ancak eğer iş daha evvel de belirttiğim gibi bir ayrıcalık talebiyse, nemalanma ise o zaman daha farklı konuşmak gerekir. Hem kadın hakları gibi söylemler kullanacaksın hem de kadınları bu denli aşağılayan bir uygulamaya sırf menfaat adına cevaz verecek, liyakatin de amına koyacaksın pardon da durun ‘’cinsiyetçi’’ bir ifade kullanarak sesleneyim, ananız güzel mi?

İster eşitlikçi, ister ayrıcalık talep eden, ister de kolektivist olsun liyakati devre dışı bırakacak her türlü yaklaşımın karşısındayım. Kolektivist hareketlerde herkes yeteneğince, güç yettirebildiğince çalışıp ihtiyacı kadarını alır ancak adalet böyle bir şey değildir. Adil olan herkesin yeteneğince ve çalıştığı kadarını almasıdır. Feminizme de komünizme de aynı felsefi temeller gereği karşıyım. Yeteneksizin, yetenekliyi sömürmesi veya çalışıp didinen ile miskinlik edenin eşit muamele görmesi zulümdür. Çünkü ‘gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur’. [3] Serinin ikinci yazısının konusu demokrasi ve insan hakları olacak, onu da Temmuz ayı içerisinde yayınlarım diye düşünüyorum.


Hadi selametle...

----------------------------------------------------------

13 Haziran 2018 Çarşamba

Nevrotik Bir Vaka Olarak Türk Toplumu; Tasavvuf ve Çilecilik

Selam ahali, nevroz nedir bilir misiniz? Öyle lastik yakmalı bayram olanından bahsetmiyorum, psikiyatrideki nevrozu konuşacağız. Nevroz en özet tanımla kişinin düşüncelerine uygun yaşayamamasının oluşturduğu rahatsızlık hissidir. Yani, teori ile pratik birbirini tutmadığında ortaya çıkan huzursuzluk ve sonrasında gelişen davranış bozuklukları. Bunun temel kaynağı insanın kendi içinde ister istemez tutarlı olmaya meyil etmesidir. Hatta insanın bu tutarlılık arzusundan faydalanmak adına bazı manipülasyon teknikleri de geliştirilmiştir. Mesela bunlardan biri Benjamin Franklin tekniğidir. Benjamin Franklin etkisine göre kişi, birine iyilik yaptığı zaman bilinçaltında iyilik yaptığı kişi için ‘’ben bu kişiyi sevmeseydim bunu yapmazdım’’, ‘’ben bu iyilikleri yapıyorsam bu kişiyi seviyorumdur’’ düşünceleri oluşmaya başlıyor. Bunun sebebi de zihnin, yapılan eylemi tutarlı kılma, mantıklı bir zemine oturtma çabasıdır. Bu teknik halk arasında ‘’kız tavlama taktiği’’ olarak da anlatılır hehehe. Şimdi işin makarasını bir kenara bırakalım sonda söyleyeceğimi başta söylemek gibi bir aptallık yapayım müsaadenizle; tasavvuf öğretileri de pratikte uygulanamayacak saçmalıklardan oluştuğu için Türk toplumunda nevrotik bazı bozukluklara yol açmıştır.

Daha önce blogda tasavvufun hep Müslümanlar açısından, Müslümanları ilgilendiren sonuçlarından bahsetmiştim. Şimdi biraz, inanmayanları da ilgilendiren, tüm insanlığı etkileyen sonuçlarından bahsedeceğim. Öncelikle tasavvuf nedir ne değildir tekrar bi’ hatırlayalım. Tasavvuf tarihin bazı dönemlerinde panteizm(Vahdet-i Vücud) bazı dönemlerinde de panenteizm(Vahdet-i Şühud) olarak karşımıza çıkmaktadır. Panteizm ile panenteizm arasında da esasında öyle ahım şahım bir fark yoktur. Panteizm(Vahdet-i Vücud) tüm varlıkların bir olduğunu ayrı ayrı bir varlıklarının bulunmadığını, her şeyin tanrı olduğunu söyler, panenteizm(Vahdet-i Şühud) ise panteizmde olduğu gibi Evren'in kendisinin tanrı olduğunu kabul etmenin yanında tanrıya ayrı bir varlık daha verip evrenleri bu tanrının bir parçası olarak yorumlar. Matematikte kümeler diye bir konu vardı ya hani, panenteizmde(Vahdet-i Şühud) evrenler bir kümeyken tanrı da bu kümeyi kapsayan evrensel kümedir. Yani bu iki anlayışın birbirinden farkı yalnızca aynı rengin tonları kadardır. İslam’da ise Allah zamandan ve mekandan münezzeh olduğu için evrenlerle mukayese edilemez. Bu iki anlayış(panteizm ve panenteizm) da Allah’ı maddeye indirgediği için İslam tüm bu bakış açılarını toptan reddetmektedir.

Peki, her şeyin tanrı olması neden kötüdür? Eğer her şey tanrı olursa iyi ve kötü kavramları var olamaz. Çünkü herkes tanrı ise her şey ‘’olması gereken’ ’dir, hiçbir şey iyi veya kötü değildir. Çünkü tanrıları sorgulamak kimin ne haddine ki? Peki ya kötülük yapan tanrı olabilir mi? İyi ve kötü kavramlarının olmadığı bir dünyanın nasıl bir kaosa sürüklenebileceğini tahayyül edelim biraz. Hırsızlıklar, adam öldürmeler, tecavüzler… Bunların hepsi meşrulaşacaktır. Zira kötülük diye bir şey yok ki. Ceza mı? Tanrıları kim nasıl cezalandırabilir ki? New Age denen zımbırtı tam olarak budur. Küresel elitin Mevlana seviciliği de New Age ruhçu ve Sufi akımları finanse etmesi de tam olarak bu yüzdendir. Yeni dünya düzeninin dini bu olacaktır. Çünkü tanrılar(!) böyle istemektedir.

Tasavvuf ve İslam’ın taban tabana zıt öğretiler olduklarını gördük. Tasavvufun İslami bir şeymiş gibi servis edilmesinin sonuçlarını ise günümüz toplumunda net bir şekilde görmekteyiz. Celaleddin Rumi ‘’Tanrı dedi ki; bu veliler benim çocuklarımdır’’ [1] derken Allah Kur’an’da ‘’Rahman, çocuk edindi dediler. And olsun ki pek çirkin bir söz söylediniz’’ der. [2] Teoriyle pratiğin çelişmesini geçtim daha teoriler kendi aralarında çelişiyor. Doktrini bu olan bir toplumun sağlıklı olmasını beklemek saçma olur zaten.

Ruhçu felsefenin en önemli öğretilerinden biri de asketizm yani çileciliktir. Hıristiyan çileciliği de aynı şekilde spiritüalizm kaynaklıdır. Bildiğiniz üzere günümüz Hıristiyanlığını sistematize eden kişi Pavlus’tur. Roma vatandaşı olan Pavlus, Roma’nın pagan dinine mensup bir kişi değildi, Yahudi’ydi. Ancak bu pagan öğretilerden oldukça etkilendiğini görüyoruz. Zira Pavlus’un tezi tam anlamıyla Yahudilikten kopuştu. İsa peygamberin mirasını paganizmle yoğurup ortaya bir melez çıkarmıştı, tıpkı Mevlanaların, Yunus Emrelerin İslam’a yaptığı gibi. Pavlus’un dini günah temeli üzerine inşa edilmiştir. Şayet insanları doğuştan günahkâr olduklarına inandırabilirse kendisinin bulmuş olduğu kilise kurumunu ilelebet payidar kılabilecekti. Bu sebeple meşhur ilk günah teorisini geliştirmiştir.  Rahmetli Aytunç Altındal bu mevzuyu çok güzel ifade eder; [3]





