Selam ahali, hazır herkes para meselelerine bu kadar
ilgiliyken ekonomiyle ilgili anlatmam gerekenleri anlatayım istiyorum. Gün o
gündür ahali. Öncelikle şunu belirtmem lazım ki, konsept olarak bu ve bu
yazıların devamı niteliğinde bir yazı olacak. O yüzden önce bunları okuyun
ondan sonra gelin.
Daha önce de söylediğim gibi oy verme işlemi yeterliliğe,
ehliyete bağlanması gereken çok büyük bir sorumluluktur. Bir Ortadoğu ülkesinde
politika yapacak iseniz -hele de bu ülke Türkiye ise- bilinmesi gereken çok şey
vardır. Evanjelizm’i ve Siyonizm’i iyi bilmeniz gerekir, Hegel diyalektiğini
bilmeniz gerekir. ABD ve AB tarihini -özellikle de Reform hareketleri
sonrasını- genel hatlarıyla bilmeniz gerekir. Almanya’da Nazizim’in Rusya’da
Komünizm’in Wall Street bankerlerince kurulduğunu ve palazlandırıldığını
bilmeniz gerekir. CFR’ı, Bilderberg’i, Trilateral Comission’u, Bones &
Skulls’u bilmeniz gerekir. Sermaye sahibi uluslarüstü hanedanları bilmeniz
gerekir. Morton Abramowitz’i, Paul Wolfowitz’i, Graham Fuller’i iyi tanımanız
gerekir. RAND ve Stratfor gibi think-thank’leri çok iyi bellemeniz gerekir. Sosyoloji
ve ekonomi gibi disiplinlere de temel seviyede dahi olsa hakim olmak gerekir.
Ekonomiden anlamak için rakamlarla aranızın çok iyi olmasına
gerek yok, sorgulayan bir zihin yapısına sahip olmanız yeterlidir. Basit mantık
kaidelerini işletebiliyorsanız anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Ortaya ‘’net’’ ve
‘’brüt’’ diye kavramlar attılar. Bugün işçilerin maaşı vergiler düşülmeden, net
değil de brüt olarak verilse ve bu vergiler daha sonra talep edilse isyan çıkar
isyan. Hem de bu isyan o kadar büyük olur ki, koskoca Fransız İhtilali bu
isyanın yanında meslek lisesi kavgası gibi kalır. Zira bir insanı ne kadar
siktiğinden ziyade nasıl siktiğin daha önemli olur bazen. Misal bugün bir de
Gayri Safi Milli Hâsıla diye bir kavram var. GSMH koca bir palavradır. Bugün
Koç gibi Boyner gibi büyük oluşumlardan yalnızca biri kârını arttırsın, ticari
hacmini genişletsin ülke ekonomisi büyüyor, GSMH artıyor. Kişi Başına Düşen
Milli Gelirmiş(!) benim cebime 1 lira daha fazla girmiyor ki, ekmeğin fiyatı
düşmüyor ki, bunun vatandaşa bir faydası yok ki. GSMH züğürt tesellisidir
ahali. Tiyatrodur. Bir taraftan alım gücü 15 yılda %68 düşen bir halk diğer
taraftan ekonomisi büyüyen bir ülke. İki istatistik de kağıt üzerinde doğru.
Ancak refah böyle bir şey değil ahali. Bir bilim olarak ekonomide bu ve bunun
gibi zibilyon tane uyduruk içi boş kavram vardır. Tüm bunların amacı bir algı
operasyonu yapmaktır. Şöyle ki; ‘’Siz avamsınız, sizin kafanız böyle işlere
basmaz para-finansman işlerini bu işin profesyonellerine bırakın’’ Ancak, öyle
bir dünya yok ahali. İnsanlar kendi kaderlerini kendileri tayin edebilmelidir.
Belki ‘’birilerinin’’ tanrıcılık oynama hayallerini baltalayacağız ama herkes
bu işlerden asgari düzeyde de olsa anlamak mecburiyetindedir. Arka taraf dinle
burayı.
Dünyada satın alınabilecek her şeyi düşünün, işte tüm bu
malı metayı 10 defa satın alabilecek kadar para bankalar tarafından BORÇ olarak
üretilmiştir. Evet, tarafından. Peki, nasıl? Şöyle ki; T.C anayasasında Türkiye
Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri maddesi altında, para basma ifadesi
de yer alır.
Ancak bu yetki 1930 yılında Merkez Bankasına devredilmiştir.
[1] Bu noktadan itibaren ise ekonomik sistem adım adım bozulmaya başlamıştır. Merkez
Bankası Kanunu'nda 21 Nisan 1994 tarih ve 3985 sayılı değişiklikle Merkez Bankası
banknot ihracı yetkisine sınırlama tamamen kaldırılmıştır. [2]
Yani, anayasada TBMM'ye verilen para basma yetkisi, kanunla
süresiz olarak Merkez Bankası'na devredilmiştir. Şimdi bu noktadan sonra
sorulması gereken asıl soru şudur; para basma yetkisi artık devlete ait olmayan
bir kuruluşta, devlet bu paraya nasıl erişecek? Bu sorunun da, Kemal Derviş’ten
önce ve Kemal Derviş’ten sonra olmak üzere iki cevabı vardır. Sömürge valisi
Kemal Derviş IMF tarafından gökten zembille indirilmeden evvel Türkiye’deki
sistem de tıpkı ABD ve FED arasında işleyen sistem gibiydi. Yani, devlet lüzumu
hasıl olduğunda merkez bankasından borç alıyordu.
Şimdi araya bir reklam alıyorum. 1801-1809 tarihleri
arasında ABD başkanlığı yapmış olan Thomas Jefferson, ‘’Eğer ABD halkı özel
bankaların kendi paraları üzerinde basma haklarının kontrolüne müsaade ederse
önce enflasyon gelecek, sonra para arzı düşürülecek, kamu harcamaları
kısılacak, vergiler artacak, deflasyon olacak. Bu esnada şirketler büyürken
halk ellerindeki mülklerden olur ve çocuklar evsiz ve barksız olarak uyanır.
Ben banka kurumlarının hürriyetimiz açısından ordulardan daha tehlikeli
olduğunu düşünüyorum’’ demiştir.[3] Tabi ki vergilerin artması, şirketler
zenginleşirken halkın fakirleşmesi falan bunlar Türkiye’de olacak şeyler
değildir ahali bunlar ABD’ye özgü şeylerdir(!) ABD’de 5 Nisan 1933 tarihinde
çıkan başkanlık kararnamesi tüm Amerikan vatandaşlarının ellerindeki altınları
Amerikan hazinesine teslim etmeleri gerektiğini buyurmuş aksi halde
davrananların da hapis cezasına çarptırılacaklarını bildirmişti. Roosevelt aynı
zamanda altın ihracatını da yasaklamıştı.[4] Bugün, Türkiye’de vatandaştan ‘’enflasyonla
topyekün mücadele’’ ve ‘’boz doları boz oyunu’’ diyerek altın ve dolarlarını
bozdurmasını “rica edenler” yarın işler daha kötüye giderse yalnızca rica
etmekle yetinmeyebilir deyip reklamların ardından devam ediyorum.
Kemal Derviş Türkiye’ye tepeden yıldırım gibi düşmüş ve 15
günde 15 ayrı yasa çıkarmıştı. Bu yasalardan biri de Merkez Bankası Yasası 56.
Maddedir [5];
Yani, devlet, merkez bankası tarafından basılan paraya
hiçbir şekilde erişemez. IMF’nin, Atatürk’ün devletçilik ilkesiyle taban tabana
zıt, devletin piyasa üzerindeki rolünü tamamen kısıtlayan politikalarının özeti
bir kanun değişikliğiyle karşı karşıyayız ahali. Özel bankaların tiranlığına
hoşgeldiniz. Bankalar insanlara kafalarına göre krediler verecek, piyasada
kredilerin ve faizlerinin tahsilini karşılayacak yeteri miktarda para
bulunmayınca bankalar, Merkez Bankasına diyecek ki; ‘’para bas’’ Merkez Bankası
para basacak, ülkede Merkez Bankasının bastığı parayı karşılayacak bir üretim,
maddi bir varlık olmadığı için de aradaki fark vatandaşın sırtına yüklenecek.
Enflasyon yükselecek, fakirleşeceğiz, Ne güzel İstanbul be! Anayasada TBMM'nin
olan para basma yetkisini Merkez Bankasına devretmek sonra da Merkez Bankası
devlete hiçbir şekilde borç veremez diye yasak çıkarmak. Affedersiniz ama böyle iş[:)] olur mu?
Bankadan kredi çekmek işte tam da bu mantıki kaideler gereği
çok büyük bir ahlaksızlık, sorumsuzluk ve en nihayetinde enayilik ve
hırsızlıktır hem de başkaları adına yapılmış bir hırsızlık. Taşeron hırsızlar!
Kur’an’da faizin ‘’O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin
kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, "Alış-veriş
de riba gibidir." demişlerdir. Oysaki Allah, alış-verişi helal, ribayı
haram kılmıştır. … Yeniden ribaya dönene gelince, böyleleri ateşin dostlarıdır.
Sürekli kalacaklardır orada. … Ey iman sahipleri, Allah'tan korkun. Ve eğer
inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, biliniz ki
Allah'a ve Peygamberine savaş açmış olursunuz…’’ [6] gibi oldukça net ve sert
ifadelerle yasaklanması da yine bu yüzdendir.
Gazali, benim teolojik açıdan onaylamadığım bir kişiliktir
zira kendisi tasavvufçudur, akılcı hareketlerin karşısındadır. Ancak bu yönünün
zıttı bir biçiminde bazı konulara yaklaşımıyla da büyük bir felsefecidir.
Gazali, ‘’Dirhem ve dinarlar belli bir amaç için yaratılmamışlardır, kendi
başlarına hiçbir işe yaramazlar; tıpkı taş gibidirler. Elden ele dolaşmak,
alışverişi yönetmek ve kolaylaştırmak için yaratılmışlardır. Malların değerini
ve derecesini gösteren SEMBOLLERDİR.’’ … ‘’Tam da bu yararsızlıkları sebebiyle
ancak ölçüm birimi olabilirler.’’ … ‘’Bir şey ancak kendine özgü özel bir formu
ya da niteliği olmadığı takdirde diğer şeylerle tam olarak ilişkilendirilebilir
–örneğin yalnızca renksiz bir ayna tüm renkleri yansıtabilir aynı şey para için
de geçerlidir– kendi başına bir amacı yoktur. Ama malların değiş tokuşu için
aracılık hizmeti yaparlar.’’ … ‘’Başka mallarla ilişkili olan dirhemler
cümledeki edatlar gibidir’’ diyerek çok doğru tespitler yapmıştır. Zira
para,bir sembol olmaktan çıkıp yatırım
aracına dönüştüğü an vahşi kapitalizm başlar.
İyi bilinen farkların altında benzerlikler gizlidir ahali.
Bugün birbiriyle taban tabana zıt görünen kapitalizm ile komünizmin ikiz kardeş
olduğunu çok az kişi dile getirebilmektedir. Kapitalizmin temel doktrini kâr ve
faizdir. Kapitalizmde küresel şirketler faiz ile insanları ezer. Komünizm ise
bu ikisini, kâr ve faizi, ortadan kaldırır. Böylece komünizmde de, kâr etme
imkanı olmadığı için, insanlar bu kez de devlet tarafından ezilir. Hegel
diyalektiğine yerleştirelim; kapitalizm(tez)+komünizm(antitez) = ‘’ooo kardeşim
eziliyorsun bugün’’(sentez) Bu durumda lazım olan şey kârın ve özel mülkiyetin
olduğu ancak faizin olmadığı, paranın ise yalnızca malı, metayı sembolize eden
bir kavram olarak varolduğu bir sistemdir.
Geçenlerde ‘’Trump tweet attı, dolar fırladı: borsa sert
düştü’’ başlıklı bir haber metnine denk gelmiştim. Eskiden Bahçeli hapşırdı
diye yükselen dolar artık Trump tweet attı diye yükseliyormuş. Şayet siz kendi
ayakları üzerinde duran bir ekonomi inşa edemezseniz suyun üzerinde sürüklenen
bir yapraktan farkınız kalmaz. Ortamlarda ‘’yerli ve milli’’ edebiyatı yapmayla
olacak işler değildir bunlar. Atatürk’ün konuyla ilgili çok güzel bir sözü
vardır; ‘’Siyasi ve askeri zaferler ne kadar parlak olurlarsa olsunlar iktisadi
zaferlerle taçlandırılmazlarsa bu zaferler sürekli olmaz hemen sönüverir’’ [7]
Mustafa Kemal Paşa burada nokta atışı yapmıştır. Biz Çanakkale’de,
Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı daha sonrasında ABD ile imzalanan
ikili anlaşmalarla bir bir kaybettik. Kemal Derviş de zaten ölmüş bitmiş olan
ekonominin üzerine 2001’de tüyü dikti. Türkiye’yi IMF ile tanıştıran Recep
Peker’i Toplumsal Çürüme ve Okyanus Ötesinden Gelen Tipolojiler başlıklı yazıda
anlatmıştım, önce onu daha sonra da ABD ile imzaladığımız ikili anlaşmaları
çarşaf çarşaf ortaya serdiğim Bağımsızlığı İpotek Ettirmek; İkili Anlaşmalar!