Özellikle altı çizili yerleri dikkatle okuyun. Acı çekmek Pavlus’un sistematize ettiği Hıristiyanlık için önemli bir gerekliliktir. Çünkü Pavlus Yahudi olmayan herkesten vaftizle arınmasını ve çarmıha gerilen İsa gibi acı çekerek doğuştan sahip olduğu günahlarını affettirmesini istiyordu. Pavlus’a göre vicdanın temizliği yani Kur’an’da tevbe olarak tanımlanan derin pişmanlık hissiyle birlikte verilen sözler insanı masum kılmaya yetmezdi ve bir ‘’arınma’’ mutlaka gerekliydi. Hatırlarsanız Amerikan Emperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny başlıklı yazıda Protestan kolonilerin Yeni Kıta’da terör estirmelerinden, katliamlar yapmalarından ve bu eylemlerinin dini temellerinden bahsetmiştim. Okumayanlar mutlaka okusunlar, bu kolonilerin oradaki yerlileri çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmeleri de Pavlus Hıristiyanlığının oluşturduğu nevrotik travmanın ürünüdür. Çünkü şayet acı çekmek insanı masum kılmanın tek ve kaçınılmaz yoluysa insanlara işkence etmek aslında onlara kötülük yapmak değil aksine iyilik yapmaktır. Böylelikle iyi ve kötü kavramları ıskartaya çıkar. Böylelikle her türlü kötülüğü, iğrençlikleri, sapıklıkları, katliamları ve tecavüzleri din adına meşrulaştırabilirsiniz. Heyoo kötülük diye bir şey yok ki ben sana aslında iyilik yapıyorum bu yolla tekâmül edecek, benliğinden kurtulacak ve tanrı olacaksın(!) Gelin farazi değil tarihten konuşalım. Meşhur engizisyon mahkemelerinin verdiği insan yakmalı, kazığa oturtmalı, kesmeli biçmeli cezalar Kilise tarafından esasında bir ‘’arınma’’ olarak nitelendirilmiştir. Batının tarihi bu tür şeylerle doludur. Pavlus’un Hıristiyanlık içerisine soktuğu pagan öğretiler en nihayetinde sırf çeyrek yüzyılda iki kanlı dünya savaşıyla 60 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Bertrand Russel İspanyolların Meksika ve Peru’da bebekleri önce vaftiz edip ardından da beyinlerini dağıttıklarını ve böylece bu bebeklerin cennete gidişlerini garantilediklerini aktarır. [4] Bakın yine ‘’ben aslında sana kötülük değil iyilik yapıyorum’’ martavalı, olum bunlar cidden psikolojisi sağlam birinin yapacağı işler değil ya. Tarihten nesiller boyu aktarılarak gelen nevrotik bir travma!  Haybeye acı çekmeye çok ulvi anlamlar yüklemek oldukça sakat bir bakış açısıdır. Hayır, güzel kardeşim, acı çekince hayatta level atlamıyorsun. Üzerinden ders çıkarılmamış her acı boşuna çekilmiştir. Acı çekmek insana ille de bir şey katmak zorunda değildir.

Bu işkenceci çileci anlayışın tasavvuf ve İslam soslarıyla bezenmiş hali ise çilehanelerdir. Az yiyerek, az uyuyarak ve çeşitli bazı rahatsız koşullarda yaşamını idame ettirerek kurtuluşa ereceğine inanır bizim Sufiler de. Yoldan rastgele bir Müslüman çevirin, size bu çilehanelerde ömürlerini çürüten insanlığa zerre faydası olmamış, ‘’iyi amelden’’ fersah fersah uzak olan bu pasifist, uyuşuk, faydasız denyoları örnek gösterecektir ve şöyle de ekleyecektir; ‘’biz imanımızda onlar kadar samimi olamıyoruz, onların yaptığını yapamıyoruz.’’ E yapamazsın tabi, çünkü bunları yapmak saçma, mantıksız, akıl dışı. Tasavvufta fenafillaha ulaşmak için yapılması gereken üç şey vardır; terk-i yar, terk-i diyar, terk-i terk. Yalnız sonuncusu çok iyi ya, onu da terk ediyorum, bunu da terk ediyorum, seni de terk ediyorum, terk etmeyi de terk ediyorum ulan. T*rk you!

Durun lan dağıtmayın hemen konuyu, ne diyorduk hah, bu öğretilerin uygulanamazlığı kişide içten içe bir huzursuzluk ortaya çıkarır. Zira hem buna inandığını iddia edeceksin hem de yaşamınla bu iddianın fersah fersah uzağında olacaksın, nevroz için en müsait zemin. Böylelikle namaz kılan ancak yalan söyleyen, oruç tutan ancak türlü türlü ahlaksızlıktan geri kalmayan, domuz eti yemeyen ancak çatır çatır faiz ve kul hakkı yiyen insanlar ve bu insanlardan oluşan bir toplum elde edersiniz.

Peki, ne yapmalı? Hani son zamanlarda konuşuluyor ya ‘’İslam’da reform’’ diye, reform değil format atmak lazım format! İslam medeniyetinin 13. yy’da tasavvuf tarafından kaydırılan paradigması tekrar özgül eksenine oturtulmalıdır.  Hatırlarsanız İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf başlıklı yazıda başta Biruni olmak üzere İslam medeniyetinin altın çağını yaşatan akılcı hareketin temsilcilerinden örnekler vermiş, 8-13. yüzyıllar arasını domine eden bu geleneğin tasavvufun benimsenmesiyle yerle bir oluşundan bahsetmiştim. Akılcılığın terk edilmesinden sonra insanlara oksijensiz ortamlarda hababam zikir çekmeyi, çilehanelerde vakit geçirmeyi ve miskinliği öğütleyen tasavvuf bu coğrafyanın hakimi olmuştur buradan sonrasını ise ben değil İbn-i Haldun söylesin; ‘’akletmek Müslümanlar tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler.’’ [5]

Lütfen ‘’tasavvufu kim okuyor ki ya’’ diye düşünmeyin. 13. yüzyıldan günümüze çok uzun bir zaman var, bu kadar sürede bu öğreti insanların DNA’sına bile işler. Ki işlemiştir de zaten, Müslümanların son yüzyıllarda dünyaya ne katkısı oldu? Buluşların, bilimsel gelişmelerin hangi bölümünde varlar? Miskinliği öğütleyen tasavvuf öncesinde bilimde müthiş işler başaran medeniyet şimdilerde olduğu yere çöküp kalmıştır. Hatta şarkısı bile var, bakınız;




Adımız miskindir bizim diye şarkı söyleyen insanlar pek tabi ki üretimin, bilimsel gelişmenin hiçbir safhasında var olamazlar. Bu sadece dini bir mesele değil başlı başlına bir zihniyet problemidir. Format lazım derken kastım budur ahali, toplum olarak bir silkelenme şarttır. Üretmenin karşısında duran, pasifliği, miskinliği öğütleyen ne kadar öğreti, ideoloji, fikir akımı, kurum, kuruluş varsa topunun Allah belasını versin. Bize uyutan bir meltem değil, taş üstünde taş bırakmayacak bir kasırga lazımdır ahali. 

Bugüne kadar bildiklerimizi, bize anlatılagelenleri, kültürü, gelenekleri her bir şeyi bir kenara bırakarak ve yalnızca önümüzdeki metne odaklanarak Kur’an’ı okumak ile başlanabilir. Gerçi bu yalnızca var olanı geriye kalan şeylerden bağımsız bir şekilde ele alabilmek de ayrı bir zihniyet meselesidir.

Yalnızca karşındakini okumak, dinlemek tahayyül etmek ve başka herhangi bir parametre gözetmeksizin yalnızca ‘’onu’’ değerlendirmek, bize lazım olan şey budur ahali.