Başlıklı yazıyı okuyup burada anlattıklarımla birleştirin. 2018 yılı itibariyle
Türkiye’nin en değerli 100 firmasının toplam değeri 27,5 Milyar dolardır, ki
buna THY de dâhil, öte yandan yalnızca Toyota’nın değeri ise 44 Milyar
dolardır. [8] Sosyal devlet anlayışını, gelir adaletini sağlayamadığımız gibi
son vagonuna bindirildiğimiz neo-liberalizmin, kapitalizmin bile hakkını
veremiyoruz.
CIA, İran’da Musaddık rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan
darbeyi organize eden ve resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in, meşhur
FDR’nin de uzak akrabasıdır, kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı
ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi ismiyle çalışma işine son
vermiş, kendini gizleme yoluna gitmiştir. Bu amaçla bir diğer Amerikan
istihbaratı olan NSA’in bünyesinde MAIN isimli özel bir teşebbüs kurmuştur. MAIN’in
amacı yabancı ülkelerdeki ekonomik manipülasyonları yürütmektir. John Perkins
de burada görev almış, kendi deyimiyle, eski bir ekonomik tetikçidir. Perkins, gelişmemiş ve gelişmekte olan
ülkelere aslında halkın ihtiyacı olmayan projeler ve yatırımlar için kredi
verdiklerini, verilen kredileri de yine kendi şirketler grubundan hizmet ve malzeme
alımı için kullandıklarını, proje bitiminde kurulan tesisin gelirlerini de
kendilerinin aldıklarını aktarır. [9] Böylece kredi faizi, mal veya hizmet
satışı ve kurulan teşebbüsten elde edilen gelir olmak üzere ayrı ayrı
kalemlerden milyonlarca dolar gelir elde edilir. Ülkenin bu yatırımlarla
kalkınması imkansızdır. Somut konuşalım bu modelin adı; YAP-İŞLET DEVRET
modelidir. Bugün Türkiye’de yapılan tüm otoyol, köprü ve inşaatlar hem borç
para ile yapılmış hem de üretime katkısı olmayan yatırımlardır. Şu an
Türkiye’nin dış borcu trilyonlarla ifade edilecek seviyelerdedir. 15 yılda
özelleştirmelerden 60-70 milyar dolar gelir elde edildi. Ancak yine bu 15
yıllık süre zarfında faiz lobisi olarak tarif edilen güruha ödenen para; 216
milyar dolardır Yani elde edilen gelirin 3,5 katı! . Hazine müsteşarlığının
sitesi halka açık girin kontrol edin. Delik o kadar büyük ki, ne vergi
zamlarıyla ne de özelleştirmelerle kapanacak gibi değildir.
Türk Lirasının yaşadığı değer kaybı da bu yüzdendir. Ülkenin
içi boşalıyor ahali. Bazı denyolar da çıkıp ‘’TL’ye operasyon çekiliyor, reise sahip
çıkalım’’ gibi yaklaşımlar türetiyor. Ancak böyle bir tavır içine girebilmek
için ülke menfaati adına çekilmiş bir rest görmek gerekir. Mesela Kıbrıs Barış
Harekatı sonucunda ülke ciddi yaptırımlarla karşı karşıya bırakılmış, köşeye
sıkıştırılmıştı. İnsanlar, yağ kuyruklarına Kıbrıs uğruna katlandı. Ancak
bugün ise küresel sermayenin ‘’iki dediğini bir etmeyen’’ ‘’ne istedilerse
veren’’ hatta o yağ kuyruklarından da ağır demagoji içeren propagandalar çıkararak
iktidara gelmiş bir ekip var. Yani, ne uğruna bedel ödenecek bir dik duruş ne
de sahip çıkılacak bir reis vardır ortada. Ülkenin içerisinde bulunduğu
ekonomik durumun sebebini, ‘’dış güçlerin Erdoğan karşıtlığı’’ yahut Rahip
Brunson’un tutuklanması olarak ilan etmek en hafif tabirle alıklıktır. Ülkemiz
üretmiyor, üretmediği gibi de sürekli tüketiyor. Dışarıya sattığın herhangi bir
şey yok. Yaptığın ihracat bir metayı iki parça halinde İTHAL edip montajını
yapıp satmaktan ibaret. Yani ihracat yapmak için bile ithalat yapmak
zorundasın. E dünyaya herhangi bir değer sunamayan bir ülkenin de parasını kim
neden kullanmak istesin ki? Dışarıya ürün satamadığın, ülkene de ziyaretçi veya
yatırımcı da çekemediğin için döviz stokların eridi. Aylık cari açığın 3 MİLYAR
DOLAR!
Neyse benim yine ateşim çıkmaya başladı. Yazıyı burada
bitiriyorum. Şimdi siktirin gidin azıcık kitap mitap okuyun.
Selam ahali, anlamları kaydırılmış bazı kavramlar üzerinde
konuşacağız. “Kelimeler ve Kavramlar” başlıklı yazıyı okumamış olanlar okuyup
öyle gelsin.
Bir insanın fikrini değiştirmenin, onu yeni bir şeye
inandırmanın iki yolu vardır. Birincisi konu üzerine argümanlarınızı, akla
mantığa hitap eden delillerinizi sunmak, karşıdakinin de bunları layığıyla
dinleyip değerlendirmesi sonucunda da ikna olması ve kabul etmesi ikincisi ise
bilinen kelimelere ve kavramlara farklı bazı anlamlar yükleyerek kişiyi
farkında olmadan dönüştürmektir. Bu yöntemlerden ikincisi hem daha kolay olanı
hem de daha çok tercih edilendir. İnsanlar kullandığı sözcüklerin değişen anlamlarını
fark edemeden bir zamanlar çok sevdiği, değer verdiği şeylere sövüp sayarken
öte yandan bir zamanlar nefretle baktığı şeyleri sevip bağrına basmaya başlar.
Gayriahlaki midir? Evet, gayriahlakidir ancak uygulanan şey budur.
İngilizceden hiç değiştirmeden direkt olarak aldığımız “ego”
diye bir kelime var. Anlamı oldukça karıştırılan bu kelime “benlik” demektir.
Her insanda mutlak suretle olması gerekir ve yüksek olanı makbuldür. Bu kelime
en çok, kendini beğenmişliği ifade eden “kibir” ile karıştırılır. Ancak
İngilizce’de kibiri karşılayan bir sözcük zaten vardır; “arrogance”
Yani ego kavramına karşı gelişen düşmanca yaklaşımlar
aslında İngilizcede “ego” ve “arrogance” Türkçede ise “benlik” ve “kibir”
kelimelerinin birbirine karıştırılmasından temel bulmaktadır. Ego kavramına
yani benliğe topyekün savaş açan yaklaşımlar ise çok farklı noktalara kapı
açabilir. Nereye mi? “Ben aslında yoğum”, “varlık tektir” diyen Celaleddin
Rumi’lerin, Yunus Emre’lerin panteizm yoluna ya da nefse zulmedip onu yok etmeye
çalışan tasavvuf ve Hıristiyan çileciliğine! Kur’an’da ise nefis zulmedilmesi
gereken bir şeyden ziyade memnun edilmesi gereken bir şey olarak karşımıza
çıkar.[1] Ancak görüldüğü üzere kelimelerin anlamlarında yapılan ufak bir
oynama bir Müslümanı, yani Kur’an’a inandığını söyleyen bir kişiyi, inandığını
iddia ettiği kitabın tam zıttı yöne itip spiritüalistlerle ve Hıristiyan
asketizmi ile aynı çizgide buluşturabiliyor. Görüyorsunuz ahali kimleeer
kimlerle beraber yan yana geliyor kadere bak.
Ego, ben ve benlik kavramlarını oturttuğumuzu düşünüyor ve
izninizle bir başka galat-ı meşhura geçiyorum; bencillik!
Ahali, bencillik kötü bir şey değildir, nötr bir kavramdır.
Bencillik, iyiye veya kötüye kanalize edilebilir. Meşhur iktisatçı Adam Smith
şöyle der; “Akşam yemeğimizi soframızda bulmamız kasap biracı veya fırıncının
cömertliğinden değil, onların kendi menfaatlerine saygılarından ötürüdür. Biz
de onların insanlığına değil, öz-sevgilerine hitap ederiz. Sermaye ve emek
harcayan her birey ne kamu menfaatini destekleme niyetindedir, ne de ona ne
kadar destek olduğunu bilir. Adeta görünmez bir el vasıtasıyla, kendi menfaati
peşinde koşmakla, toplumun da menfaatine destek olmuş olur.” [2] Yani salt bir
bencilliği iyi veya kötü olarak tanımlayabilmek mümkün değildir. Zihinlerinize
kodlanan “bencillik kötüdür” algısını kırın. Bencilliği iyi veya kötü yapan
şeyler vardır. Mesela bencilliğiniz sizi başarılı bir rakip karşısında “daha
iyisini” yapmaya itiyorsa o iyi bir bencilliktir. Ancak bencilliğiniz sizi aynı
durumda “daha iyisini” yapmak yerine rakibinizi “aşağı çekmeye” yöneltiyorsa o
bencillik artık iyi bir bencillik değil kötü bir bencilliktir. Bu yaptığınız
net orospu çocukluğudur. Para, iyi ve güzel eşyalar, güzel veya yakışıklı bir
eş istemek, kendi çıkarını gözetmek, bunlar kötü şeyler değildir. Önemli olan
bunlar için çalışırken izlediğiniz yöntemdir. Adam Smith’in bahsettiği gibi
kendi öz saygıları yani bencillikleri adına yaptıkları işin en iyisini yapmaya
uğraşan insanlardan oluşan bir toplum düşünün. Bu müthiş bir şey olurdu lan.
Vasatlığı(yazının sonunda buraya bir parantez açacağım unutturmayın), kalitesizliği,
pespayeliği bitirecek yegane doktrin bencillik olabilir aslında hehehe.
Benzer bir durum önyargı kavramı için de geçerlidir. Tıpkı
bencillik gibi salt önyargı da iyi veya kötü bir şey değildir. Önyargı ile ilgili de
yanlış algılarımız var. Önyargı hep düşünülenin aksine kötü değil nötrdür.
Şayet yargı doğruysa önden gelmesinin bir sakıncası yoktur hatta böyle bir
durumda önden gelmesi daha bile iyidir. Önyargıyı, “yargısız infaz” ile
karıştırmamak gerekir. Değerlendirilecek bir şeyi ya da kişiyi direkt yargısız
infaz ediyorsanız bu kötü bir şeydir. Ancak değerlendirilecek şey veya kişi
hakkında önyargılara sahip olmak yargılarınızın ve tespitlerinizin isabet
oranlarınca iyi veya kötü olarak değişebilir. Ancak işin başında da söylediğim
gibi bir kavram olarak önyargı tek başına nötrdür.
Ben anlatacaklarımı anlattığımı düşünüyorum. Bonus olarak
vasatlığa da ufak bir parantez açıp bitiriyorum artık. Vasat kelimesi sanılanın
aksine bir şeyin kötü olduğunu ifade etmek için kullanılmaz. Gerçi şu an
kullanılıyor ama kullanılmaması gerekir. Vasat, ortalama demektir, bir şeyin
“iyi olmadığını” ifade etmek için kullanılır. Vasat, “eh işte”dir.
En başında da söylediğim üzere kelimelerin zaman içinde
uğradıkları ya da uğratıldıkları anlam kaymaları dikkat edilmesi gereken bir
konudur. Kullandığınız ve duyduğunuz kelimelerin anlamlarını iyi öğrenin ki
yarın öbür gün farkında olmadan, aslında hiç onay vermediğiniz şeyleri savunur
hale gelmeyin.
Selam ahali, her kim ki demokrasi, insan hakları, özgürlük,
kardeşlik gibi kavramlardan bahsediyorsa bilin ki o kişinin amacı bu
kavramların kendisi değil, bu kavramlardan yararlanmaktır.
Günümüzde demokrasiye en ufak bir eleştiri getirmek dahi
linç sebebidir. Demokrasi, günümüz paradigmasındaki bir insan için, tam olarak
ikna olmamış olsa bile, asla eleştirilemeyecek, aleyhine beyanat verilemeyecek
bir dogmayı ifade eder. Blogda ismi çok defa geçmiş olan Walter Lippmann’ı
hatırlıyor musunuz? Walter Lippmann “stereotype” kelimesini politik literatüre
sokan kişidir. CFR’ın da kurucusudur.[1] “Stereotype” basmakalıplığı ifade eden
bir kavramdır. Demokrasi de modernizmin dayatmalarıyla şekillenen 20. ve 21.
yüzyıl paradigması içindeki en önemli stereotype’lardan biridir.
Bugün, “ama demokrasinin de şöyle dezavantajları var”
diyerek bir cümleye başladığınız an, ne kadar nahif olursanız olun, ardını
nasıl getirirseniz getirin, tezinizin altını nasıl doldurursanız doldurun,
insan hakları düşmanı, cahil, yobaz ve gavat ilan edilirsiniz. O dakikadan
itibaren tukakasındır, dünyanın en kötü adamısındır.
Reddediyorum ahali, ben böyle bir gerizekalılığı
reddediyorum. Düşünsel meselelerde insanların yaptığı en büyük hata hiç
şüphesiz ki, araçların amaç yapılmasıdır. Toplum paradigmasının dışına çıkmayı
başarabilmiş insanların üzerinde anında demokrasi kılıcını sallandıran bu kuru
sıkı şövalyelerin gözden kaçırdığı en temel nokta budur.
Her insan temel haklarının garanti altına alındığı, özgür ve
müreffeh bir ortamda yaşamak ister. Ha “bazı insanlar da dünyanın yandığını
görmek ister onlara asla ulaşamazsınız”[2] ama konumuz bu değil, sağlıklı bir
insandan bahsediyoruz. Yani amaç adalet, özgürlük ve refah ise bunun tesis
edilmesi için izlenecek yöntem demokrasi olabilir, lider iyi olduğu sürece
otokrasi olabilir, teokrasi olabilir, isterseniz tirbuşon rejimi veya muz
cumhuriyeti bile olabilir.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığım şey içi boş demokrasi
şövalyeliği ve esas amaca ulaşmaya çalışırken detaylarda kaybolduğumuzdu.
Gelelim şimdi demokrasinin kendisine.
Ben kendimi hiçbir zaman “demokrat” olarak tanımlamam.
Demokrasi bana fayda sağladığınca, işime geldiğince var olması gereken bir
kavramdır. Yaklaşımı bencilce mi buldunuz? Evet, oldukça bencilce bir
yaklaşımım var. Ancak esasında bencillik de kötü bir şey değildir, bencillik
ile ilgili yanlış bir önyargı var. Hatta önyargının kendisi ile ilgili de
yanlış algılarımız var. Ancak tüm bunları başka bir yazıda açıklayacağım. Zira
bu meseleye de burada değinirsek yazı iyice dağılacak. O yüzden
“coming soon” deyip hız kesmeden devam ediyoruz.
Aysun Kayacı’nın “dağdaki çoban ile benim oyum bir mi?”[3]
diye meşhur bir çıkışı vardı. Hatırladınız mı? Kadını boşu boşuna linç
etmişlerdi. Neden mi? Demokrasinin en temel iddiası nedir? Tüm vatandaşların
yönetimde söz sahibi olması yani insanların “kendi kendini yönetmesi” öyle
değil mi? Ancak bu çoğulcu sistemde liyakate tamamen ters, büyük bir yanlışlık
vardır. Çoğunluğun tercihleri her zaman doğru mudur? Unutmayın ki Hitler
Almanya’da seçimle göreve gelmişti. Yani o dönemki Alman vatandaşlarının “çoğu”
Hitler’i seçmişti. Hadi bırakalım Almanya’yı, “çoğunluğu” Müslüman olan bir
ülkede yaşıyoruz öyle değil mi? Kur’an’dan bir örnek vereceğim. Bunlar Kur’an’ın
çoğunluğun tercihleri üzerine ifadeleri;[4]
Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve milletvekilliği
profesyonel birer meslek midir? Bu insanlar maaş aldıklarına göre gayet de
öyledir. Peki, her meslek için olduğu gibi bu meslekler için de bir uzmanlık
gerekmez mi? Gerekmez de de ağzının ortasına bir tane çarpayım.
Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ve milletvekilliği yapmak da bu
makamlara gelecek kişileri seçmek de bir uzmanlık gerektirir. Oy kullanmak
temel bir haktan ziyade bir liyakat meselesi olmalıdır. Aysun Kayacı’nın
sözlerine bu bağlamda kesinlikle hak veriyorum. Ha insanları aşağılamak adına
“çoban” kelimesini kullanmak tabi ki yanlıştır, sırf bu sebeple ise kendisini
linç edebilirsiniz ancak oy kullanmak için yani ülke yönetiminde söz sahibi
olmak için kesinlikle yalnızca vatandaş olmak yetmemelidir.
Alternatif bir seçim sistemi öneriyorum. Oy pusulalarını
herkese koşulsuz şartsız teslim etmek yerine sandık başına, bankalarda ve
postahanelerde olduğu gibi dokunmatik ekranlı bir banko yerleştirelim. Genel
politika, ekonominin temel kavramları ve yakın tarih konulu 100.000 adet soru
barındıran bir havuzdan rastgele gelecek şekilde 10 soruluk mini bir test
yapalım. Seçmen adayları TC kimlik numaralarıyla testi çözsün, testi başarıyla
bitirenlere de banko bir oy pusulası yazdırsın. Testi geçemeyenlere de oy
pusulası verilmesin hatta boş akbil sesi gibi rencide edici bir ses de çıkarsın
bankomuz hehehe.
İnsan haklarına aykırı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır
güzel kardeşim, içinde bulunduğun toplum paradigmasında biraz sıyrılıp bağımsız
düşünebilirsen göreceksin ki olması gereken de, adil olan da budur. Liyakati
başka türlü devreye sokma imkanı yoktur.
Düşün, bir şirket sahibisin, bir yönetim kurulu
oluşturacaksın ve bu yönetim kurulu da şirketin CEO’sunu yani şirketi yönetecek
adamı seçecek. Bu oluşturacağın kurula alacağın kişilerin donamımlarını
sınamayacak mısın? Kaldı ki burada bir şirket değil içinde yaşadığımız koca bir
ülke söz konusu. İnsan haklarını da adaleti de refahı da yalnızca bilgili,
donanımlı ve konu üzerinde uzmanlığı olan kişiler tesis edebilir.
“Halka rağmen halk için” hareketleri çoğulcu demokrasilerin
en büyük çıkmazıdır. Kendi iyiliği, faydası, çıkarı, refahı için yapılması
gerekenleri dahi bilmekten aciz bir çoğunluğun iradesindense liyakat sahibi bir
avuç insanın iradesi evladır. Bu hususta içi boş hümanistlik yapmayın, insan
hakları diye bir kavrama gerçekten inanıyorsan olması gereken budur.
Selam ahali yeni bir yazı serisine başlıyoruz, kaç tane
yazarım, nereye kadar gider bilmiyorum. Modernizmin, yani 20. ve 21. yüzyıl
paradigmasının, dayattığı, sorgulanmasına bile müsaade etmediği hatta bunlara
karşı en ufak bir tepkiyi, hatta tepkiyi de geçtim lan ufacık bir ‘’acabayı’’
anında sindirdiği, toplumsal linç uyguladığı kavramları konuşacağız. Ezberde
olan şeylere baya bi’ atıp tutacağım yani. Bu seriye de feminizmden başlamak
istedim.
Önce şunu bi’ oturtalım, kadın erkek eşitliği modernizmin dayattığı
en büyük palavralardan biridir. Herhangi bir insan herhangi bir başka insanla
eşit olamayacağı gibi erkek ve kadın da eşit değildir. Kendini, herhangi başka
biriyle tamamen aynı, yani eşit gören var mı? Erkek ve kadın, tıpkı tüm
insanlar gibi, haklar itibariyle eşittir. Aslında buna eşit değil de eş değer
demek daha doğru olacaktır. Bu da zaten aklı başında, eğitimli, iyi ahlak
sahibi tüm insanların üzerinde anlaşacağı ve sahip çıkacağı temel bir haktır.
Feminizm sanki bunları sadece kendileri dile getiriyormuş ve bu ''davaya'' yalnızca
kendileri sahip çıkıyormuşçasına militarist bir tutum sergilemektedir. Esasında
feminizm insanın temel duyarlılıklarına komple yabancı kalmış faşist bir
ideolojidir. Nefret ideolojisidir. Bir taraf doğuştan masum, mazlum hatta üstün
ırk diğer taraf ise aksi kanıtlanamadığı müddetçe potansiyel suçlu, ne güzel
İstanbul be! Ya şimdi işin goygoy kısmını bir kenara bırakalım, feminizm denen
ideoloji en çok da kadınlara zarar veriyor aslında. Burada konuyu başka bir
yere götüreceğim, araya ufak bir reklam alacağım sonrasında tekrar aynı yere
geleceğiz. Bu anlatacaklarımdan sonra kuracağımız bağlantı daha güçlü olacak.
Kadın ve erkek eşit değildir demiştim öyle değil mi? Erkek
ve kadın DNA’larının farklı olduğunu biliyorsunuz. Peki, sizi bu DNA farkının
yalnızca cinsel özelliklere ve dış görünüşe yansıdığını düşünmeye iten şey
nedir? Böyle bir saçmalık olabilir mi? Erkek ve kadın arasındaki DNA farkı
insan ile şempanze arasındaki fark ile aynı. İkisinin de farklılık oranı %1,5! [1]
Şimdi yanlış anlaşılmasın bir tarafı şempanze ilan etmeye falan çalışmıyorum.
Söylemeye çalıştığım şey bir şempanze ile insan ne kadar farklı ise kadın ve
erkek de aynı ölçüde farklıdır. Siz bunları asla eşit tutamazsınız. Bu DNA
farkının yalnızca dış görünüşe ve cinsel özelliklere yansıdığını düşünmek
saçmalıktır. Bu fark pek tabi ki beyne de yönelimlere de yansır.
İnsanlık tarihi boyunca gerek bilimsel çalışmalarda olsun,
sanatta olsun, gerekse diğer üretkenlik gerektiren alanlarında olsun erkeklerin
kadınlara oranla ezici çoğunlukta oldukları görülür. Feministlerin bu konu
üzerindeki bir numaralı argümanları, kadınların engellendiği, kadınlara fırsat
verilmediği, kadınların geri plana atıldığıdır. Bu kısmen doğrudur ancak
kesinlikle tüm sebep bu değildir. Zira bu fırsat eşitliğinden ziyade daha çok
bir yönelim meselesidir. Bugün bilgisayarın başına geçtiğinizde kimse size ‘’şu
siteye girmeyeceksin, akademik makale indirmeyeceksin, instagram’a gireceksin’’
diye baskı yapmaz ya da ‘’Oktay Sinanoğlu’nu okumayacaksın Elif Şafak
okuyacaksın’’ diye de baskı yapmaz, en fazla Vikipedi’yi falan kapatıyorlar ona
da VPN ile falan giriyorsun bir şekilde. Yani demem odur ki mevcut şartlar
altında bilim ile politika ile felsefe ile ilgilenmenize mani olacak bir şey yok.
Ancak gel gelelim, Sorgulayan Müslüman, Evrim Ağacı veya Bilimoloji gibi ciddi
meselelerle uğraşan sayfaların takipçilerini, yorumlarını falan inceleyin yine
erkek ağırlıklı olduğunu göreceksiniz. Hani bizim babamız bizi kenara çekip de
‘’sana 6 yaşından itibaren Latince öğreteceğiz, piyano çalacak ve akşamları da
amcanlarla yaptığımız felsefe sohbetlerine katılacaksın’’ falan demedi.
Türkiye’de aristokrasi mi var olum? Sen politika ile felsefe ile bilim ile
ilgilenmek yerine burçlarla, fallarla ilgileniyorsan bundan erkekleri sorumlu
tutamazsın ve bu durum fırsat eşitsizliği ile değil yönelim ile alakalıdır. Ha
erkekler hiç boş işlerle ilgilenmiyormuş gibi bir hava oluşturmaya da
çalışmıyorum. Futbol, bahis gibi şeyler de ortalama bir erkeğin en çok ilgilendiği
konulardır. Hatta ben de futbolu oldukça severim. Roberto Mancini’nin doktora
tezinden, futbolun 4-2-3-1’den 4-3-3’e evrilmesi ve boşa çıkan 10 numaraların
nerede değerlendirilmeleri gerektiğiyle ilgili sabaha kadar konuşabilirim.
Ancak tüm bunlar ‘’eğlence’’ amaçlıdır. Kadınlar da aynı şekilde genel
itibariyle ‘’makyaj, kozmetik, moda’’ gibi şeylerle ilgilenirler, bunlar da
eğlence amaçlıdır, bunları anlarım. Ancak hayatın anlamını astrolojide arayan
ve hayatını burçlara göre yönlendiren bir zihniyete kesinlikle saygı duyamam.
İnsanın karakterini doğduğu ay değil genetik faktörler, sosyal çevre, ekonomik
durumu, kendi inşa ettiği etik anlayışı ve değerler bütünü belirler.
Gezegenlerin dizilişinden manalar çıkarmaya çalışmak ahmaklıktır. Bu noktada
yollarımız ayrılır. Yönelim farkı dediğim olay işte burada kendini net bir
biçimde gösterir. Astrolojiye göre hayatını belirlemeye çalışan bir cinsle de
ben eşit değilim ama ya, kimse kusura bakmasın lütfen.
Kadın-erkek eşitliği olgusu da feminizm ideolojisi de
oldukça temelsiz olmalarına rağmen modernizm tarafından sürekli pompalanırlar. Mesela
bu yıl Eurovision’u İsrail kazandı, şarkıları da feminizm manifestosu gibi bir
şeydi. Zaten ödülü de bu yüzden aldılar.
Şarkıda bir adet ‘’geniş araç’’ çıkıp kendini ilah ilan
ediyor ve erkeklere hakaretler yağdırıyor. Buna benzer bir şarkıyı bir erkek
söylese sanırım üçüncü dünya savaşı falan çıkardı. Neyse gelin biraz
şu şarkının sözlerine bakalım, oynat Uğurcum;
‘’Look at me, I’m a beautiful creature
I don’t care about your modern time preacher’’
Meali; ‘’Bana bak, ben güzel bir yaratığım, senin modern
zaman vaizlerini takmıyorum.’’
Ablacım bu işin modern zamanlar ile bir ilgisi yok, her ne
kadar Artemis gibi ana-tanrıça kültünün hüküm sürdüğü antik çağlarda doğurganlığı sembolize ettiği için etli butlu kadınlar daha çok tercih
edilmişse de tarihin hiçbir döneminde geniş karoserli kamyon gibi kadınlar
güzel bulunmadı. Bu aynı şekliyle erkekler için de geçerlidir. Şişmanlık hoş
bir şey değildir, cinsel seçilimde eksi puandır, oyna devam.