Selametle…


-----------------------------------

[1] Mesnevi Cilt 3, 7-8. Beyitler
[2] Kur’an 19:88,89
[3] Aytunç Altındal – İsa’nın Üç Yüzü
[4] age
[5] İbn-i Haldun – Mukaddime





6 Haziran 2018 Çarşamba

Küresel Gücün Olumlu Çağrışımları; 2002'de AK 2018'de İYİ

Selam ahali, AKP iktidar partisi olduğu için en çok onlara sallıyorum ama diğerlerini de kesinlikle göz ardı etmemek gerekir. Malumunuz, küresel güçler işlerini Hegel diyalektiği ile yürütür. Normal şartlar altında kabul ettiremeyeceğiniz bir talebi bu yolla çok daha kolay bir şekilde kabul ettirebilirsiniz. Ortaya önce bir tez atar ardından karşısına bir anti-tez koyarsınız ve bunların çarpışmasından elde edeceğiniz sentez ile yolunuza bakarsınız. Kapitalizm v Komünizm ve sağ v sol bunun en net örnekleridir. Günümüzde ise İslamcı ve seküler kesim kutuplaşmasıyla yaşıyoruz bu süreci. Benimse hiç topu buralarda dolaştırasım yok ahali.

2002’de internet pek yaygın değildi, bilgiye ulaşmak şimdiki gibi kolay değildi. AKP 2002’de tıpkı ABD’de Reagan’ın 1980’de yaptığı gibi[1] tam aksini beyan ederek ülkeyi küresel güçlere teslim etmiştir. Üstelik bunu yaparken de onlarla savaşır göründüler. Ancak şu an 2018 yılındayız ve artık bilgisizliğin de cahilliğinde affı yok. Bu yüzden şu anda küreselcilerin fink attığı bir diğer partiden daha bahsedeceğim. Lütfen sandalcıya teslim olmayın.

Kevser Selda Tandoğan Demirel ismini duydunuz mu? Brezilyalı sol açık gibi ismi olan bu ablamız Meral Akşener’in danışmanlarından biridir. Hatta bu olay epey de ses getirmişti. Peki neden? Selda Tandoğan Demirel daha önce 2011 yılında AKP’den aday adayı olmuştu. [2] Bunlar dönemin AKP Adıyaman ili temayül yoklaması listeleri;






AKP’den aday olunca bu güncelleme de otomatik yükleniyor herhalde hehehe




Neyse şimdi işin magazin kısmını bir kenara bırakalım. Asıl üzerinde durulması gereken konu şu ki Selda Tandoğan, Denge ve Denetleme Ağı isimli bir STK’nın sözcüsüdür. [3] Bu STK, Amerikan NDI(National Democratic Institute) desteğiyle kurulmuştur. [4] CIA, İran’da Musaddık rejiminin devrilmesinde resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in(meşhur Franklin Roosevelt’in de akrabasıdır) kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi eliyle çalışma işine son vermiş ve kendini gizleme yoluna gitmiştir.  Bu amaçla NSA bünyesinde MAIN isimli özel şirket ekonomik manipülasyonlar için kurulmuştur. [5] Bunun yanı sıra Amerikalıların NGO(Non-govermental Organizations) dediği STK’ları habire fonlayan ve organize eden NED(National Endowment Democracy), NDI(National Democratic Instute), IRI(International Republician Instute) gibi think-tank’ler mantar gibi türemiştir. Türkiye’de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları işte böyle karmaşık bir ilişkiler yumağı içerisinde işlemektedir. Bugün bu sivil toplum kuruluşları TÜSİAD’da, TESEV’de, iş dünyasının çeşitli kollarında, siyasi partilerin içerisinde ve en çok da hayır kurumlarının içerisinde varlıklarını sürdürmektedir. NED, NDI ve IRI’nın Türkiye’de kurmuş oldukları örümcek ağını andıran ilişki yumaklarını Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında isimli kitabında çarşaf çarşaf ortaya sermiştir. Blogda çoğu zaman hatta her fırsatta ‘’sivil toplum kuruluşlarının esasında ‘’sivillik’’ ile uzaktan yakından alakaları yoktur’’ dememin sebebi işte tam olarak budur ahali. Unutmayın Mustafa Yıldırım – Sivil Örümceğin Ağında bu kitabı mutlaka edinin.

Reklamların ardından devam ediyorum. Ben açıkçası bu tarz ilişkiler içerisinde olan insanların ülke yönetiminde bulunmalarını istemiyorum. Tamamen takiyye yapıyor olsalar bile bu durum yine de bağımsızlığı töhmet altında bırakır. Kişi, savunmak zorunda kalacağı şeyleri yapmamalıdır. Eğer bir şeyi söylemeye utanıyorsanız o şeyi yapmamalısınız hatta yapmamalısınız değil yapmayacaksınız! Söylemeye utandığınız gibi yapmaya da utanacaksınız. Ha bunun tersi de geliştirilebilir tabi. Bir şeyi yapmaya utanmıyorsanız söylemeye utanmayacaksınız. Göt olmayın net olun.

Meral Akşener’in iletişim ve teknolojiden sorumlu yardımcısı Taylan Yıldız’a gelelim şimdi de. Stanford üniversitesi, Google’da pazarlama müdürlüğü vs. müthiş bir kariyer. 2018 yılında Google’daki işinden ayrılıp İYİ partiye katıldı. Google’ın yalnızca bir arama motoru olmadığını iyi biliyoruz. Toplumsal hafızayı yoklamakta ve analiz etmede oldukça etkili bir araçtır. Amerika’da devletle sıkı bir iş birliğinde bulundukları da bir gerçektir, Google’ın kurucusu Sergey Brin’in John Hepkins University ve CIA iştirakiyle oluşturulmuş olan CTY(Center for Talented Youth)’de yetiştiği de yine bilinen bir gerçektir e zaten Rusya da Google’ın karşısına Yandex’i boşu boşuna çıkarmadı. İstihbari anlamda önemli bir nokta burası. Ancak yine de elimde Taylan Yıldız ile ilgili ‘’aha’’ diyeceğim bir veri olmadığı için net konuşamıyorum. Kimseyi de bir şey ile itham etmek istemiyorum. Zaten adamı da bazı çevreler linç etti. Ancak Banu Avar’a da bi’ kulak verelim;



‘’Google’ın pazarlama müdürleri eğer dolaşıyorsa bir yerde, dikkat etsin birileri’’ benim de sizlere söyleyebileceğim yegâne şey budur ahali, dikkatli olmakta fayda var. Zaten hâlihazırda Selda Tandoğan Demirel’e parti içerisinde görev veriliyorsa Taylan Yıldız’ın manipülatif bir Google personeli olup olmaması çok da bir şeyi değiştirmez. İYİ Partinin gelişi 2002’de AKP’nin gelişiyle ciddi benzerlikler taşıyor aslında. O dönemde de bıkkınlık havası hakimdi şimdi de, 2002’nin AKP kadrosunda da Abdullah Gül, Ali Babacan, Kemal Derviş, Mehmet Şimşek gibi küreselciler fink atıyordu 2018’in İYİ Parti kadrosunda da. Peki, 2002’de kadrosunda küreselciler bulunan AKP artık bu kadroları tasfiye etti AKP’yi desteklemeliyiz diye mi düşünmeli? Bu oldukça denyoca bir tavır olur hatta AKP’nin meşhur IMF argümanına benzer. ‘’IMF’ye borcu kapattık hamdolsun ekonomimiz çok iyi’’ IMF’ye borcu sıfırlamış olabilirsin ancak bugün itibariyle Türkiye’nin dış borcu 1 triyon lirayı aşmış durumdadır. Hazine müsteşarlığın sitesi halka açık gir kontrol et. Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26. IMF’den borç almazsın gider ‘’ya ya ya ye ye ye koko jambo’’ kuruluşundan borç alırsın. Mesele IMF tipi politikalardan kurtulabilmektedir. 2002’deki kadro bugün var olmayabilir ancak parti aynı parti anasını satayım. Ayrıca küresel güçlerin AKP’yi boşladığını veya aralarındaki ilişkinin bittiğini falan da düşünmesin kimse. İbrahim Kalın diye bir adam var, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü. Göreve ilk geldiği zamanlarda televizyonda denk gelmiştim bir keresinde. Bana AKP’nin genel yapısından epey farklı gelmişti. Gerek İngilizcesi gerek Türkçe konuşurken kullandığı üslup ve beden dili ‘’oha olum AKP’de böyle bir model de mi var?’’ dedirtmişti. Kendisini biraz araştırayım dedim. İstanbul Üniversitesi tarih bölümünden mezun olduktan sonra doktorasını George Washington Üniversitesi'nde beşeri bilimler ve karşılaştırmalı felsefe alanında yapmış ve College of the Holy Cross’da da dersler vermiş. Kitaplar makaleler falan epey sağlam bir kariyer, hakkında da garip bir şey bulamamıştım. Today’s Zaman’da falan yazmış bildiğin normal AKP’li. Ancak yakın zamanda Banu Avar’ın katıldığı bir programı izlerken konu birden İbrahim Kalın’a geldi. Banu Avar da tıpkı benim gibi kendisini araştırma ihtiyacı hissetmiş ve o da hiçbir şey bulamamış sonrasını ise kendisinden dinleyelim;