‘’Wonder Woman don’t you ever forget
You’re divine and he’s about to regret
He’s a bucka-mhm-buck-buck-buck-mhm boy
Bucka-mhm-buck-buck-buck
I’m not your bucka-mhm-buck-mhm-buck-mhm
I’m not your toy (Not your toy)
You stupid boy (Stupid boy)
I’ll take you down now, make you watch
We’re dancing with my dolls on the motha-bucka beat
Not your toy (Cululoo, cululoo, cululoo cululoo)’’
Meali; Wonder woman, hiç unutmaz mısın sen
Sen bi ilahsın ve o da pişman oldu olacak
O bir … bucka-mhm-buck-buck-buck-mhm çocuk
Bucka-mhm-buck-buck-buck
Ben senin değilim bucka-mhm-buck-mhm-buck-mhm’n
Ben senin oyuncağın değilim
Seni aptal çocuk
Şimdi seni olduğun yerden indireceğim, izle ve gör
Feminizmin açık açık söyleyemediklerini alenen ifade
etmiştir bu şarkı. Ulan şarkı yüzünden ben de devrik cümle kurar oldum.
Feminizm bir kadın hakları savunusundan ziyade doğuştan gelen ve elde etmek
için herhangi bir çaba sarf edilmemiş olan doğum özellikleri üzerinden bir
ayrıcalık elde etme uğraşıdır. Bu ayrıcalık talebi ilahlık mertebesine kadar
yükseltilmiştir. Bunun en basit örneğini şöyle bir mizansen ile açıklayayım.
Dar bir yerden yürüyorsunuz karşınızdan da bir kadın geliyor, karşılıklı
tavizlerle rahat bir şekilde geçebilecekken genelde erkekler bu geçiş esnasında
Matrix’deki Neo’vari hareketler yapmak ‘’zorunda kalır.’’ Kibir, ayrıcalık
talebi, ilahlık kompleksi, kötü şey…
‘’(Cululoo, cululoo) Wedding bells ringing
(Cululoo, cululoo) Money men bling-bling
I don’t care about your Stefa, baby
Drum drum ah ooh, drum drum ah ooh’’
Meali; Cululoo, cululoo) düğün zilleri çalıyor
(Cululoo, cululoo) zengin herif, paralı paralı (Gerçi sadece
paralı da değil daha çok ‘kıroyum emme para bende’ gibi zenginliğin yanında
hanzoluk da içeren bir ifade. Nasıl çevirsem bilemedim anasını satayım).
Senin paranla ilgilenmiyorum bebeğim
Drum drum ah ooh, drum drum ah ooh
Feminizmle ilgili bir diğer önemli nokta da burasıdır
aslında. Var olan şeyler sanki yokmuş gibi yapılır. ‘’Senin paranla
ilgilenmiyorum’’’ sözü büyük bir palavradır. Cinsel seçilimde kadında dış
görünüş, erkekte de para, güç ve statü önemli X faktörlerdir. Eee bunlar var
neden inkar ediyorsunuz ki?
Yakın zamanda Burcu Esmersoy söylediği bazı şeyler sebebiyle
feminist linçi yemişti hatırlarsanız.
Youtube’da Burcu Esmersoy yazınca arama önerilerinde birinci
sırada ‘’Burcu Esmersoy cüzdan’’ çıkıyor bu arada hehehe. Burcu Esmersoy’un
burada linç yemesi tamamen modernizmin bir dayatması olarak feminizmin
eseridir. Aslında kadın burada var olmayan bir şeyden bahsetmiyor bir
gerçekliği ifade ediyor, bir nevi malumun ilanını yapıyordu. Sanki böyle bir
şey yokmuş gibi davranmak en hafif tabirle samimiyetsizliktir.
Yukarılarda aslında feminizm en çok da kadınlara zarar verir
demiş ve orada kesip araya bir reklam alacağımı söylemiştim. İşte şimdi o
reklam bitti. Feminizm en çok kadınlara zarar verir demiştik oradan devam
ediyorum. 2-3 hafta evvel bir cumhurbaşkanlığı seçimini geride bıraktık,
adaylardan Meral Akşener partisinde %25 kadın kotası uyguladığını açıklamıştı. [2]
İşin liyakat kısmına gireceğim nokta burasıdır ahali. Kendini feminist olarak
tanımlayan bir kişinin kati suretle karşı çıkması gereken bir uygulamadır ‘’kadın
kotası’’. Kadın, bir birey olarak liyakatiyle partiye giremeyecek bir durumda
mı ki, bazı iş yerlerinde uygulanan en az bir engelli çalıştırma zorunluluğu
gibi bir kotanın himayesine ihtiyaç duysun? Bu direkt olarak kadına yönelik bir
aşağılama değil midir? Eğer mevzu gerçekten kadın hakları savunuculuğu ise bu
meseleye karşı takınılması gereken tavır böyle olmalıdır. Ancak eğer iş daha
evvel de belirttiğim gibi bir ayrıcalık talebiyse, nemalanma ise o zaman daha
farklı konuşmak gerekir. Hem kadın hakları gibi söylemler kullanacaksın hem de
kadınları bu denli aşağılayan bir uygulamaya sırf menfaat adına cevaz verecek,
liyakatin de amına koyacaksın pardon da durun ‘’cinsiyetçi’’ bir ifade
kullanarak sesleneyim, ananız güzel mi?
İster eşitlikçi, ister ayrıcalık talep eden, ister de
kolektivist olsun liyakati devre dışı bırakacak her türlü yaklaşımın
karşısındayım. Kolektivist hareketlerde herkes yeteneğince, güç yettirebildiğince
çalışıp ihtiyacı kadarını alır ancak adalet böyle bir şey değildir. Adil olan
herkesin yeteneğince ve çalıştığı kadarını almasıdır. Feminizme de komünizme de
aynı felsefi temeller gereği karşıyım. Yeteneksizin, yetenekliyi sömürmesi veya
çalışıp didinen ile miskinlik edenin eşit muamele görmesi zulümdür. Çünkü ‘gerçek
şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur’. [3] Serinin ikinci yazısının konusu demokrasi ve insan hakları olacak, onu da Temmuz ayı içerisinde yayınlarım diye düşünüyorum.
Selam ahali, nevroz nedir bilir misiniz? Öyle lastik yakmalı
bayram olanından bahsetmiyorum, psikiyatrideki nevrozu konuşacağız. Nevroz en
özet tanımla kişinin düşüncelerine uygun yaşayamamasının oluşturduğu
rahatsızlık hissidir. Yani, teori ile pratik birbirini tutmadığında ortaya
çıkan huzursuzluk ve sonrasında gelişen davranış bozuklukları. Bunun temel
kaynağı insanın kendi içinde ister istemez tutarlı olmaya meyil etmesidir.
Hatta insanın bu tutarlılık arzusundan faydalanmak adına bazı manipülasyon
teknikleri de geliştirilmiştir. Mesela bunlardan biri Benjamin Franklin tekniğidir.
Benjamin Franklin etkisine göre kişi, birine iyilik yaptığı zaman bilinçaltında
iyilik yaptığı kişi için ‘’ben bu kişiyi sevmeseydim bunu yapmazdım’’, ‘’ben bu
iyilikleri yapıyorsam bu kişiyi seviyorumdur’’ düşünceleri oluşmaya başlıyor.
Bunun sebebi de zihnin, yapılan eylemi tutarlı kılma, mantıklı bir zemine
oturtma çabasıdır. Bu teknik halk arasında ‘’kız tavlama taktiği’’ olarak da
anlatılır hehehe. Şimdi işin makarasını bir kenara bırakalım sonda
söyleyeceğimi başta söylemek gibi bir aptallık yapayım müsaadenizle; tasavvuf
öğretileri de pratikte uygulanamayacak saçmalıklardan oluştuğu için Türk
toplumunda nevrotik bazı bozukluklara yol açmıştır.
Daha önce blogda tasavvufun hep Müslümanlar açısından,
Müslümanları ilgilendiren sonuçlarından bahsetmiştim. Şimdi biraz, inanmayanları
da ilgilendiren, tüm insanlığı etkileyen sonuçlarından bahsedeceğim. Öncelikle
tasavvuf nedir ne değildir tekrar bi’ hatırlayalım. Tasavvuf tarihin bazı
dönemlerinde panteizm(Vahdet-i Vücud) bazı dönemlerinde de panenteizm(Vahdet-i
Şühud) olarak karşımıza çıkmaktadır. Panteizm ile panenteizm arasında da
esasında öyle ahım şahım bir fark yoktur. Panteizm(Vahdet-i Vücud) tüm
varlıkların bir olduğunu ayrı ayrı bir varlıklarının bulunmadığını, her şeyin
tanrı olduğunu söyler, panenteizm(Vahdet-i Şühud) ise panteizmde olduğu gibi
Evren'in kendisinin tanrı olduğunu kabul etmenin yanında tanrıya ayrı bir
varlık daha verip evrenleri bu tanrının bir parçası olarak yorumlar.
Matematikte kümeler diye bir konu vardı ya hani, panenteizmde(Vahdet-i Şühud)
evrenler bir kümeyken tanrı da bu kümeyi kapsayan evrensel kümedir. Yani bu iki
anlayışın birbirinden farkı yalnızca aynı rengin tonları kadardır. İslam’da ise
Allah zamandan ve mekandan münezzeh olduğu için evrenlerle mukayese edilemez.
Bu iki anlayış(panteizm ve panenteizm) da Allah’ı maddeye indirgediği için
İslam tüm bu bakış açılarını toptan reddetmektedir.
Peki, her şeyin tanrı olması neden kötüdür? Eğer her şey
tanrı olursa iyi ve kötü kavramları var olamaz. Çünkü herkes tanrı ise her şey
‘’olması gereken’ ’dir, hiçbir şey iyi veya kötü değildir. Çünkü tanrıları
sorgulamak kimin ne haddine ki? Peki ya kötülük yapan tanrı olabilir mi? İyi ve
kötü kavramlarının olmadığı bir dünyanın nasıl bir kaosa sürüklenebileceğini
tahayyül edelim biraz. Hırsızlıklar, adam öldürmeler, tecavüzler… Bunların
hepsi meşrulaşacaktır. Zira kötülük diye bir şey yok ki. Ceza mı? Tanrıları kim
nasıl cezalandırabilir ki? New Age denen zımbırtı tam olarak budur. Küresel
elitin Mevlana seviciliği de New Age ruhçu ve Sufi akımları finanse etmesi de tam
olarak bu yüzdendir. Yeni dünya düzeninin dini bu olacaktır. Çünkü tanrılar(!)
böyle istemektedir.
Tasavvuf ve İslam’ın taban tabana zıt öğretiler olduklarını
gördük. Tasavvufun İslami bir şeymiş gibi servis edilmesinin sonuçlarını ise
günümüz toplumunda net bir şekilde görmekteyiz. Celaleddin Rumi ‘’Tanrı dedi
ki; bu veliler benim çocuklarımdır’’ [1] derken Allah Kur’an’da ‘’Rahman, çocuk
edindi dediler. And olsun ki pek çirkin bir söz söylediniz’’ der. [2] Teoriyle
pratiğin çelişmesini geçtim daha teoriler kendi aralarında çelişiyor. Doktrini bu olan bir toplumun sağlıklı olmasını beklemek saçma olur
zaten.
Ruhçu felsefenin en önemli öğretilerinden biri de asketizm
yani çileciliktir. Hıristiyan çileciliği de aynı şekilde spiritüalizm
kaynaklıdır. Bildiğiniz üzere günümüz Hıristiyanlığını sistematize eden kişi
Pavlus’tur. Roma vatandaşı olan Pavlus, Roma’nın pagan dinine mensup bir kişi
değildi, Yahudi’ydi. Ancak bu pagan öğretilerden oldukça etkilendiğini
görüyoruz. Zira Pavlus’un tezi tam anlamıyla Yahudilikten kopuştu. İsa
peygamberin mirasını paganizmle yoğurup ortaya bir melez çıkarmıştı, tıpkı
Mevlanaların, Yunus Emrelerin İslam’a yaptığı gibi. Pavlus’un dini günah temeli
üzerine inşa edilmiştir. Şayet insanları doğuştan günahkâr olduklarına
inandırabilirse kendisinin bulmuş olduğu kilise kurumunu ilelebet payidar
kılabilecekti. Bu sebeple meşhur ilk günah teorisini geliştirmiştir. Rahmetli Aytunç Altındal bu mevzuyu çok güzel
ifade eder; [3]
Özellikle altı çizili yerleri dikkatle okuyun. Acı çekmek
Pavlus’un sistematize ettiği Hıristiyanlık için önemli bir gerekliliktir. Çünkü
Pavlus Yahudi olmayan herkesten vaftizle arınmasını ve çarmıha gerilen İsa gibi
acı çekerek doğuştan sahip olduğu günahlarını affettirmesini istiyordu.
Pavlus’a göre vicdanın temizliği yani Kur’an’da tevbe olarak tanımlanan derin
pişmanlık hissiyle birlikte verilen sözler insanı masum kılmaya yetmezdi ve bir
‘’arınma’’ mutlaka gerekliydi. Hatırlarsanız Amerikan Emperyalizminde Terörün Retoriği; Manifest Destiny başlıklı yazıda Protestan kolonilerin Yeni Kıta’da
terör estirmelerinden, katliamlar yapmalarından ve bu eylemlerinin dini
temellerinden bahsetmiştim. Okumayanlar mutlaka okusunlar, bu kolonilerin
oradaki yerlileri çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmeleri de Pavlus
Hıristiyanlığının oluşturduğu nevrotik travmanın ürünüdür. Çünkü şayet acı
çekmek insanı masum kılmanın tek ve kaçınılmaz yoluysa insanlara işkence etmek aslında
onlara kötülük yapmak değil aksine iyilik yapmaktır. Böylelikle iyi ve kötü
kavramları ıskartaya çıkar. Böylelikle her türlü kötülüğü, iğrençlikleri,
sapıklıkları, katliamları ve tecavüzleri din adına meşrulaştırabilirsiniz.