Vakti zamanında Wikileaks İbrahim Kalın’ın Stratfor ile olan ilişkilerini yayınladı ancak bu linkler de malum temizlik operasyonuyla uçurulmuş durumda. Bknz. https://www.wikileaks.org/gifiles/docs/3573985_fw-extraordinary-achievement-.html

‘’Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26’’ demiştim oradan devam ediyorum. Tıpkı IMF gibi üç harfli olan iki kuruluş, AJC ve ADL’den madalya alan da, Abraham Foxman ile el sıkışan da sayın reis-i cumhurumuzdu.




 



Bu fotoğrafları unutmayın, unutturmayın. Ortamlarda ‘’yerli ve milli’’ diyenlerin Siyonist kuruluşlardan ödül aldıklarını unutmayın. Bu nasıl siyaset Allah aşkına? Dik durun lan azıcık! Daha ne kadar uyuyacaksın? Yol ver gitsin hepsine. Unutmayın her zaman bir seçim hakkınız ve bir şeyleri değiştirmek adına iradeniz vardır, kullanın o iradenizi, pabuç bırakmayın artık bu tiplere. Çok zor bir şey değil ahali kimse mutlak hakim değil. Lütfen sandalcıya teslim olmayın. Daha önce yapılan hataları tekrar etmeyelim lütfen.

O değil de 2002’de AK, 2018’de İYİ ulan hep mi olumlu çağrışımlı kelimeler be. İyi mi böyle?

Hadi selametle…

--------------------------------------------

[1] Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler II; Hanedanlar

[5] John Perkins – Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları









17 Mayıs 2018 Perşembe

Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar!

Selam ahali, vatan gibi aidiyetleri bulunmayan bankerlerin, uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde bağımsızlık diye bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise çok çok uzaklardadır, ütopik bir kavramdır. ‘’İktidar’’ olabilmek için hükümet olmak yetmez, hükümet iktidar ortaklarından yalnızca bir tanesidir. Kuvvetler ayrılığının olduğu bir ülkede; ordu, yargı, medya, sivil toplum kuruluşları –ki esasında sivillik ile uzaktan yakından alakaları yoktur-, holdingler ve tröstler birer baskı unsurudur. Seçime gitmek ciddi bir maliyet gerektirir, hal böyleyken tüm bu süreci finanse edecek ‘’birileri’’ ve o birilerinin de bazı talepleri olacaktır. Ya da niye yumuşatarak ifade ediyorsam, talepleri değil dayatmaları olacaktır.


Sömürgecilik tarih boyunca bazı evrelerden geçmiştir. Merak etmeyin bu faslı fazla uzun tutmayacağım. Orta Afrika 15. yüzyılın sonlarına doğru başlayan coğrafi keşiflerle birlikte Avrupalılar tarafından sömürülmeye başlanmıştır. İlk yıllarda köle ticareti ve değerli eşyaların Avrupa’ya taşınması şeklinde başlayan sömürgecilik sonraki süreçte iyice arsızlaşarak koloniciliğe evrilmiş, tarih sahnesinde birçok iç savaş, katliam ve vahşet yaşanmıştır.



Fransa, Cezayir’i sömüreceği vakit ‘’bu işi nasıl yapsak ki?’’ deyu düşünürken, tarihçi ve aynı zamanda bir sosyolog olan Alexis de Tocqueville’i Cezayir’e göndermeye karar verirler. Zira Tocqueville gözlem yeteneği epey yüksek bir heriftir. Cezayir’e gidip, oradaki halkı analiz edecek ve Fransa da bölgedeki oyun planını Tocqueville’in verileri üzerine kuracaktır. Velhasıl kelam Cezayir’e giden Tocqueville Fransızlara doğrudan sonuca gidecekleri taktiği verir; ‘’Dinlerine dokunmadığınız sürece onlara istediğinizi yaptırabilirsiniz!’’[1] Tocqueville’in dediği gibi de olur, Fransa Cezayir’i çatır çutur sömürmüştür ve bugün Cezayirlilerin büyük çoğunluğu da Fransa’ya gönülden bağlıdır.

Tabii bu durum epey eskide kalmıştır. Bugünün küresel güçleri zamanın Fransa’sı kadar aciz değildir. Her çeşit halk hakkında her türlü veriyi toplayıp, analiz edecek ve elde edilen sonuçlara uygun yöntemleri uygulayacak kudrete, uzmanlığa ve kansızlığa sahiplerdir. Toplumsal Çürüme ve Okyanus Ötesinden Gelen Tipolojiler başlıklı yazıda hatırlarsanız Tocqueville’in zamanında Cezayir için yaptığının bir benzerini de Amerikalıların Türkiye üzerinde yaptıklarını anlatmıştım. Daniel Lerner’in çalışmasını okumayanlar mutlaka okusunlar. [2] Reklamların ardından devam ediyorum. Yani demem odur ki artık ‘’dinlerine karışmayın da istediğinizi yapın’’ diye bir yaklaşım yoktur, dininden tut yediğine içtiğine kadar müdahale ederler. Mesela bugün kendini Müslüman olarak tanımlayan cemaatler gayet de pagan öğretilerle(Tasavvuf) işlemektedirler.

II. Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte dünyada artan milliyetçilik akımları ve gelişen bağımsızlık bilinci sebebiyle artık sömürgecilik veya mandacılık imkânsız hale gelmiştir. Bu noktadan itibaren de emperyalizm yeni bir taktik geliştirmiş ve orta sahayı kalabalıklaştırmayı tercih etmiştir. İstediklerini elde etmedeki yeni yöntemleri ikili anlaşmalardır!

Yazının başında ‘’vatan gibi aidiyetleri bulunmayan bankerlerin, uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde bağımsızlık diye bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise çok çok uzaklardadır, ütopik bir kavramdır’’ demiştim oradan devam ediyorum.



Bu bir renk kartelasıdır. Bağımsızlığı size bunun üzerinden anlatacağım. Beyaz tam bağımsızlık, siyah ise kölelik olsun. Büyük devletlerin bağımsızlıkları beyaza yakın bir gri iken Afrika’daki ülkelerde siyaha ramak kalmıştır. Türkiye’de ise her ne kadar her gün kötüye gidiyor olsa da hala bir umut vardır. Bizimkisi ortalarda bir yerde gridir.


Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir’deki I. İktisat Kongresini açış konuşmasında şöyle demiştir;
’Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir. Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.’’ [3]

Özellikle koyu yazdıklarımı dikkatle okuyun, Atatürk yine nokta atışı yapmıştır. Biz, Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile bir bir kaybettik. Aslında cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda başlamaktadır. II. Dünya Savaşının 1945’te bittiğini hatırlatmak isterim ahali.

İngilizcede ‘’first of many’’ deyu çok güzel bir kalıp vardır, ‘’ardı arkası daha gelecek olan birçok şeyin başı’’ demektir. Türkiye’nin ABD ile yaptığı ikili anlaşmaları ‘’ardı arkası daha gelecek’’ bir süreç olarak nitelersek bu sürecin ‘’first of many’’si 23 Şubat 1945’tir.

23 Şubat 1945 Tarihli TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında İmzalanan, 11 Mart 1941 Tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunundan Yararlanmak İçin Yapılan Anlaşma[4]


 



1. ve 2. maddeleri lütfen okuyunuz. ‘’20. YY'ın Mimarı WallStreet; Komünizm, SSCB, Nazizm ve Hitlerin Yükselişi’’ yazısını okumuş olanlar, orada ABD ve Rusya arasındaki resmi belgelerdeki ayrıntılı metinleri bi’ gözünüzün önüne getirin, sonra bir de buna bakın. 1. maddeden ABD’nin tam olarak nasıl bir görev üstleneceğine ya da yükümlülüklerine dair net bir şey çıkarabilen var mı? Verecekleri ‘’müdafaa maddeleri’’nin(o da ne demekse artık) neler olduğu, özellikleri, eski mi yeni mi olacakları, ne kadar oldukları veya nerede ve ne zaman verilecekleri hakkında herhangi bir şey bulabilen var mı? Bu nasıl anlaşma metni olum? Bisiklet isteyen çocuğunu ‘’bakarız’’ diye geçiştiren baba gibi, çakal mısınız lan siz?

Hadi art niyet aramamak için olağanüstü bir çaba gösterip ikinci maddeye geçelim. İkinci maddede ilk maddenin aksine Türkiye’nin yükümlülükleri, gayet geniş çaplı olmak üzere, açıklanmıştır. Hatta bilmem dikkatinizi çekti mi ama yükümlülüklerimiz sıralanırken bunları ne amaçla bizden talep ettiklerini belirtmemişlerdir. İlk maddedeki gibi bir ‘’Müdafaa’’ ibaresi bulunmamaktadır. Ayrıca yine bu maddede geçen ‘’kolaylık’’ kelimesi ucu alabildiğince açık bir ifadedir. Yani ABD bu maddeye dayanarak Türkiye'nin havaalanlarıyla, limanları ve yollarının Amerikalılar tarafından kullanılmasından, Türkiye'de Amerikalıların üs ve tesisler kurmalarına varıncaya kadar birçok şeyi talep edebilecektir ve etmiştir de. Nerede başlayıp nerede biteceği belli olmayan tavizlerden ilki budur, yüzleşin! Bu anlaşmanın tam metnini kaynakçaya ekledim isteyenler oradan takip edebilirler. Ben şimdi biraz da 5. maddeyi konuşmak istiyorum.

‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımkürresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’ [5]

Ben bu anlaşmayı ilk okuduğum zaman bu maddeye geldiğimde birkaç saniye kalakalmış başa dönüp tekrar tekrar okumuştum. Gerçek olduğuna inanmak istememiştim, ulan siz bu anlaşmayı nasıl imzaladınız? Türkiye de ABD de iki ayrı bağımsız ülke değil mi? Eşit statüdeki ülkeler arasındaki anlaşmada böyle madde olur mu? Sanki İngiltere, kolonileriyle anlaşma imzalıyor, RE-ZA-LET! Anlaşmadaki ‘’hâlihazırdaki fevkalade hal’’ ne zaman son bulacaktır orasını da Allah bilir zira burada bununla ilgili tek bir hüküm dahi yoktur. ABD kendi şartlarını açıkça ortaya koyarken Türkiye’nin hiçbir karşı şart sunmaksızın ABD’nin şartlarını aynen kabul etmesi nasıl bir ezikliktir. Çok daha zor şartlar altında Sevr anlaşmasını elinin tersiyle iten Mustafa Kemal nerede bu anlaşmayı imzalayan dönemin dış işleri bakanı Hasan Saka nerede? Böyle bir şey olabilir mi ya?

Şimdi ise ekonomi alanında büyük bir iş bilmezlik ve basiretsizlik örneğini göstereceğim sizlere. II. Dünya Savaşı sonunda Türkiye'nin döviz stoku 245 milyon dolardır. [6] Ancak Sovyetler Birliği ile olası bir savaş ihtimali düşünülerek bu stoka dokunulmamış ve ABD’den kredi almaya karar verilmiştir.

27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul Edilen 10 Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması

 
 



Hesapta ABD Türkiye’ye 10 milyon dolarlık kredi vermektedir. Ancak gerçekte 10 milyon dolar değerinde(!) kullanılmış, savaş artığı, çürük çarık silahlar daha doğrusu hurdalar vermiştir. Bu anlaşmaları tarihte ‘’yardım anlaşması’’ gibi göstermek isteyenler de yıllık %2.3/8 faiz ödeneceğini görsünler. Ayrıca ABD eğer isterse bu ödemeyi dolarla değil Türk Lirası olarak da tahsil edebilecektir. Peki, ABD neden böyle bir şey istemiştir? Türkiye döviz aramakla uğraşmasın diye mi? Tabi ki hayır ABD bu sayede ülkesinden bir kuruş dahi çıkarmadan Türkiye'deki Amerikan memurlarının ücretlerini ve diğer masraflarını Türk parasıyla ödeyebilecektir. Hayırlı işler. Gelelim silahlara, bu silahlar da genel itibariyle hurda oldukları ve üretimi durdurulmuş ya da üretimi yapmış olan fabrikalar hepten kapatılmış olduğu için yedek parçaları da bulunmamaktaydı. Bu yüzden bu silahların bir kısmı alınıp hurda bir vaziyette Türkiye’de bekletilmiş bir kısmı için de, yine ABD’ye acayip paralar ödenerek, özel yedek parça siparişi verilmiştir. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama anlaşmanın ikinci bölümünde şöyle bir madde var;

‘’Türk Hükümeti tarafından seçilen malzeme Türk Hükümeti tarafından «mahallinde ve olduğu gibi» mülkiyeti müstesna olmak üzere, teminatsız satın alınacak ve Türk Hükümetine aşağıda müştereken tesbit edildiği üzere şu tarihte veya şu tarihlerde teslim edilecektir;’’ [7]

‘’Mahallinde olduğu gibi’’ arkeolojide buna ‘’insitu’’ derler ‘’nasıl bulunduysa o şekilde’’ anlamına gelmektedir. Gerçi bizimkilerin alacakları silahlar da arkeolojik buluntulardan hallicedir. Anlaşmada açıkça Türk Hükümeti'nin satın almak için seçeceği malzeme mahallinde olduğu gibi yani artık olduğu yerde hangi vaziyetteyse o şekilde verileceği yazılıdır. ABD ‘’artık bozuk mudur kırık mıdır hurda mıdır orasına ben karışmam’’ demektedir.

Ayrıca verilen bu silahların mülkiyet hakları da ABD’de olacaktır. Hatırlayın olum bir önceki anlaşmanın 5. maddesi ne diyordu?

’Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımkürresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’

Görün bunları beyler! Adamlar ellerindeki hurdaları bile verirken, hatta ne vermesi lan satarken, bin bir şart koşarken bizimkiler ‘’şu makineleri bi’ tamir ettirip öyle verin’’ diyememiştir. Paranla rezil olmak tam olarak budur. Hatta paran ile dilenci durumuna düşmektir bu. 27 Şubat 1946 tarihli 10 milyon dolarlık kredi anlaşmasının 3. bölümünde ise yine dikkatlerden kaçmaması gerek bir ayrıntı daha vardır;

‘’Eğer Birleşik Devletler, gerek Türkiye'de gerek Türkiye dışındaki malzeme fazlasından bir kısmını bir veya birkaç gayrimenkul mukabilinde trampa etmek arzusunda bulunursa - böyle bir veya birkaç gayrimenkulün Türk Hükümeti tarafından satılmak üzere gösterilmesi ve bunlar Türk Hükümeti ve Birleşik Devletler tarafından müştereken muvafık görülmesi kaydiyle - Türk Hükümeti bu trampayı yapabilecek bir müesseseyi göstermeyi taahhüt eder.’’ [8]

Türkiye neyi taahhüt edermiş? Amerikan Hükümetinin istediği takdirde Türkiye dışında veya içinde bulunan ıskartaya çıkmış hurda silahların bir kısmını, Türkiye'de satın almak istediği gayrimenkullerle takas etme imkânını taahhüt ediyormuşuz! Vatan toprağını satanları çok gördüm ama vatan toprağını üç beş hurdayla takas edeni ilk defa görüyorum. Bir de işin şöyle bir boyutu var ki binaların takas edileceği malzemenin, malzeme dediğim de malum hurdalar, mülkiyeti Türkiye’ye ait olmayacak ama vatan toprağı üzerindeki gayrimenkulün mülkiyeti ABD’nin olacaktır.

Şimdi tüm bunların anlamı üzerinde biraz konuşalım. ABD’nin sattığı silahların mülkiyetini vermemiş olması çok önemli bir meseledir, Türkiye üzerinde her an kullanabileceği bir baskı unsurudur. Şöyle ki, uluslararası arenada ABD’nin çıkarına aykırı bir işe giriştiğiniz an bu silahları geri alma hakları bulunmaktadır. Yine aynı şekilde siz bu silahları ABD’nin istemediği bir işte kullanamazsınız. Bu mesele Türkiye’nin bağımsızlığını beyazdan griye hatta siyaha doğru bir yolculuğa çıkaran bir unsurdur başlı başına rezilliktir, kabul edilemezdir. ‘’Biz, Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile bir bir kaybettik’’ dememin yegâne sebebi işte budur ve bu anlaşmalar hala yürürlüktedir.

ABD yeni tip sömürgecilik olarak tanımladığım ikili anlaşmaların kaşarı olmuş bir devlettir. Uç uca ekleme yöntemiyle karşı tarafı çaresiz bırakmak konusunda epey hünerlidirler. 27 Şubat 1946 tarihli 10 milyon dolarlık kredi anlaşmasının 3. Bölümünde ‘’eğer istersek bizim takaları verip Türkiye’den arazi çevirebiliriz’’ diyerek zemin yapan ABD, araladığı kapıdan aynı yılın sonunda 6 Aralık 1946’da içeriye bodoslama dalmıştır.

6 Aralık 1946 Tarihli, TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Kahire'de İmzalanan Anlaşmaya Ek Anlaşma[9]

 


Öncelikle şunu söylemekte fayda var zira kimsenin aklında yanlış bir intiba oluşmasın. O dönemde dahi ABD’nin Türkiye’deki mevcut elçilik ve konsolosluk binaları oldukça sağlam yapılardır. Yani demem odur ki ABD’nin Türkiye’de ekstra bir yapılaşmaya gitmesini gerektirecek bir durum yoktur. O halde bu yapılar, ABD’nin Türkiye’de gideceği yeni yapılanmalar için yaptırılacaktır. İnşaat ve yapım, onarım masraflarının da daha vadesi gelmemiş borçlarına karşılık Türkiye’ye ödetilmesini de nasıl değerlendirmek gerekir? ‘’Müttefikliğe’’, ‘’stratejik ortaklığa’’ sığar mı ulan bu? Gerçi o tarihlerde müttefik veya stratejik ortaklıktan ziyade Türkiye’nin sıfatı ‘’ABD’nin ileri karakolu’’ idi ve Türkiye de 60’lara dek bu sıfat ile övünmekteydi. Zaten Türkiye’de solu da bu şekilde azdırdılar, terörize ettiler. Terörize olan solu finanse ettiler sonra buna anti-tez olan sağı finanse ettiler. Kontrgerilla diye bir şey çıktı ortaya. Daha sonra sizin ülkenizde terör var deyip iç işlerimize karıştılar, katliamlar yaşandı, darbeler yapıldı. Olayların nasıl zincirleme bir şekilde gerçekleştiğini görüyor musunuz? Özellikle Ortadoğu gibi coğrafyalarda infial yaratmak için bir kıvılcım yetiyor zira ahmağın çok olduğu yerde kurşunlar havada uçuşur.

ABD her kabul ettirdiği şart ile bir sonraki için kapı aralıyor ve önceden elde etmiş olduğu hak ve tavizleri genişletmek için yararlanmada kullanıyor. Zaman ilerledikçe karşı tarafın elini kolunu iyice bağlamış oluyordu. Bu süreç bizim ülkemizde de aynen böyle işlemiştir. Ülkemizde Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran’da Türkiye’nin önünde iki seçenek vardır; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi? Hâlihazırda ABD’deki Cumhuriyetçiler ile Demokratlar’ın aynı bokun laciverti olduklarını Noam Chomsky gibi Texe Marrs gibi isimlerden öğreniyoruz. Peki, durumun bizde farklı olduğunu falan mı düşünüyorsunuz? Sahiden ya lacivertin kaç tonu vardı?

Şimdi ben Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan ikili anlaşmaların askeri ve ekonomik olanlarına bir son vermek istiyorum zira burada hepsini tek tek yorumlamaya kalkmak gereksiz bir çaba olacaktır. İlk örneklerini burada görüntülü analize tabi tuttuk üzerinde yorumlarımızı yaptık bu kadarı yeterlidir. Tamamına ulaşmak isteyenler hepsine tek tek TBMM’nin sitesinden ulaşabilirsiniz. Zira konuyu farklı bir alana taşımak istiyorum.

Başlık at evladım şöyle tam ortaya; ‘’Eğitim Alanındaki İkili Anlaşmalar’’

Eğitim bir ülkenin bağımsızlığı için müthiş önemli bir meseledir. Çünkü bağımsızlık zihinlerde başlar. Şayet siz zihinlerden bağımsızlık düşüncesini silmeyi başarabilirseniz bağımsızlığın her türlüsünün de önünü kesmiş olursunuz, düşünce olmadan fiil de olmaz. Bağımsızlık düşüncesinin savunulması gereken ilk kalesi eğitimdir. Amerikalılar da bunu çok iyi bildiklerinden dolayı bu alanı da boş bırakmamışlardır. İnsanların daha çok meşhur Fulbirght anlaşması olarak bildiği, ‘’27 Aralık 1949 Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’’’yı inceleyeceğiz.