Heyoo kötülük diye bir şey yok ki ben sana aslında iyilik yapıyorum bu yolla tekâmül
edecek, benliğinden kurtulacak ve tanrı olacaksın(!) Gelin farazi değil
tarihten konuşalım. Meşhur engizisyon mahkemelerinin verdiği insan yakmalı, kazığa
oturtmalı, kesmeli biçmeli cezalar Kilise tarafından esasında bir ‘’arınma’’
olarak nitelendirilmiştir. Batının tarihi bu tür şeylerle doludur. Pavlus’un
Hıristiyanlık içerisine soktuğu pagan öğretiler en nihayetinde sırf çeyrek
yüzyılda iki kanlı dünya savaşıyla 60 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Bertrand
Russel İspanyolların Meksika ve Peru’da bebekleri önce vaftiz edip ardından da
beyinlerini dağıttıklarını ve böylece bu bebeklerin cennete gidişlerini
garantilediklerini aktarır. [4] Bakın yine ‘’ben aslında sana kötülük değil
iyilik yapıyorum’’ martavalı, olum bunlar cidden psikolojisi sağlam birinin
yapacağı işler değil ya. Tarihten nesiller boyu aktarılarak gelen nevrotik bir
travma! Haybeye acı çekmeye çok ulvi
anlamlar yüklemek oldukça sakat bir bakış açısıdır. Hayır, güzel kardeşim, acı
çekince hayatta level atlamıyorsun. Üzerinden ders çıkarılmamış her acı boşuna
çekilmiştir. Acı çekmek insana ille de bir şey katmak zorunda değildir.
Bu işkenceci çileci anlayışın tasavvuf ve İslam soslarıyla
bezenmiş hali ise çilehanelerdir. Az yiyerek, az uyuyarak ve çeşitli bazı
rahatsız koşullarda yaşamını idame ettirerek kurtuluşa ereceğine inanır bizim
Sufiler de. Yoldan rastgele bir Müslüman çevirin, size bu çilehanelerde
ömürlerini çürüten insanlığa zerre faydası olmamış, ‘’iyi amelden’’ fersah
fersah uzak olan bu pasifist, uyuşuk, faydasız denyoları örnek gösterecektir ve
şöyle de ekleyecektir; ‘’biz imanımızda onlar kadar samimi olamıyoruz, onların
yaptığını yapamıyoruz.’’ E yapamazsın tabi, çünkü bunları yapmak
saçma, mantıksız, akıl dışı. Tasavvufta fenafillaha ulaşmak için yapılması
gereken üç şey vardır; terk-i yar, terk-i diyar, terk-i terk. Yalnız sonuncusu
çok iyi ya, onu da terk ediyorum, bunu da terk ediyorum, seni de terk ediyorum,
terk etmeyi de terk ediyorum ulan. T*rk you!
Durun lan dağıtmayın hemen konuyu, ne diyorduk hah, bu
öğretilerin uygulanamazlığı kişide içten içe bir huzursuzluk ortaya çıkarır.
Zira hem buna inandığını iddia edeceksin hem de yaşamınla bu iddianın fersah
fersah uzağında olacaksın, nevroz için en müsait zemin. Böylelikle namaz kılan
ancak yalan söyleyen, oruç tutan ancak türlü türlü ahlaksızlıktan geri
kalmayan, domuz eti yemeyen ancak çatır çatır faiz ve kul hakkı yiyen insanlar
ve bu insanlardan oluşan bir toplum elde edersiniz.
Peki, ne yapmalı? Hani son zamanlarda konuşuluyor ya
‘’İslam’da reform’’ diye, reform değil format atmak lazım format! İslam
medeniyetinin 13. yy’da tasavvuf tarafından kaydırılan paradigması tekrar özgül
eksenine oturtulmalıdır. Hatırlarsanız
İslam’ın Pasifize Edilmesi ve Tasavvuf başlıklı yazıda başta Biruni olmak üzere
İslam medeniyetinin altın çağını yaşatan akılcı hareketin temsilcilerinden
örnekler vermiş, 8-13. yüzyıllar arasını domine eden bu geleneğin tasavvufun
benimsenmesiyle yerle bir oluşundan bahsetmiştim. Akılcılığın terk edilmesinden
sonra insanlara oksijensiz ortamlarda hababam zikir çekmeyi, çilehanelerde
vakit geçirmeyi ve miskinliği öğütleyen tasavvuf bu coğrafyanın hakimi olmuştur
buradan sonrasını ise ben değil İbn-i Haldun söylesin; ‘’akletmek Müslümanlar
tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler.’’ [5]
Lütfen ‘’tasavvufu kim okuyor ki ya’’ diye düşünmeyin. 13.
yüzyıldan günümüze çok uzun bir zaman var, bu kadar sürede bu öğreti insanların
DNA’sına bile işler. Ki işlemiştir de zaten, Müslümanların son yüzyıllarda
dünyaya ne katkısı oldu? Buluşların, bilimsel gelişmelerin hangi bölümünde
varlar? Miskinliği öğütleyen tasavvuf öncesinde bilimde müthiş işler başaran
medeniyet şimdilerde olduğu yere çöküp kalmıştır. Hatta şarkısı bile var,
bakınız;
Adımız miskindir bizim diye şarkı söyleyen insanlar pek tabi
ki üretimin, bilimsel gelişmenin hiçbir safhasında var olamazlar. Bu sadece
dini bir mesele değil başlı başlına bir zihniyet problemidir. Format lazım
derken kastım budur ahali, toplum olarak bir silkelenme şarttır. Üretmenin
karşısında duran, pasifliği, miskinliği öğütleyen ne kadar öğreti, ideoloji,
fikir akımı, kurum, kuruluş varsa topunun Allah belasını versin. Bize uyutan
bir meltem değil, taş üstünde taş bırakmayacak bir kasırga lazımdır ahali.
Bugüne kadar bildiklerimizi, bize anlatılagelenleri,
kültürü, gelenekleri her bir şeyi bir kenara bırakarak ve yalnızca önümüzdeki
metne odaklanarak Kur’an’ı okumak ile başlanabilir. Gerçi bu yalnızca var olanı
geriye kalan şeylerden bağımsız bir şekilde ele alabilmek de ayrı bir zihniyet
meselesidir.
Yalnızca karşındakini okumak, dinlemek tahayyül etmek ve
başka herhangi bir parametre gözetmeksizin yalnızca ‘’onu’’ değerlendirmek,
bize lazım olan şey budur ahali.
Selam ahali, AKP iktidar partisi olduğu için en çok onlara
sallıyorum ama diğerlerini de kesinlikle göz ardı etmemek gerekir. Malumunuz,
küresel güçler işlerini Hegel diyalektiği ile yürütür. Normal şartlar altında
kabul ettiremeyeceğiniz bir talebi bu yolla çok daha kolay bir şekilde kabul
ettirebilirsiniz. Ortaya önce bir tez atar ardından karşısına bir anti-tez
koyarsınız ve bunların çarpışmasından elde edeceğiniz sentez ile yolunuza
bakarsınız. Kapitalizm v Komünizm ve sağ v sol bunun en net örnekleridir.
Günümüzde ise İslamcı ve seküler kesim kutuplaşmasıyla yaşıyoruz bu süreci.
Benimse hiç topu buralarda dolaştırasım yok ahali.
2002’de internet pek yaygın değildi, bilgiye ulaşmak şimdiki
gibi kolay değildi. AKP 2002’de tıpkı ABD’de Reagan’ın 1980’de yaptığı gibi[1]
tam aksini beyan ederek ülkeyi küresel güçlere teslim etmiştir. Üstelik bunu
yaparken de onlarla savaşır göründüler. Ancak şu an 2018 yılındayız ve artık
bilgisizliğin de cahilliğinde affı yok. Bu yüzden şu anda küreselcilerin fink
attığı bir diğer partiden daha bahsedeceğim. Lütfen sandalcıya teslim olmayın.
Kevser Selda Tandoğan Demirel ismini duydunuz mu? Brezilyalı
sol açık gibi ismi olan bu ablamız Meral Akşener’in danışmanlarından biridir.
Hatta bu olay epey de ses getirmişti. Peki neden? Selda Tandoğan Demirel daha
önce 2011 yılında AKP’den aday adayı olmuştu. [2] Bunlar dönemin AKP Adıyaman ili temayül yoklaması listeleri;
AKP’den aday olunca bu güncelleme de otomatik yükleniyor
herhalde hehehe
Neyse şimdi işin magazin kısmını bir kenara bırakalım. Asıl
üzerinde durulması gereken konu şu ki Selda Tandoğan, Denge ve Denetleme Ağı
isimli bir STK’nın sözcüsüdür. [3] Bu STK, Amerikan NDI(National Democratic
Institute) desteğiyle kurulmuştur. [4] CIA, İran’da Musaddık rejiminin
devrilmesinde resmen CIA personeli olan Kermit Roosevelt’in(meşhur Franklin
Roosevelt’in de akrabasıdır) kimliğinin açığa çıkmasından sonra yabancı
ülkelerde yürütülen operasyonlarda doğrudan kendi eliyle çalışma işine son
vermiş ve kendini gizleme yoluna gitmiştir.Bu amaçla NSA bünyesinde MAIN isimli özel şirket ekonomik manipülasyonlar
için kurulmuştur. [5] Bunun yanı sıra Amerikalıların NGO(Non-govermental
Organizations) dediği STK’ları habire fonlayan ve organize eden NED(National
Endowment Democracy), NDI(National Democratic Instute), IRI(International
Republician Instute) gibi think-tank’ler mantar gibi türemiştir. Türkiye’de
faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları işte böyle karmaşık bir ilişkiler
yumağı içerisinde işlemektedir. Bugün bu sivil toplum kuruluşları TÜSİAD’da,
TESEV’de, iş dünyasının çeşitli kollarında, siyasi partilerin içerisinde ve en
çok da hayır kurumlarının içerisinde varlıklarını sürdürmektedir. NED, NDI ve
IRI’nın Türkiye’de kurmuş oldukları örümcek ağını andıran ilişki yumaklarını
Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında isimli kitabında çarşaf çarşaf ortaya
sermiştir. Blogda çoğu zaman hatta her fırsatta ‘’sivil toplum kuruluşlarının
esasında ‘’sivillik’’ ile uzaktan yakından alakaları yoktur’’ dememin sebebi
işte tam olarak budur ahali. Unutmayın Mustafa Yıldırım – Sivil Örümceğin
Ağında bu kitabı mutlaka edinin.
Reklamların ardından devam ediyorum. Ben açıkçası bu tarz
ilişkiler içerisinde olan insanların ülke yönetiminde bulunmalarını
istemiyorum. Tamamen takiyye yapıyor olsalar bile bu durum yine de bağımsızlığı
töhmet altında bırakır. Kişi, savunmak zorunda kalacağı şeyleri yapmamalıdır.
Eğer bir şeyi söylemeye utanıyorsanız o şeyi yapmamalısınız hatta
yapmamalısınız değil yapmayacaksınız! Söylemeye utandığınız gibi yapmaya da
utanacaksınız. Ha bunun tersi de geliştirilebilir tabi. Bir şeyi yapmaya
utanmıyorsanız söylemeye utanmayacaksınız. Göt olmayın net olun.
Meral Akşener’in iletişim ve teknolojiden sorumlu yardımcısı
Taylan Yıldız’a gelelim şimdi de. Stanford üniversitesi, Google’da pazarlama
müdürlüğü vs. müthiş bir kariyer. 2018 yılında Google’daki işinden ayrılıp İYİ
partiye katıldı. Google’ın yalnızca bir arama motoru olmadığını iyi biliyoruz.
Toplumsal hafızayı yoklamakta ve analiz etmede oldukça etkili bir araçtır.
Amerika’da devletle sıkı bir iş birliğinde bulundukları da bir gerçektir,
Google’ın kurucusu Sergey Brin’in John Hepkins University ve CIA iştirakiyle
oluşturulmuş olan CTY(Center for Talented Youth)’de yetiştiği de yine bilinen
bir gerçektir e zaten Rusya da Google’ın karşısına Yandex’i boşu boşuna
çıkarmadı. İstihbari anlamda önemli bir nokta burası. Ancak yine de elimde
Taylan Yıldız ile ilgili ‘’aha’’ diyeceğim bir veri olmadığı için net
konuşamıyorum. Kimseyi de bir şey ile itham etmek istemiyorum. Zaten adamı da bazı
çevreler linç etti. Ancak Banu Avar’a da bi’ kulak verelim;
‘’Google’ın pazarlama müdürleri eğer dolaşıyorsa bir yerde, dikkat etsin birileri’’ benim de sizlere söyleyebileceğim yegâne şey budur
ahali, dikkatli olmakta fayda var. Zaten hâlihazırda Selda Tandoğan Demirel’e
parti içerisinde görev veriliyorsa Taylan Yıldız’ın manipülatif bir Google
personeli olup olmaması çok da bir şeyi değiştirmez. İYİ Partinin gelişi
2002’de AKP’nin gelişiyle ciddi benzerlikler taşıyor aslında. O dönemde de
bıkkınlık havası hakimdi şimdi de, 2002’nin AKP kadrosunda da Abdullah Gül, Ali
Babacan, Kemal Derviş, Mehmet Şimşek gibi küreselciler fink atıyordu 2018’in İYİ Parti
kadrosunda da. Peki, 2002’de kadrosunda küreselciler bulunan AKP artık bu
kadroları tasfiye etti AKP’yi desteklemeliyiz diye mi düşünmeli? Bu oldukça
denyoca bir tavır olur hatta AKP’nin meşhur IMF argümanına benzer. ‘’IMF’ye
borcu kapattık hamdolsun ekonomimiz çok iyi’’ IMF’ye borcu sıfırlamış
olabilirsin ancak bugün itibariyle Türkiye’nin dış borcu 1 triyon lirayı aşmış
durumdadır. Hazine müsteşarlığın sitesi halka açık gir kontrol et. Türkçe 29
harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye kalır 26. IMF’den borç
almazsın gider ‘’ya ya ya ye ye ye koko jambo’’ kuruluşundan borç alırsın.
Mesele IMF tipi politikalardan kurtulabilmektedir. 2002’deki kadro bugün var
olmayabilir ancak parti aynı parti anasını satayım. Ayrıca küresel güçlerin
AKP’yi boşladığını veya aralarındaki ilişkinin bittiğini falan da düşünmesin
kimse. İbrahim Kalın diye bir adam var, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü. Göreve ilk
geldiği zamanlarda televizyonda denk gelmiştim bir keresinde. Bana AKP’nin
genel yapısından epey farklı gelmişti. Gerek İngilizcesi gerek Türkçe
konuşurken kullandığı üslup ve beden dili ‘’oha olum AKP’de böyle bir model de
mi var?’’ dedirtmişti. Kendisini biraz araştırayım dedim. İstanbul Üniversitesi
tarih bölümünden mezun olduktan sonra doktorasını George Washington Üniversitesi'nde
beşeri bilimler ve karşılaştırmalı felsefe alanında yapmış ve College of the
Holy Cross’da da dersler vermiş. Kitaplar makaleler falan epey sağlam bir
kariyer, hakkında da garip bir şey bulamamıştım. Today’s Zaman’da falan yazmış bildiğin normal AKP’li. Ancak yakın zamanda Banu Avar’ın katıldığı bir
programı izlerken konu birden İbrahim Kalın’a geldi. Banu Avar da tıpkı benim
gibi kendisini araştırma ihtiyacı hissetmiş ve o da hiçbir şey bulamamış
sonrasını ise kendisinden dinleyelim;
‘’Türkçe 29 harften oluşur I, M ve F harflerini çıkar geriye
kalır 26’’ demiştim oradan devam ediyorum. Tıpkı IMF gibi üç harfli olan iki
kuruluş, AJC ve ADL’den madalya alan da, Abraham Foxman ile el sıkışan da sayın reis-i cumhurumuzdu.
Bu fotoğrafları unutmayın, unutturmayın. Ortamlarda ‘’yerli ve
milli’’ diyenlerin Siyonist kuruluşlardan ödül aldıklarını unutmayın. Bu nasıl
siyaset Allah aşkına? Dik durun lan azıcık! Daha ne kadar uyuyacaksın? Yol ver
gitsin hepsine. Unutmayın her zaman bir seçim hakkınız ve bir şeyleri
değiştirmek adına iradeniz vardır, kullanın o iradenizi, pabuç bırakmayın artık
bu tiplere. Çok zor bir şey değil ahali kimse mutlak hakim değil. Lütfen sandalcıya teslim olmayın. Daha önce yapılan
hataları tekrar etmeyelim lütfen.
O değil de 2002’de AK, 2018’de İYİ ulan hep mi olumlu
çağrışımlı kelimeler be. İyi mi böyle?
Hadi selametle…
--------------------------------------------
[1] Politika Yapabilmek İçin Bilinmesi Gerekenler II;
Hanedanlar
Selam ahali, vatan gibi aidiyetleri bulunmayan bankerlerin,
uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde bağımsızlık diye
bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise çok çok
uzaklardadır, ütopik bir kavramdır. ‘’İktidar’’ olabilmek için hükümet olmak
yetmez, hükümet iktidar ortaklarından yalnızca bir tanesidir. Kuvvetler
ayrılığının olduğu bir ülkede; ordu, yargı, medya, sivil toplum kuruluşları –ki
esasında sivillik ile uzaktan yakından alakaları yoktur-, holdingler ve
tröstler birer baskı unsurudur. Seçime gitmek ciddi bir maliyet gerektirir, hal
böyleyken tüm bu süreci finanse edecek ‘’birileri’’ ve o birilerinin de bazı
talepleri olacaktır. Ya da niye yumuşatarak ifade ediyorsam, talepleri değil
dayatmaları olacaktır.
Sömürgecilik tarih boyunca bazı evrelerden geçmiştir. Merak
etmeyin bu faslı fazla uzun tutmayacağım. Orta Afrika 15. yüzyılın sonlarına
doğru başlayan coğrafi keşiflerle birlikte Avrupalılar tarafından sömürülmeye
başlanmıştır. İlk yıllarda köle ticareti ve değerli eşyaların Avrupa’ya
taşınması şeklinde başlayan sömürgecilik sonraki süreçte iyice arsızlaşarak
koloniciliğe evrilmiş, tarih sahnesinde birçok iç savaş, katliam ve vahşet
yaşanmıştır.
Fransa, Cezayir’i sömüreceği vakit ‘’bu işi nasıl yapsak
ki?’’ deyu düşünürken, tarihçi ve aynı zamanda bir sosyolog olan Alexis de
Tocqueville’i Cezayir’e göndermeye karar verirler. Zira Tocqueville gözlem
yeteneği epey yüksek bir heriftir. Cezayir’e gidip, oradaki halkı analiz edecek
ve Fransa da bölgedeki oyun planını Tocqueville’in verileri üzerine kuracaktır.
Velhasıl kelam Cezayir’e giden Tocqueville Fransızlara doğrudan sonuca
gidecekleri taktiği verir; ‘’Dinlerine dokunmadığınız sürece onlara
istediğinizi yaptırabilirsiniz!’’[1] Tocqueville’in dediği gibi de olur, Fransa
Cezayir’i çatır çutur sömürmüştür ve bugün Cezayirlilerin büyük çoğunluğu da
Fransa’ya gönülden bağlıdır.
Tabii bu durum epey eskide kalmıştır. Bugünün küresel
güçleri zamanın Fransa’sı kadar aciz değildir. Her çeşit halk hakkında her
türlü veriyi toplayıp, analiz edecek ve elde edilen sonuçlara uygun yöntemleri
uygulayacak kudrete, uzmanlığa ve kansızlığa sahiplerdir. Toplumsal Çürüme ve Okyanus Ötesinden Gelen Tipolojiler başlıklı yazıda hatırlarsanız Tocqueville’in
zamanında Cezayir için yaptığının bir benzerini de Amerikalıların Türkiye
üzerinde yaptıklarını anlatmıştım. Daniel Lerner’in çalışmasını okumayanlar
mutlaka okusunlar. [2] Reklamların ardından devam ediyorum. Yani demem odur ki
artık ‘’dinlerine karışmayın da istediğinizi yapın’’ diye bir yaklaşım yoktur,
dininden tut yediğine içtiğine kadar müdahale ederler. Mesela bugün kendini
Müslüman olarak tanımlayan cemaatler gayet de pagan öğretilerle(Tasavvuf)
işlemektedirler.
II. Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte dünyada artan
milliyetçilik akımları ve gelişen bağımsızlık bilinci sebebiyle artık
sömürgecilik veya mandacılık imkânsız hale gelmiştir. Bu noktadan itibaren de
emperyalizm yeni bir taktik geliştirmiş ve orta sahayı kalabalıklaştırmayı
tercih etmiştir. İstediklerini elde etmedeki yeni yöntemleri ikili
anlaşmalardır!
Yazının başında ‘’vatan gibi aidiyetleri bulunmayan
bankerlerin, uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü günümüz dünya düzeninde
bağımsızlık diye bir kavramdan bahsetmek oldukça güçtür. Tam bağımsızlık ise
çok çok uzaklardadır, ütopik bir kavramdır’’ demiştim oradan devam ediyorum.
Bu bir renk kartelasıdır. Bağımsızlığı size bunun üzerinden
anlatacağım. Beyaz tam bağımsızlık, siyah ise kölelik olsun. Büyük devletlerin
bağımsızlıkları beyaza yakın bir gri iken Afrika’daki ülkelerde siyaha ramak
kalmıştır. Türkiye’de ise her ne kadar her gün kötüye gidiyor olsa da hala bir
umut vardır. Bizimkisi ortalarda bir yerde gridir.
Atatürk, 17 Şubat 1923’te İzmir’deki I. İktisat Kongresini
açış konuşmasında şöyle demiştir;
‘’Siyasî, askerî
zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa
meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en
kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği
yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin
sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir. Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli
olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel
temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun
hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır.
Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve
başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin,
millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri,
iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.’’ [3]
Özellikle koyu yazdıklarımı dikkatle okuyun, Atatürk yine
nokta atışı yapmıştır. Biz, Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Lozan’da
kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile bir bir kaybettik. Aslında
cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşının bitişine dek yabancı sermaye, dış
yardım ve borç para alma konularında gayet iyi politikalar izlediğimizi ve tüm
dünya II. Dünya Savaşı ile meşgulken oluşan boşluğu iyi değerlendirdiğimizi
söylemek mümkündür. Ancak II. Dünya Savaşı biter bitmez ABD sazı eline
almıştır. Türkiye’deki Amerikancılığın tarihi de aslında bu yıllarda
başlamaktadır. II. Dünya Savaşının 1945’te bittiğini hatırlatmak isterim ahali.
İngilizcede ‘’first of many’’ deyu çok güzel bir kalıp
vardır, ‘’ardı arkası daha gelecek olan birçok şeyin başı’’ demektir. Türkiye’nin ABD ile
yaptığı ikili anlaşmaları ‘’ardı arkası daha gelecek’’ bir süreç olarak
nitelersek bu sürecin ‘’first of many’’si 23 Şubat 1945’tir.
23 Şubat 1945 Tarihli TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında
İmzalanan, 11 Mart 1941 Tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunundan Yararlanmak
İçin Yapılan Anlaşma[4]
1. ve 2. maddeleri lütfen okuyunuz. ‘’20. YY'ın Mimarı WallStreet; Komünizm, SSCB, Nazizm ve Hitlerin Yükselişi’’ yazısını okumuş olanlar,
orada ABD ve Rusya arasındaki resmi belgelerdeki ayrıntılı metinleri bi’
gözünüzün önüne getirin, sonra bir de buna bakın. 1. maddeden ABD’nin tam
olarak nasıl bir görev üstleneceğine ya da yükümlülüklerine dair net bir şey
çıkarabilen var mı? Verecekleri ‘’müdafaa maddeleri’’nin(o da ne demekse artık)
neler olduğu, özellikleri, eski mi yeni mi olacakları, ne kadar oldukları veya
nerede ve ne zaman verilecekleri hakkında herhangi bir şey bulabilen var mı? Bu
nasıl anlaşma metni olum? Bisiklet isteyen çocuğunu ‘’bakarız’’ diye geçiştiren
baba gibi, çakal mısınız lan siz?
Hadi art niyet aramamak için olağanüstü bir çaba gösterip
ikinci maddeye geçelim. İkinci maddede ilk maddenin aksine Türkiye’nin
yükümlülükleri, gayet geniş çaplı olmak üzere, açıklanmıştır. Hatta bilmem
dikkatinizi çekti mi ama yükümlülüklerimiz sıralanırken bunları ne amaçla
bizden talep ettiklerini belirtmemişlerdir. İlk maddedeki gibi bir ‘’Müdafaa’’
ibaresi bulunmamaktadır. Ayrıca yine bu maddede geçen ‘’kolaylık’’ kelimesi ucu
alabildiğince açık bir ifadedir. Yani ABD bu maddeye dayanarak Türkiye'nin
havaalanlarıyla, limanları ve yollarının Amerikalılar tarafından
kullanılmasından, Türkiye'de Amerikalıların üs ve tesisler kurmalarına
varıncaya kadar birçok şeyi talep edebilecektir ve etmiştir de. Nerede başlayıp
nerede biteceği belli olmayan tavizlerden ilki budur, yüzleşin! Bu anlaşmanın
tam metnini kaynakçaya ekledim isteyenler oradan takip edebilirler. Ben şimdi
biraz da 5. maddeyi konuşmak istiyorum.
‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri
Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet
bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa
maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika
Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya
Garp yarımkürresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik
Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları
Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’ [5]
Ben bu anlaşmayı ilk okuduğum zaman bu maddeye geldiğimde
birkaç saniye kalakalmış başa dönüp tekrar tekrar okumuştum. Gerçek olduğuna
inanmak istememiştim, ulan siz bu anlaşmayı nasıl imzaladınız? Türkiye de ABD
de iki ayrı bağımsız ülke değil mi? Eşit statüdeki ülkeler arasındaki anlaşmada
böyle madde olur mu? Sanki İngiltere, kolonileriyle anlaşma imzalıyor, RE-ZA-LET! Anlaşmadaki ‘’hâlihazırdaki fevkalade hal’’ ne zaman son bulacaktır
orasını da Allah bilir zira burada bununla ilgili tek bir hüküm dahi yoktur.