27 Aralık 1949 Tarihli Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma[10]














Amerikancılık, Amerikaperestlik, kültür emperyalizmini, popüler kültür adını her ne koyarsanız koyun onun inşası için ABD ilk tavizleri işte bu anlaşmayla elde etmiştir. Bu anlaşma ile Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adında bir teşkilat kuruluyor ve bu komisyonun sekiz üyesinden dördü Amerikalı dördü de Türklerden oluşmaktadır. Türkiye'deki Amerikan büyükelçisi de bu komisyonun fahri başkanıdır. Şayet bir konuda yapılan oylamada eşitlik bozulamazsa bu ABD büyükelçisi de oy kullanma hakkına sahiptir. Anlaşmazlıklar bu şekilde çözülecektir. ABD Türkiye’ye zarar verecek bir karar almak ister ve bizimkilerin hepsi hayır oyu verirse bu büyükelçinin de oyuyla Amerikalılar yine sayısal üstünlüğü sağlayacak ve istediklerini çatır çatır uygulayacaklardır. Böyle bir şey olabilir mi? Ayrıca bu komisyon her türlü hareketinden ABD Dışişleri Bakanı'na karşı sorumlu olacak, bütçeyi onlar belirleyecek ve eğer isterlerse, komisyonun almış olduğu tüm kararlarını istisnasız gözden geçirebilecek ve değiştirebileceklerdir. Amerika Dışişleri Bakanı'nın, Türkiye’deki Amerikan büyükelçisi ve elçilikte görevli iki memurun kontrol ve denetiminde olacak ve yine Amerikalı müdür ve yardımcıları da anlaşmaya göre Amerika Dışişleri Bakanı tayin edecektir. Amerikan kanunlarına göre işleyecek olan bu komisyonun ve orada görev alacak Amerikalıların neler yapacaklarını, amaçlarını, anlaşmada belirtildiği gibi, belirtilmeyen alanlarda da Amerikalılar bilecek veya yeni bir durum karsısında Dışişleri’nden yeni ve bambaşka talimatlar alabileceklerdir. Komisyondaki 4 Türk üye ile ilgili ise ‘’kim s***r Çağlar Çorumlu’yu’’ diyerek en ufak bir hüküm dahi belirtilmemiştir. Zira buna gerek yoktur, komisyon içerisinde zaten Amerikalılar çoğunluktadır, onu da geçtim ABD Dışişleri eğer isterse tüm kararları kökten değiştirme hakkına da sahiptir. Yani en nihayetinde bir anlaşma neticesinde Türkiye’de tüm imkânları Türkiye tarafından sağlanan, Türk parasıyla iş gören ancak Türkiye’nin hiçbir şekilde üzerinde denetim hakkı olmayan bir komisyon kuruluyor ve bu komisyonun görevi de ‘’milli’’ eğitim müfredatını hazırlamak. Amerika böylelikle Türkiye’de, tıpkı futbol takımlarının yaptığı gibi, bir scouting ağı kurmuştur. Türk öğrenci, öğretmen ve akademisyenlerinin kendi işlerine yarayıp yaramayacak olanlarını tespit etmek adına iki grupta sınıflandırmışlardır. Bunlar Amerika hayranı olan tayfa ve bunlara katılmayan tayfa şeklindedir. Amerika’ya götürülüp oradaki sunumdan etkilenip öyle dönen Amerikancı tayfaya bol maaş ve yüksek mevkilerde görevler verilmiş Amerikancılığa mesafeli duranlar ise tehlikeli görülerek tasfiye edilmiştir. ABD böylelikle hem Türk eğitim sisteminin anasını bellemiş hem de lokal işbirlikçiler elde etmiştir. Hem de tüm bunları yasal yollardan yapmıştır. İşin acı yanı bu anlaşma hala yürüklüktedir ve anlaşma için bir son bulma tarihi belirlenmemiştir. ‘’Eğitim ve sınav sistemimiz neden sürekli değişiyor?’’ ya da ‘’ÖSS mi yoksa YGS mi daha iyiydi?’’ gibi sorulardan ziyade asıl sorulması gereken sorular ‘’Bu melanet anlaşmayı hangi kafayla imzaladınız?’’, ‘’Siz, sonra gelenler, neden bunu değiştirmek adına en ufak bir adım atmadınız?’’ ve ‘’Bu anlaşma ne zaman bitecek ulan?’’ gibi sorulardır. Ancak bu sorulara net ve açık yüreklilikle cevap verebilecek bir babayiğit yoktur. İsmet Bey sağ olsun Türk eğitim sistemini Amerikalılara peşkeş çekmiştir.

Sinir katsayımın iyice yükseldiği şu dakikalarda kendimi iyice kaybetmemek adına bu bahsi de burada noktalıyorum. Ancak yine bu anlaşmaların da yalnızca buzdağının görünen yüzü olduğunu hatırlatayım. Yeni konu başlığımız tarım olacak ahali.

ABD ile olan ilişkiler konusunda Adnan Bey de İsmet efendiden aşağı kalmamıştır. Tarım ile ilgili olan saçma sapan anlaşmaların geneli de yine kendisinin döneminde imzalanmıştır. İkinci Dünya Savaşı ve sonraki süreçte de Kore Savaşının sonuna kadar Türkiye dünyada önemli bir tahıl ihracatçısıdır. Zira dünyada bir savaş ve bu savaş neticesinde de normalde olandan çok daha fazla tahıl ihtiyacı vardır. Türkiye de bu savaşta yer almadığı için en büyük tahıl satıcılarından biri olmuştur. Ancak savaşın bitimiyle beraber tahıl ihtiyacı azalınca Türkiye’de dış ticaret açığı artmış ekonomi tepe taklak olmuştur. Bu noktada ise canımız ciğerimiz Amerika’mız yardım elini uzatmıştır. Kısa bir süre önce dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı olan Türkiye 1955’ten sonra ABD’den tarım ürünleri ithal edebilmek için ağır anlaşmalar imzalama noktasına gelmiştir.

12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai Emtia Anlaşması[11]




ABD kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, donyağı ve soya yağı gibi ürünleri, Amerikan gemileriyle, Türkiye'ye taşıma ücretiyle birlikte 43.6 milyon dolar karşılığında verecektir. Bunlara da hala ‘’yardım anlaşması’’ falan diyen varsa derhal burayı terketsin. Yorumlara kısa bir ara veriyorum. Bu anlaşmaya ek olarak bir anlaşma daha imzalanmıştır, onu da verdikten sonra öyle devam edelim yorumlara.

25 Ocak 1957 Tarihli ve 12 Kasım 1956 Tarihli Anlaşmaya Ek Anlaşma[12]




ABD verdiği, daha doğrusu sattığı, tarım ürünleriyle ilgili çok ağır şartlar sunmuştur;
  • Anlaşmaya göre alınan ürünler ABD’nin satış yaptığı ülkeler ve ABD’nin düşman ilan ettiği ülkelere satılamayacak yalnızca Türkiye’nin iç tüketiminde kullanılabilecektir.
  • Türkiye'ye satılacak malların dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası üzerinden fiyat tespit edilecektir. ABD vergi kaçırmak için çalışanın sigortasını asgariden yatıran küçük esnafın yaptığı ahlaksızlığın büyük çaplısını yapmıştır.
  • Türkiye'nin yetiştirdiği ve anlaşmada bulunan veya benzeri ürünlerin Türkiye'den yapılacak ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir. Bağımsızlığı ipotek ettirmenin en net örneklerinden biri budur ahali. Türkiye, ABD’nin ‘’yetiştirme’’ dediğini yetiştirmeyecek, ‘’satma’’ dediğini satmayacaktır.
  • Amerikan tarım ürünleri fazlası Türk lirasıyla satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'na yatırılacak olan bu paralar ABD tarafından kullanılacaktır. Hani şu gayrimenkuller vardı ya, işte orada kullanılmış olabilir mesela.
ABD’nin uç uca ekleme yöntemiyle ilerlediğinden bahsetmiştim. Yukarıda verdiğim bu anlaşmamalarla elde ettiklerini bir adım öteye taşıdıkları tarih ise 20 Ocak 1958’dir.


20 Ocak 1958 Tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması[13]






Bu anlaşma ile ABD, Türkiye’ye 46.8 milyon dolara buğday, yem, soya fasulyesi, pamukyağı, tereyağı, süttozu ve peynir gibi şeyler satmıştır. Ancak asıl mesele yine aynı gün anlaşmaya eklenen notadır.