ABD kendi şartlarını açıkça ortaya koyarken Türkiye’nin hiçbir karşı şart
sunmaksızın ABD’nin şartlarını aynen kabul etmesi nasıl bir ezikliktir. Çok
daha zor şartlar altında Sevr anlaşmasını elinin tersiyle iten Mustafa Kemal
nerede bu anlaşmayı imzalayan dönemin dış işleri bakanı Hasan Saka nerede?
Böyle bir şey olabilir mi ya?
Şimdi ise ekonomi alanında büyük bir iş bilmezlik ve
basiretsizlik örneğini göstereceğim sizlere. II. Dünya Savaşı sonunda
Türkiye'nin döviz stoku 245 milyon dolardır. [6] Ancak Sovyetler Birliği ile
olası bir savaş ihtimali düşünülerek bu stoka dokunulmamış ve ABD’den kredi
almaya karar verilmiştir.
27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul Edilen 10
Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması
Hesapta ABD Türkiye’ye 10 milyon dolarlık kredi vermektedir.
Ancak gerçekte 10 milyon dolar değerinde(!) kullanılmış, savaş artığı, çürük
çarık silahlar daha doğrusu hurdalar vermiştir. Bu anlaşmaları tarihte ‘’yardım
anlaşması’’ gibi göstermek isteyenler de yıllık %2.3/8 faiz
ödeneceğini görsünler. Ayrıca ABD eğer isterse bu ödemeyi dolarla değil Türk
Lirası olarak da tahsil edebilecektir. Peki, ABD neden böyle bir şey
istemiştir? Türkiye döviz aramakla uğraşmasın diye mi? Tabi ki hayır ABD bu
sayede ülkesinden bir kuruş dahi çıkarmadan Türkiye'deki Amerikan memurlarının
ücretlerini ve diğer masraflarını Türk parasıyla ödeyebilecektir. Hayırlı
işler. Gelelim silahlara, bu silahlar da genel itibariyle hurda oldukları ve
üretimi durdurulmuş ya da üretimi yapmış olan fabrikalar hepten kapatılmış
olduğu için yedek parçaları da bulunmamaktaydı. Bu yüzden bu silahların bir
kısmı alınıp hurda bir vaziyette Türkiye’de bekletilmiş bir kısmı için de, yine
ABD’ye acayip paralar ödenerek, özel yedek parça siparişi verilmiştir.
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama anlaşmanın ikinci bölümünde şöyle bir madde
var;
‘’Türk Hükümeti tarafından seçilen malzeme Türk Hükümeti
tarafından «mahallinde ve olduğu gibi»
mülkiyeti müstesna olmak üzere, teminatsız satın alınacak ve Türk Hükümetine
aşağıda müştereken tesbit edildiği üzere şu tarihte veya şu tarihlerde teslim
edilecektir;’’ [7]
‘’Mahallinde olduğu gibi’’ arkeolojide buna ‘’insitu’’
derler ‘’nasıl bulunduysa o şekilde’’ anlamına gelmektedir. Gerçi bizimkilerin
alacakları silahlar da arkeolojik buluntulardan hallicedir. Anlaşmada açıkça Türk
Hükümeti'nin satın almak için seçeceği malzeme mahallinde olduğu gibi yani
artık olduğu yerde hangi vaziyetteyse o şekilde verileceği yazılıdır. ABD
‘’artık bozuk mudur kırık mıdır hurda mıdır orasına ben karışmam’’ demektedir.
Ayrıca verilen bu silahların mülkiyet hakları da ABD’de
olacaktır. Hatırlayın olum bir önceki anlaşmanın 5. maddesi ne diyordu?
‘’Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği
veçhile hâlihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu Anlaşmaya
tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya
istihlâk edilmemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru
tarafından Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımkürresi müdafaasına
elverişli olduğu veya Amerika Birleşik
Devletlerinin başka bir şekilde işine yarayacağı tesbit edilecek olanları
Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.’’
Görün bunları beyler! Adamlar ellerindeki hurdaları bile
verirken, hatta ne vermesi lan satarken, bin bir şart koşarken bizimkiler ‘’şu
makineleri bi’ tamir ettirip öyle verin’’ diyememiştir. Paranla rezil olmak tam
olarak budur. Hatta paran ile dilenci durumuna düşmektir bu. 27 Şubat 1946
tarihli 10 milyon dolarlık kredi anlaşmasının 3. bölümünde ise yine
dikkatlerden kaçmaması gerek bir ayrıntı daha vardır;
‘’Eğer Birleşik Devletler, gerek Türkiye'de gerek Türkiye
dışındaki malzeme fazlasından bir kısmını bir veya birkaç gayrimenkul
mukabilinde trampa etmek arzusunda bulunursa - böyle bir veya birkaç
gayrimenkulün Türk Hükümeti tarafından satılmak üzere gösterilmesi ve bunlar
Türk Hükümeti ve Birleşik Devletler tarafından müştereken muvafık görülmesi
kaydiyle - Türk Hükümeti bu trampayı yapabilecek bir müesseseyi göstermeyi
taahhüt eder.’’ [8]
Türkiye neyi taahhüt edermiş? Amerikan Hükümetinin istediği
takdirde Türkiye dışında veya içinde bulunan ıskartaya çıkmış hurda silahların bir
kısmını, Türkiye'de satın almak istediği gayrimenkullerle takas etme imkânını
taahhüt ediyormuşuz! Vatan toprağını satanları çok gördüm ama vatan toprağını
üç beş hurdayla takas edeni ilk defa görüyorum. Bir de işin şöyle bir boyutu
var ki binaların takas edileceği malzemenin, malzeme dediğim de malum hurdalar,
mülkiyeti Türkiye’ye ait olmayacak ama vatan toprağı üzerindeki gayrimenkulün
mülkiyeti ABD’nin olacaktır.
Şimdi tüm bunların anlamı üzerinde biraz konuşalım. ABD’nin
sattığı silahların mülkiyetini vermemiş olması çok önemli bir meseledir,
Türkiye üzerinde her an kullanabileceği bir baskı unsurudur. Şöyle ki,
uluslararası arenada ABD’nin çıkarına aykırı bir işe giriştiğiniz an bu
silahları geri alma hakları bulunmaktadır. Yine aynı şekilde siz bu silahları
ABD’nin istemediği bir işte kullanamazsınız. Bu mesele Türkiye’nin
bağımsızlığını beyazdan griye hatta siyaha doğru bir yolculuğa çıkaran bir
unsurdur başlı başına rezilliktir, kabul edilemezdir. ‘’Biz, Çanakkale’de,
Dumlupınar’da, Lozan’da kazandıklarımızı ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ile
bir bir kaybettik’’ dememin yegâne sebebi işte budur ve bu anlaşmalar hala
yürürlüktedir.
ABD yeni tip sömürgecilik olarak tanımladığım ikili
anlaşmaların kaşarı olmuş bir devlettir. Uç uca ekleme yöntemiyle karşı tarafı
çaresiz bırakmak konusunda epey hünerlidirler. 27 Şubat 1946 tarihli 10 milyon
dolarlık kredi anlaşmasının 3. Bölümünde ‘’eğer istersek bizim takaları verip
Türkiye’den arazi çevirebiliriz’’ diyerek zemin yapan ABD, araladığı kapıdan
aynı yılın sonunda 6 Aralık 1946’da içeriye bodoslama dalmıştır.
6 Aralık 1946 Tarihli, TC Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında
Kahire'de İmzalanan Anlaşmaya Ek Anlaşma[9]
Öncelikle şunu söylemekte fayda var zira kimsenin aklında
yanlış bir intiba oluşmasın. O dönemde dahi ABD’nin Türkiye’deki mevcut elçilik
ve konsolosluk binaları oldukça sağlam yapılardır. Yani demem odur ki ABD’nin
Türkiye’de ekstra bir yapılaşmaya gitmesini gerektirecek bir durum yoktur. O
halde bu yapılar, ABD’nin Türkiye’de gideceği yeni yapılanmalar için
yaptırılacaktır. İnşaat ve yapım, onarım masraflarının da daha vadesi gelmemiş
borçlarına karşılık Türkiye’ye ödetilmesini de nasıl değerlendirmek gerekir? ‘’Müttefikliğe’’,
‘’stratejik ortaklığa’’ sığar mı ulan bu? Gerçi o tarihlerde müttefik veya
stratejik ortaklıktan ziyade Türkiye’nin sıfatı ‘’ABD’nin ileri karakolu’’ idi
ve Türkiye de 60’lara dek bu sıfat ile övünmekteydi. Zaten Türkiye’de solu da
bu şekilde azdırdılar, terörize ettiler. Terörize olan solu finanse ettiler
sonra buna anti-tez olan sağı finanse ettiler. Kontrgerilla diye bir şey çıktı
ortaya. Daha sonra sizin ülkenizde terör var deyip iç işlerimize karıştılar,
katliamlar yaşandı, darbeler yapıldı. Olayların nasıl zincirleme bir şekilde gerçekleştiğini
görüyor musunuz? Özellikle Ortadoğu gibi coğrafyalarda infial yaratmak için bir
kıvılcım yetiyor zira ahmağın çok olduğu yerde kurşunlar havada uçuşur.
ABD her kabul ettirdiği şart ile bir sonraki için kapı
aralıyor ve önceden elde etmiş olduğu hak ve tavizleri genişletmek için
yararlanmada kullanıyor. Zaman ilerledikçe karşı tarafın elini kolunu iyice
bağlamış oluyordu. Bu süreç bizim ülkemizde de aynen böyle işlemiştir.
Ülkemizde Amerikancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki 2018 yılı itibariyle
seçim şeklimiz dahi onlarınkine benzemiştir. 24 Haziran’da Türkiye’nin önünde
iki seçenek vardır; Cumhur ve Millet ittifakları. Tıpkı ABD’deki
Cumhuriyetçiler ve Demokratlar gibi değil mi? Hâlihazırda ABD’deki
Cumhuriyetçiler ile Demokratlar’ın aynı bokun laciverti olduklarını Noam
Chomsky gibi Texe Marrs gibi isimlerden öğreniyoruz. Peki, durumun bizde farklı
olduğunu falan mı düşünüyorsunuz? Sahiden ya lacivertin kaç tonu vardı?
Şimdi ben Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan ikili
anlaşmaların askeri ve ekonomik olanlarına bir son vermek istiyorum zira burada
hepsini tek tek yorumlamaya kalkmak gereksiz bir çaba olacaktır. İlk
örneklerini burada görüntülü analize tabi tuttuk üzerinde yorumlarımızı yaptık
bu kadarı yeterlidir. Tamamına ulaşmak isteyenler hepsine tek tek TBMM’nin
sitesinden ulaşabilirsiniz. Zira konuyu farklı bir alana taşımak istiyorum.
Başlık at evladım şöyle tam ortaya; ‘’Eğitim Alanındaki
İkili Anlaşmalar’’
Eğitim bir ülkenin bağımsızlığı için müthiş önemli bir
meseledir. Çünkü bağımsızlık zihinlerde başlar. Şayet siz zihinlerden
bağımsızlık düşüncesini silmeyi başarabilirseniz bağımsızlığın her türlüsünün
de önünü kesmiş olursunuz, düşünce olmadan fiil de olmaz. Bağımsızlık
düşüncesinin savunulması gereken ilk kalesi eğitimdir. Amerikalılar da bunu çok
iyi bildiklerinden dolayı bu alanı da boş bırakmamışlardır. İnsanların daha çok
meşhur Fulbirght anlaşması olarak bildiği, ‘’27 Aralık 1949 Türkiye ve ABD
Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’’’yı
inceleyeceğiz.
27 Aralık 1949 Tarihli Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında
Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma[10]
Amerikancılık, Amerikaperestlik, kültür emperyalizmini,
popüler kültür adını her ne koyarsanız koyun onun inşası için ABD ilk tavizleri
işte bu anlaşmayla elde etmiştir. Bu anlaşma ile Türkiye'de Birleşik Devletler
Eğitim Komisyonu adında bir teşkilat kuruluyor ve bu komisyonun sekiz üyesinden
dördü Amerikalı dördü de Türklerden oluşmaktadır. Türkiye'deki Amerikan
büyükelçisi de bu komisyonun fahri başkanıdır. Şayet bir konuda yapılan
oylamada eşitlik bozulamazsa bu ABD büyükelçisi de oy kullanma hakkına
sahiptir. Anlaşmazlıklar bu şekilde çözülecektir. ABD Türkiye’ye zarar verecek
bir karar almak ister ve bizimkilerin hepsi hayır oyu verirse bu büyükelçinin
de oyuyla Amerikalılar yine sayısal üstünlüğü sağlayacak ve istediklerini çatır
çatır uygulayacaklardır. Böyle bir şey olabilir mi? Ayrıca bu komisyon her
türlü hareketinden ABD Dışişleri Bakanı'na karşı sorumlu olacak, bütçeyi onlar
belirleyecek ve eğer isterlerse, komisyonun almış olduğu tüm kararlarını
istisnasız gözden geçirebilecek ve değiştirebileceklerdir. Amerika Dışişleri
Bakanı'nın, Türkiye’deki Amerikan büyükelçisi ve elçilikte görevli iki memurun
kontrol ve denetiminde olacak ve yine Amerikalı müdür ve yardımcıları da
anlaşmaya göre Amerika Dışişleri Bakanı tayin edecektir. Amerikan kanunlarına
göre işleyecek olan bu komisyonun ve orada görev alacak Amerikalıların neler
yapacaklarını, amaçlarını, anlaşmada belirtildiği gibi, belirtilmeyen alanlarda
da Amerikalılar bilecek veya yeni bir durum karsısında Dışişleri’nden yeni ve
bambaşka talimatlar alabileceklerdir. Komisyondaki 4 Türk üye ile ilgili ise
‘’kim s***r Çağlar Çorumlu’yu’’ diyerek en ufak bir hüküm dahi
belirtilmemiştir. Zira buna gerek yoktur, komisyon içerisinde zaten
Amerikalılar çoğunluktadır, onu da geçtim ABD Dışişleri eğer isterse tüm
kararları kökten değiştirme hakkına da sahiptir. Yani en nihayetinde bir
anlaşma neticesinde Türkiye’de tüm imkânları Türkiye tarafından sağlanan, Türk
parasıyla iş gören ancak Türkiye’nin hiçbir şekilde üzerinde denetim hakkı
olmayan bir komisyon kuruluyor ve bu komisyonun görevi de ‘’milli’’ eğitim
müfredatını hazırlamak. Amerika böylelikle Türkiye’de, tıpkı futbol
takımlarının yaptığı gibi, bir scouting ağı kurmuştur. Türk öğrenci, öğretmen
ve akademisyenlerinin kendi işlerine yarayıp yaramayacak olanlarını tespit
etmek adına iki grupta sınıflandırmışlardır. Bunlar Amerika hayranı olan tayfa
ve bunlara katılmayan tayfa şeklindedir. Amerika’ya götürülüp oradaki sunumdan
etkilenip öyle dönen Amerikancı tayfaya bol maaş ve yüksek mevkilerde görevler
verilmiş Amerikancılığa mesafeli duranlar ise tehlikeli görülerek tasfiye
edilmiştir. ABD böylelikle hem Türk eğitim sisteminin anasını bellemiş hem de
lokal işbirlikçiler elde etmiştir. Hem de tüm bunları yasal yollardan
yapmıştır. İşin acı yanı bu anlaşma hala yürüklüktedir ve anlaşma için bir son
bulma tarihi belirlenmemiştir. ‘’Eğitim ve sınav sistemimiz neden sürekli
değişiyor?’’ ya da ‘’ÖSS mi yoksa YGS mi daha iyiydi?’’ gibi sorulardan ziyade
asıl sorulması gereken sorular ‘’Bu melanet anlaşmayı hangi kafayla
imzaladınız?’’, ‘’Siz, sonra gelenler, neden bunu değiştirmek adına en ufak bir
adım atmadınız?’’ ve ‘’Bu anlaşma ne zaman bitecek ulan?’’ gibi sorulardır.
Ancak bu sorulara net ve açık yüreklilikle cevap verebilecek bir babayiğit
yoktur. İsmet Bey sağ olsun Türk eğitim sistemini Amerikalılara peşkeş
çekmiştir.
Sinir katsayımın iyice yükseldiği şu dakikalarda kendimi
iyice kaybetmemek adına bu bahsi de burada noktalıyorum. Ancak yine bu
anlaşmaların da yalnızca buzdağının görünen yüzü olduğunu hatırlatayım. Yeni
konu başlığımız tarım olacak ahali.
ABD ile olan ilişkiler konusunda Adnan Bey de İsmet
efendiden aşağı kalmamıştır. Tarım ile ilgili olan saçma sapan anlaşmaların
geneli de yine kendisinin döneminde imzalanmıştır. İkinci Dünya Savaşı ve
sonraki süreçte de Kore Savaşının sonuna kadar Türkiye dünyada önemli bir tahıl
ihracatçısıdır. Zira dünyada bir savaş ve bu savaş neticesinde de normalde
olandan çok daha fazla tahıl ihtiyacı vardır. Türkiye de bu savaşta yer
almadığı için en büyük tahıl satıcılarından biri olmuştur. Ancak savaşın
bitimiyle beraber tahıl ihtiyacı azalınca Türkiye’de dış ticaret açığı artmış
ekonomi tepe taklak olmuştur. Bu noktada ise canımız ciğerimiz Amerika’mız
yardım elini uzatmıştır. Kısa bir süre önce dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı
olan Türkiye 1955’ten sonra ABD’den tarım ürünleri ithal edebilmek için ağır
anlaşmalar imzalama noktasına gelmiştir.
12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin
Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı
Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai
Emtia Anlaşması[11]
ABD kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır,
dondurulmuş et, konserve, sığır eti, donyağı ve soya yağı gibi ürünleri,
Amerikan gemileriyle, Türkiye'ye taşıma ücretiyle birlikte 43.6 milyon dolar
karşılığında verecektir. Bunlara da hala ‘’yardım anlaşması’’ falan diyen varsa
derhal burayı terketsin. Yorumlara kısa bir ara veriyorum. Bu anlaşmaya ek olarak bir
anlaşma daha imzalanmıştır, onu da verdikten sonra öyle devam edelim yorumlara.
25 Ocak 1957 Tarihli ve 12 Kasım 1956 Tarihli Anlaşmaya Ek
Anlaşma[12]
ABD verdiği, daha doğrusu sattığı, tarım ürünleriyle ilgili
çok ağır şartlar sunmuştur;
Anlaşmaya göre alınan
ürünler ABD’nin satış yaptığı ülkeler ve ABD’nin düşman ilan ettiği
ülkelere satılamayacak yalnızca Türkiye’nin iç tüketiminde
kullanılabilecektir.
Türkiye'ye satılacak malların
dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası
üzerinden fiyat tespit edilecektir. ABD vergi kaçırmak için çalışanın
sigortasını asgariden yatıran küçük esnafın yaptığı ahlaksızlığın büyük
çaplısını yapmıştır.
Türkiye'nin yetiştirdiği
ve anlaşmada bulunan veya benzeri ürünlerin Türkiye'den yapılacak
ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir. Bağımsızlığı ipotek
ettirmenin en net örneklerinden biri budur ahali. Türkiye, ABD’nin
‘’yetiştirme’’ dediğini yetiştirmeyecek, ‘’satma’’ dediğini satmayacaktır.
Amerikan tarım ürünleri
fazlası Türk lirasıyla satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez
Bankası'na yatırılacak olan bu paralar ABD tarafından kullanılacaktır.
Hani şu gayrimenkuller vardı ya, işte orada kullanılmış olabilir mesela.
ABD’nin uç uca ekleme yöntemiyle ilerlediğinden
bahsetmiştim. Yukarıda verdiğim bu anlaşmamalarla elde ettiklerini bir adım
öteye taşıdıkları tarih ise 20 Ocak 1958’dir.
20 Ocak 1958 Tarihli Tarım Ürünleri Anlaşması[13]
Bu anlaşma ile ABD, Türkiye’ye 46.8 milyon dolara buğday, yem,
soya fasulyesi, pamukyağı, tereyağı, süttozu ve peynir gibi şeyler satmıştır.
Ancak asıl mesele yine aynı gün anlaşmaya eklenen notadır.
20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak 1958
Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası[14]
Neyi taahhüt etmektedir? ‘’1957 mahsulünden yumuşak buğday
veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi yumuşak buğdayı ihraç
etmekten kaçınmayı ve ‘’1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar
sert buğday ihracatını asgarî bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku
bulacak her sert buğday ihracatım Türkiye'nin kendi kaynaklarından finanse
edilecek muadil miktardaki buğday mübalatayı ile telafi eylemeyi’’ taahhüt
edermişiz. Durun mealini vereyim, bu nota ile Türkiye Cumhuriyeti dış
ticaretinin bir yabancı devlet tarafından kontrolü resmen ilan edilmiş, Türkiye
tarımının bitirilmesi adına ilk somut adım atılmıştır. Bizimkilerin bu notaya
cevabı ise ‘’tamam abi’’ şeklinde olmuştur. [15]
Gelin biraz hafızalarımızı zorlayalım. 2003’te Irak’ta
Amerikan askerleri, askerlerimizin başına çuval geçirmiş ve bu olay o dönem
epey gündem yaratmıştı. 2006’da Kurtlar Vadisi Irak çekildi hatta. Ancak sinema
perdesinin dışında yani gerçek dünyada ise olaylar biraz daha farklı
gelişmişti. ‘’ABD’ye nota verilecek mi?’’ şeklinde tartışmalar dönerken o dönem
başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan ‘’ne notası veriyorsun kardeşim müzik notası
mı bu?’’ demişti.
Gördüğünüz üzere ‘’eloğlu’’ nota vererek neler neler kabul
ettirebilmişken bizimkiler bu denli büyük bir saygısızlık karşısında dahi ses
çıkar(a)mamıştır. 50’li yıllardaki dış politika ne idiyse 2000’lerdeki dış
politika da odur. Makyajlı kasa dış politika! Omurgasızlık bu topraklarda bir
gelenektir ahali! Ben bu yazıda yalnızca en kritik gördüğüm dört mesele olan
askeri, ekonomik, tarım ve eğitim alanındaki üç beş ikili anlaşmayı konu
mankeni olarak teşhir ettim. Meclis zabıtlarında bunlardan yüzlerce vardır
ahali yüzlerce! Bunun daha kredi anlaşmaları boyutu vardır, siyasi anlaşmalar
boyutu vardır, sanayi alanındaki ikili anlaşmalar boyutu vardır, NATO
anlaşmaları boyutu vardır, vardır oğlu vardır. İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit,
Özal, Çiller, Erdoğan aklınıza kim geliyorsa artık, hepsi aynı politikaları
devam ettirmişlerdir. Bunlar her zaman ısrarla söylediğim gibi lacivertin
tonlarıdır. Sizlerden ricam lütfen bu anlaşmaları göz ucuyla olsa dahi
okuyunuz. TBMM kayıtları ve Resmi Gazete arşivleri halka açık lan her şey
elinizin altında oğlum ne olur üşenmeyin. Tek tek bu anlaşmaları bulup okumak
zor mu geliyor Haydar Tunçkanat’ın ‘’İkili Anlaşmaların İç Yüzü’’ diye tuğla
gibi bir kitabı var alın onu okuyun yine aynı konuları işleyen Mehmet Emin
Değer’in ‘’Oltadaki Balık Türkiye’’ isimli kitabı var alın onu okuyun. Her
nereden okursanız okuyun ama okuyun. Lütfen! Facebook’da, Instagram’da biraz
daha az zaman geçir. Selin’e 1 gün mesaj atmazsan bir şey kaybetmezsin ancak
biz ülke olarak bu anlaşmalar ile çok şey kaybettik. Eğer sen uyumaya devam
edersen daha da çok şey kaybedeceğiz. Oyuyorlar ulan ülkenin altını oyuyorlar! Bir
insan evladı da çıkıp ‘’yahu siz ne yapıyorsunuz?’’ demiyor. Çünkü iktidarı da
muhalefeti de sivil toplum kuruluşlarını da aynı yerler finanse ediyor.
Mesela Türkiye tarihindeki en büyük kitlesel hareketlerden
biri olan Gezi Parkı olaylarını ele alalım. 2013 yazında daha önce görmediğimiz
ölçüde büyük bir halk hareketi yaşandı. Orada tepkilerin odağında Ak Parti
iktidarının totaliter politikaları, artan hukuksuzluk vb. sosyal meseleler
vardı. Ancak aynı tarihlerde TBMM’den öyle bir kanun geçirildi ki ne Gezi Parkı
eylemcileri ne de başka cenahlardan en ufak herhangi bir tepki dahi gelmedi. 11
Haziran 2013’te 6491 numaralı Türk petrol kanunu değiştirildi.
TÜRK PETROL KANUNU, Kanun No. 6491 [16]
Kanunun tamamını, diğerlerinde de olduğu gibi, yazının
sonundaki kaynakçaya ekledim lütfen okuyunuz. Bu kanun değişikliği ile yabancı
şirketler Türkiye toprakları üzerinde petrol arama hakkı elde ettiler. Eski
kanunda bulunan “Devlet adına arama ve işletme ruhsatı alma hakkı TPAO’na
aittir” ibaresi kanundan çıkarıldı. Evet, bu bir ikili anlaşma değildir. Bu
topraklarımızı çoklu tecavüzlere açmaktır. Türkiye gündemi o dönem alkol yasası
ve gezi parkı gibi meseleler ile meşgul edilirken altımız oyulmuştur. Bu zamana
kadar bu kelimeyi mecaz olarak kullanmıştım ancak burada kelimenin tam
anlamıyla altımız oyulmuştur.
Yazıyı bu noktada bitiriyorum. Ancak dediğim gibi bu
meseleye biraz daha hassasiyet göstermek, okumak, araştırmak, sığır gibi
yaşamamak gerek. Bir sonraki yazıyla ilgili olarak da kafamda iki plan var. Ya
tasavvuf zihniyetinin Türk toplumunun alışkanlıkları üzerine yazacağım ya da
malum geçen yazıda da söylediğim üzere 24 Haziran seçimlerinde oyunuzu dahi
etkileyebilecek dediğim yazıyı yazarım henüz karar vermiş değilim. Tamamen
anlık psikolojik durumuma göre değişebilir, bakarız deyip geçiştireyim.
[11] 12 Kasım 1956 Tarihli Zirai Maddeler Ticaretinin
Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanununun 1. Kısmı
Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai
Emtia Anlaşması – TBMM Tutanaklar - https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d11/c009/tbmm11009076ss0273.pdf
[14] 20 Ocak 1958 Tarihli Anlaşma İle İlgili Olarak, 20 Ocak
1958 Tarihli ve 1755 Sayılı Amerikan Hükümeti'nin Notası – Resmi Gazete - http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10228.pdf