20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak 1958 Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası[14]




Neyi taahhüt etmektedir? ‘’1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı ve ‘’1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracatını asgarî bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatım Türkiye'nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübalatayı ile telafi eylemeyi’’ taahhüt edermişiz. Durun mealini vereyim, bu nota ile Türkiye Cumhuriyeti dış ticaretinin bir yabancı devlet tarafından kontrolü resmen ilan edilmiş, Türkiye tarımının bitirilmesi adına ilk somut adım atılmıştır. Bizimkilerin bu notaya cevabı ise ‘’tamam abi’’ şeklinde olmuştur. [15]







Gelin biraz hafızalarımızı zorlayalım. 2003’te Irak’ta Amerikan askerleri, askerlerimizin başına çuval geçirmiş ve bu olay o dönem epey gündem yaratmıştı. 2006’da Kurtlar Vadisi Irak çekildi hatta. Ancak sinema perdesinin dışında yani gerçek dünyada ise olaylar biraz daha farklı gelişmişti. ‘’ABD’ye nota verilecek mi?’’ şeklinde tartışmalar dönerken o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan ‘’ne notası veriyorsun kardeşim müzik notası mı bu?’’ demişti.




Gördüğünüz üzere ‘’eloğlu’’ nota vererek neler neler kabul ettirebilmişken bizimkiler bu denli büyük bir saygısızlık karşısında dahi ses çıkar(a)mamıştır. 50’li yıllardaki dış politika ne idiyse 2000’lerdeki dış politika da odur. Makyajlı kasa dış politika! Omurgasızlık bu topraklarda bir gelenektir ahali! Ben bu yazıda yalnızca en kritik gördüğüm dört mesele olan askeri, ekonomik, tarım ve eğitim alanındaki üç beş ikili anlaşmayı konu mankeni olarak teşhir ettim. Meclis zabıtlarında bunlardan yüzlerce vardır ahali yüzlerce! Bunun daha kredi anlaşmaları boyutu vardır, siyasi anlaşmalar boyutu vardır, sanayi alanındaki ikili anlaşmalar boyutu vardır, NATO anlaşmaları boyutu vardır, vardır oğlu vardır. İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Çiller, Erdoğan aklınıza kim geliyorsa artık, hepsi aynı politikaları devam ettirmişlerdir. Bunlar her zaman ısrarla söylediğim gibi lacivertin tonlarıdır. Sizlerden ricam lütfen bu anlaşmaları göz ucuyla olsa dahi okuyunuz. TBMM kayıtları ve Resmi Gazete arşivleri halka açık lan her şey elinizin altında oğlum ne olur üşenmeyin. Tek tek bu anlaşmaları bulup okumak zor mu geliyor Haydar Tunçkanat’ın ‘’İkili Anlaşmaların İç Yüzü’’ diye tuğla gibi bir kitabı var alın onu okuyun yine aynı konuları işleyen Mehmet Emin Değer’in ‘’Oltadaki Balık Türkiye’’ isimli kitabı var alın onu okuyun. Her nereden okursanız okuyun ama okuyun. Lütfen! Facebook’da, Instagram’da biraz daha az zaman geçir. Selin’e 1 gün mesaj atmazsan bir şey kaybetmezsin ancak biz ülke olarak bu anlaşmalar ile çok şey kaybettik. Eğer sen uyumaya devam edersen daha da çok şey kaybedeceğiz. Oyuyorlar ulan ülkenin altını oyuyorlar! Bir insan evladı da çıkıp ‘’yahu siz ne yapıyorsunuz?’’ demiyor. Çünkü iktidarı da muhalefeti de sivil toplum kuruluşlarını da aynı yerler finanse ediyor.

Mesela Türkiye tarihindeki en büyük kitlesel hareketlerden biri olan Gezi Parkı olaylarını ele alalım. 2013 yazında daha önce görmediğimiz ölçüde büyük bir halk hareketi yaşandı. Orada tepkilerin odağında Ak Parti iktidarının totaliter politikaları, artan hukuksuzluk vb. sosyal meseleler vardı. Ancak aynı tarihlerde TBMM’den öyle bir kanun geçirildi ki ne Gezi Parkı eylemcileri ne de başka cenahlardan en ufak herhangi bir tepki dahi gelmedi. 11 Haziran 2013’te 6491 numaralı Türk petrol kanunu değiştirildi.

TÜRK PETROL KANUNU, Kanun No. 6491 [16]





Kanunun tamamını, diğerlerinde de olduğu gibi, yazının sonundaki kaynakçaya ekledim lütfen okuyunuz. Bu kanun değişikliği ile yabancı şirketler Türkiye toprakları üzerinde petrol arama hakkı elde ettiler. Eski kanunda bulunan “Devlet adına arama ve işletme ruhsatı alma hakkı TPAO’na aittir” ibaresi kanundan çıkarıldı. Evet, bu bir ikili anlaşma değildir. Bu topraklarımızı çoklu tecavüzlere açmaktır. Türkiye gündemi o dönem alkol yasası ve gezi parkı gibi meseleler ile meşgul edilirken altımız oyulmuştur. Bu zamana kadar bu kelimeyi mecaz olarak kullanmıştım ancak burada kelimenin tam anlamıyla altımız oyulmuştur.

Yazıyı bu noktada bitiriyorum. Ancak dediğim gibi bu meseleye biraz daha hassasiyet göstermek, okumak, araştırmak, sığır gibi yaşamamak gerek. Bir sonraki yazıyla ilgili olarak da kafamda iki plan var. Ya tasavvuf zihniyetinin Türk toplumunun alışkanlıkları üzerine yazacağım ya da malum geçen yazıda da söylediğim üzere 24 Haziran seçimlerinde oyunuzu dahi etkileyebilecek dediğim yazıyı yazarım henüz karar vermiş değilim. Tamamen anlık psikolojik durumuma göre değişebilir, bakarız deyip geçiştireyim.  


Hadi selametle…

-----------------------------------
[1] GÜRBÜZ, B. (2012). Tocqueville'in Cezayir Raporlarında Doğa Yasaları ve Güvenlik - http://dergipark.gov.tr/download/article-file/84496
[2] Lerner, D. (1958) “The Chief and The Grocer” The Passing of Traditional Society: Modernizing the Middle East. Glencoe, IL: The Free Press
[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinden Seçmeler - http://www.ata.tsk.tr/content/media/01/soylev_ve_demecleri.pdf
[4] 23 Şubat 1945 Tarihli TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında İmzalanan, 11 Mart 1941 Tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunundan Yararlanmak İçin Yapılan Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc027/kanuntbmmc027/kanuntbmmc02704780.pdf
[5] agy
[6] GÖZLEMLER & YORUMLAR 1945-50 DÖNEMİNDE EKONOMİDE NELER OLDU? UYGULANMAYAN PLANLAR ALINAMAYAN VE ALINAN KREDİLER s.2
[7] 27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul Edilen 10 Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması - TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc028/kanuntbmmc028/kanuntbmmc02804882.pdf
[8] agy
[9] 6 Aralık 1946 Tarihli, TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Kahire'de İmzalanan Anlaşmaya Ek Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc029/kanuntbmmc029/kanuntbmmc02905002.pdf
[10] 27 Aralık 1949 Tarihli Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc032/kanuntbmmc032/kanuntbmmc03205596.pdf
[11] 12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai Emtia Anlaşması – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d11/c009/tbmm11009076ss0273.pdf
[12] 25 Ocak 1957 Tarihli ve 12 Kasım 1956 Tarihli Anlaşmaya Ek Anlaşma – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d11/c009/b076/tbmm110090760528.pdf
[13] 20 Ocak 1958 Tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması – Resmi Gazete – http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10228.pdf
[14] 20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak 1958 Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası – Resmi Gazete - http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10228.pdf
[15] agy
[16] TÜRK PETROL KANUNU, Kanun No. 6491 – Resmi Gazete - http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/06/20130611-5.htm